21 Ekim 2012 Pazar

Alphaville - Jean-Luc Godard

Alphaville - Jean-Luc Godard
Alphaville, Fransız yönetmen Jean-Luc Godard’ın 1965 tarihli bir bilim kurgu filmi.

Bilim kurgu deyince aklınıza Hollywood filmlerindeki gibi lazer ışınları, ışınlanmalar, uzay savaşları filan gelmesin. Bu filmde hiçbiri yok. Daha çok, Orwell’in 1984 adlı kitabında olduğu gibi, geleceğe ilişkin kötümser bir tasarı, bir distopya var. Üstelik film noir tadında bir film. Başrolde pardesülü, fötr şapkalı, dedektif tipli bir adam var.

Filmin esas derdinin, akıl ve duygu çatışması olduğu söylenebilir. Film açıkça duygulardan yana taraf tutuyor. Alphaville adlı hayali şehirde Alpha 60 adında bir bilgisayar şehri yönetmektedir. Şehrin hiçbir sakini aşkın ne olduğunu bilmez. “o da nedir?" diye sorar. Vicdan nedir bilmezler. Öyle bir sözcük duymamışlardır daha önce. Her şey tamamen rasyonel, akli, ölçülebilir, biçilebilir, dolayısıyla bilimseldir.

Bu noktada filmin akıl ve bilim karşıtlığı eleştirilebilir. Feyerabend üzerine çalışırken bilim-karşıtlarına karşı çok makul eleştirilerle karşılaşmıştım. Örneğin, diyordu bir eleştirmen, neden bilim diye, duygulardan arınmış bir etkinlik de bağımsızca varolmasın? Tamam, insan duyguları da olan bir varlık, fakat bu nedenle bilimin de duygularla yapılması, onunla karıştırılıp kaynaştırılması zorunlu mudur? Hayır.

Bilimsel yöntem en nihayetinde deneysel kanıtlara başvuran, kuramları buna göre doğrulayan, karşılaştıran ve seçen bir yapı arz eder. Esasen günlük yaşantımızda da gayet “bilimsel"izdir. Örneğin işyerine sırılsıklam halde biri girdiğinde, dışarıda yağmur yağdığını çıkarsarız. Bir evin bacası tütüyorsa, bu, evde soba yandığına ilişkin bir kanıttır. Hoşumuza gitmeyen bir haber aldığımızda, “kim söyledi? Nereden biliyorsun? Dayanağı nedir? Gören olmuş mu?" gibi sorular sorarız. Ya da cezai soruşturmaları düşünelim. Bir cinayet işlenmiş olsun. Keyfi olarak birisini tutuklamak yerine, çeşitli empirik kanıtların ve mantıksal gerekçelerin işaret ettiği kişi tutuklanır. Örneğin olay mahallinde parmak izi bulunan, olay saatinde olması gereken yerde olmayan, şahitlerin olduğu, kamera kayıtlarının olduğu vb. Kişinin katil zanlısı olması, herhangi bir kişinin olmasından çok daha büyük ihtimaldir.

Hal böyleyken, günlük hayatta ve pekçok alanda gayet bilimsel olunabiliyorken bile insanların duygularını bütün bir yaşamda bir kenara koymadıklarını görüyoruz. Yine de dinlere inanıyor, aşık oluyor, ağlıyor, gülüyorlar. Herhangi bir kanıt ya da gerekçe göstermeksizin, bir şeylere inanabiliyorlar. Aşktan, vicdandan bahsedebiliyorlar.

Demek ki bilim, zorunlu olarak hayatın her anının rasyonalize edilmesiyle sonuçlanmıyor. Zira hem olgu ve değer farklı iki şey, hem de bilim ile yaşam tarzı farklı iki şey.

Birçok post-modern bilim karşıtı bu ayrımı birbirine karıştırıp, bilimin üzerine, daha doğrusu bilimsel yöntemin üzerine yürüyor. Feyerabend de buna dahil, Alphaville adlı filmi izleyince, yönetmen godard’ın da bu tutumu savunduğunu, bunu sinemaya başarıyla aktardığını görüyorsunuz.

Bence Godard’ın en güzel filmi Vivre Sa Vie. A Bout de Souffle de çok güzel bir film. Her ne kadar derdini başarıyla anlatamadığını düşünsem de, “Alphaville" de çok güzel bir film. Hiçbir dijital efekt kullanmaksızın, hiç uzaylı giysileri giymeksizin, uzay gemileriyle savaş yapmaksızın da gayet güzel bir bilim kurgu çıkabiliyormuş ortaya.

Cesur Yeni Dünya, 1984, The Matrix, Fahrenheit 451 ve Ben Robot gibi distopyaları çok severim. Bunlara Alphaville de dahil oldu artık.

Selamlar,
Tamer Ertangil.