14 Mayıs 2013 Salı

Albert Camus'nün Veba'sı ve Kötülüğe Karşı Alınan Tavırlar

Albert Camus (1913-1960)
Albert Camus’nün Sisifos Söyleni’ni on yıl önce, Yabancı’sını ise dokuz yıl önce okumuştum. Aradan geçen zamandan sonra Veba adlı romanını okumaya karar verdim ve dün bitirdim. Aslında romanın konusunu biraz biliyordum. 2002 yazında Ankara’da tek başıma tuttuğum bir evde radyo tiyatrosunda dinlemiştim Veba’nın bir uyarlamasını. Aklımda kalansa yalnızca doktor ile rahibin tartışmasıydı.

Kitabı okurken, Fransız sömürgesi olan Cezayir’in Oran şehrinde gerçekleşen veba salgınının aslında bütün bir kötülüğü temsil ettiğini düşündüm. Kitabın ilk basıldığı 1947 yılında ise veba ya kitabi anlamıyla ele alınmış, ya da Nasyonel Sosyalizmi temsil ettiği düşünülmüş –ne de olsa ikinci dünya savaşında Fransa Hitler Almanya’sına yalnızca altı hafta direnebilmişti. Sanırım edebi bir eseri klasik sınıfına sokan nitelik onun belirli bir zamandan ve mekandan bağımsız olarak değerlendirebiliyor oluşu. Yaşamın değişmeyen yönlerine, aşka, tutkuya, intikama, savaşa, barışa, bencilliğe, dayanışmaya, iyiliğe ve kötülüğe yer vermeleri ve bu gibi konuları başarıyla işlemeleri, eserleri kalıcı kılabiliyor. Camus’nün Veba’sı işte bu sonuncusunu, yani kötülüğü irdeliyor.

Okurken kötülüğün ne denli kaçınılmaz olduğunu, varlığını dünyaya nasıl da acımasızca dayattığını görüyoruz. Bu noktada kötülüğe karşı benimsenecek tutum hayati bir rol oynuyor. Birinci tercih rahip Paneloux’un yaptığı gibi kötülüğün Tanrı’nın iradesinden bağımsız olarak düşünülemeyeceğini, sonuçta iyiliğe hizmet ettiğine inanmanın daha doğru olduğunu, kadere boyun eğmenin ve bir çeşit tevekkülün en yerinde tutum olduğunu savunmaktır. Ancak bu kaderci tutum herkes tarafından benimsenmez çünkü hem çok edilgendir, hem de günahsız bir çocuğun veba yüzünden acılar içerisinde kıvranarak can vermesini açıklayamaz. Doktor Rieux gibi birisine, masum bir çocuğun can çekişerek ölmesinin bile “aslında” iyiliğe hizmet ettiğini açıklayamazsınız. Sonuçta araçlar ve amaçlar birbiriyle uyumlu olmalıdır. İyi bir amaç için kötülük meşru kılınamaz: “’Hayır Peder,’ dedi. ‘Sevgi deyince başka bir şey anlıyorum ben. Ve ölünceye kadar çocukların işkenceden geçtiği şu yaradılışı reddedeceğim.’” (s. 217)

Kötülük karşısında benimsenen ikinci tutum ise, Cottard’ın yaptığı, kötülükten kaynaklı mağduriyetlerden bile rant edebilecek kadar alçalmaktır. Buna göre, aç insanlar varken gıda malzemelerini depolamak, yokluk zamanlarında karaborsacılık yapmak, göçmen kaçakçılığı yapmak ve kötüye yardım etmek, kısacası kötülükten ötürü mağdur olana bir darbe indirmek, yani düşene bir tekme daha vurmak bu ikinci tutumu benimseyen insanın yapacağı iştir. Harp zengini diye tabir edilen kimselerin bu sınıfa girdiği söylenebilir.

Üçüncü tutumun “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” sözünde olduğu gibi, kötülükten daha fazla nasiplenen insanların heder olmuş yaşamlarına bakarak kendi haline şükreden kişilerce benimsendiği görülür romanda: “Buna karşılık, o mahallelerde oturanlar, yaşadıkları güç anlarda, başkalarının kendileri kadar özgür olmadığını düşünerek avunuyorlardı. ‘Her zaman benden daha tutsak birisi vardır,’ tümcesi o sıralar olanaklı tek umudu özetliyordu.” (ss. 170-171) Vebanın kuşattığı kent karantinaya alınmış, seyahat hakkı yurttaşların ellerinden alınmıştır. Yine de herkes kendini avutur. 

Kötülüğe karşı benimsenen dördüncü tutum kaçmaktır. Rambert’in yaptığı gibi, daha iyi, huzurlu bir yere gitmek, vebanın olmadığı bir yere, sevgilinin yanına dönmek tek çıkar yoldur. Kötülüğe karşı mücadele etmek anlamsızdır. Her koyun kendi bacağından asılır. Dolayısıyla nasıl olsa sonunda kaybedilecek bir mücadeleye girişmektense kişinin şapkasını alıp gitmesi en doğrusudur. Peki geride kalanlar ne olacaktır? Yani veba ile, daha doğrusu kötülük ile karşı karşıya olan ve işin daha da kötüsü gidecek hiçbir yeri olmayan insanlar ne yapacaktır? Rambert’in tutumu son derece bencilcedir, oysa insan toplumsal bir varlıktır ve Rambert’in vicdanı bu gidişe izin vermeyecektir. Kaçış için tüm altyapıyı hazırlamasına karşın vazgeçecek ve Oran’da kalıp mücadele edecektir: “’Evet’, dedi Rambert, ‘ama tek başına mutlu olmakta utanılacak bir yan vardır.’” (s. 208)

Burada bir parantez açalım. Her ne kadar Camus varoluşçu yaftasını reddetmiş olsa da, insanın varoluşunu önceleyen bir özünün olduğunu yadsıması, kişinin kendi varoluşunu, özgür iradesinden kaynaklı eylemlerle gerçekleştirmesi ve kendisini yine kendisinin bir eseri olarak görmesi, en azından Veba ve Yabancı adlı romanları dikkate alındığında, Camus’yü varoluşçu kılıyor, diyebilirim. Özgürlüğe mahkumuzdur ve özgür oluşumuz, sorumluluklarımızı da beraberinde getirir; çünkü eylemlerimizin sonuçlarından ötürü suçu atabileceğimiz hiçbir aşkın varlık ya da öz yoktur.

Nihayet beşinci ve son tutum ise en asil olanı, yani direnmektir. Doktor Rieux’nün ve arkadaşlarının yaptığı, tüm anlamsızlığına ve tüm saçmalığına karşın bu dünyaya bir anlam verme çabasından başka bir şey değildir. Sonunda kaybetmek de olsa direnmek gerekir. Kendini kurtarmak da yetmez. Kimse tek başına özgür değildir: Ya hep beraber, ya hiç birimiz. Kötülüğe karşı sürdürülecek savaşta kazanılan her mevzi bir başarı olacaktır. Vebaya karşı sürdürülen mücadelede iyileşen her hasta bir zaferdir. Veba ne kadar vakitsizce gelip, her şeyi anlamsızlaştırıp, adeta insanların mücadelesinden bağımsız olarak yine kendi kararıyla sahneden çekilmiş olsa da, mücadele etmeye değerdir. Sonuçta bu dünyada iyilik de vardır ve iyilik ancak ve ancak insanın özgür iradesiyle gerçekleştirilebilir –tesadüflerle değil. 

Ne demişti Samuel Beckett: “Denedin, yenildin. Olsun! Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil.”

Tamer Ertangil.