6 Ağustos 2013 Salı

Albert Camus'nün Düşüş Adlı Romanı Üzerine

Albert Camus - Düşüş (1956)
Camus'nün Düşüş'ünü Veba'dan daha çok sevdiğimi itiraf etmeliyim. Yabancı, Sisifos Söyleni ve Veba'nın ardından Düşüş'ü de okumuş oldum ve açıkçası bu küçücük kitabı neden bu kadar geç okuduğuma hayıflandım.


Kitabın kahramanı Jean-Baptiste Clemance kitap boyunca birisine içini döker. İnsanlara dair kötümser bir bakış açısına sahiptir. Örneği Paris'lilerin zina tutkunu olduklarını, insanların maymunlara göre daha az tercih edilir olduklarını, zira maymunlarda art niyet olmadığını, toplumunsa bir pirana sürüsü olduğunu söyler: "Toplumumuzun bu tür bir yok etme için örgütlenmiş olduğuna dikkat etmediniz mi?" (s. 12) diye sorar. Kendisinin sıradan insanlardan üstün olduğunu hisseder. Öte yandan bu hissiyat onu bir sonuca götürmemiş, yıllar akıp geçmiştir. Kendisini özel bir işi başaracak, dünyada iz bırakacak, onu tüm insanlardan üstün kılacak seçilmiş bir kişi olarak hissetse de bu his sadece bir his olarak kalır. 

Clemance yakınlığı dostluğa yeğlediğini söyler. Dostluk yakınlıktan da yakındır, ama insanın üzerine yükümlülükler getirir; oysa "yakınlık kolayca bulunur, hem de hiçbir bağlantıya sokmaz insanı." (s. 27) Dostluğu elde etmek zordur fakat bir kez elde edildiği vakit ondan kurtulmak da imkansızdır. Dost edinince görevleriniz ve sorumluluklarınız olacaktır ve bunlar uzun yıllar, belki de bir ömür boyu sırtınızda bir yük olacaktır Clemance'a göre. Yalnızca ölülere karşı yükümlülüğümüz yoktur. Bu nedenle en çok saygı duyulan insanlar ölü olanlardır:

Duygularımızı yalnız ölümün uyandırdığına dikkat ettiniz mi? Bizden yeni ayrılmış dostlarımızı ne kadar severiz, değil mi? Ağızları toprakla dolup hiç konuşmaz olmuş hocalarımıza ne kadar hayranızdır! Saygı o zaman çok doğal olarak gelir, belki de tüm yaşamları boyunca bizden bekledikleri o saygı. Ama biliyor musunuz niçin ölülere karşı hep daha dürüst ve daha cömertizdir? Nedeni basittir! Onlara karşı bir yükümlülüğümüz yoktur.” (s. 28)

Dostluğu her zaman sıradan bir yakınlığa, geçici bir ortaklığa tercih ederim. Öte yandan dost olmanın çeşitli yükümlülükler getirdiğini saptarken Camus haklı. O nedenle dostsuz kalmak gibi karamsar bir çözümdense gerçek dostların sayısını az tutmak daha sağlıklı bir çözüm olabilir. Az sayıda dostumuzun yanı sıra kalan pekçok insanla geçici yakınlıklar kurarız böylelikle. Camus ölen insanın ardından takınılan tavır konusunda ise tamamen haklı. Bir insanın saygıyı hak etmesi için ölmesi mi gerekir? Yaşarken değeri bilinmeyenler neden öldükten sonra kıymete biner? Neden "kör ölür badem gözlü olur"? Ece Ayhan, ölen bir şair ya da yazarın ardından methiyeler düzenlere "leş kargaları" diyerek kızıyordu. Yaşarken umursamayan insanların öldüğü vakit şahsı kutsamalarının bir nevi ölü-sevicilik ya da akbabalık olduğunun bilincindeydi.

Clemance öz eleştiri yapmaktan da geri durmaz. Bencildir, etrafındaki insanları kendi keyfine tabi kılmak ister. Hiçbir işi tamamlayamaz: "Tam okunmamış o kitaplar, tam sevilmemiş o dostlar, tam gezilmemiş o kentler, tam sarılmamış o kadınlar!" (s. 39) Bencil ve beceriksiz, sefahate düşkün ama buna karşın kendini beğenmiş birisidir. Kadınları da başarılı olmaktan etrafındaki insanların, yani rakip diğer kadınların başarısız olmalarını anladıkları için eleştirir. Oysa başkalarının düşüşü sizi göreli olarak yüksekte gösterse de esasında yükseltmez; zira yerinizde saymaktasınızdır: "Kadın dostlarımızın Napoleon Bonaparte'la şu ortak yönleri vardır ki, herkesin başarısızlığa uğradığı yerde başaracaklarını sanırlar hep." (s. 45)

Camus'nün diğer kitaplarında olduğu gibi Düşüş'te de varoluşçu tınıları duyarız. Bir suçlu asla suçunu kabul etmez. Daha doğrusu suçu işlemesinin "talihsiz koşullardan" kaynaklandığını fakat asla kendi özgür iradesinden kaynaklanmadığını iddia eder. Camus'nün kötümser evreninde hiçkimse masum değilken (hatta çarmıha gerilan İsa da masum değildir ve tam da masum olmadığı için çarmıha gerilmiştir [s. 80]), hangi suçluya sorsanız "kader mahkumudur". Varoluşçuların bu konudaki tavrı nettir: Özgürlüğe mahkumuzdur. Dolayısıyla tüm yapıp etmelerimizden sorumluyuzdur. Asla talihsiz koşulları bahane edemeyiz. Mutlak bir özgür irademiz vardır.

Camus'nün bir ateist olduğu bilinir. Bir yerde (s. 78) dinlerin normatif kurallar koyduğu an yanıldıklarını söyler. Ahlak ile dinin hiçbir alakası yoktur. Din ahlaki ödevlerden söz etse, çeşitli normlar koysa bile, bu dışarıdan bir eklenti olarak görülmelidir -ahlakın özünden kaynaklanan bir durum değil. Ahlakın aşkın bir varlıkta temellendirilmesi gereksizdir. İnsanların cezalandırması için de Tanrı'ya ihtiyaç yoktur: Zaten insanoğlu tarih boyunca bir diğerine zulmetmek için yeterince dehşetengiz yöntemler geliştirmiştir. Yaşananlar insanla insan arasındadır -Tanrı ile insan arasında değil.

İtiraf denen şey bir safsatadır. İtiraf ettiği iddiasında bulunanlar aslında yaptıklarının üstünü örtmektedirler. Kimse gerçekleri olduğu gibi söylemek cesaretine sahip değildir. Herkes hem kendini hem de başkalarını kandırma peşindedir. Clemance'ın bu yargılarına katılıyorum. Özellikle otobiyografilerde yazarların bir çeşit nedamet getirme amacıyla yazdıklarını ve alttan alta kendilerini övdüklerini hissediyorum. Üstelik bazı şeyler sonsuza dek üstü örtülmüş olarak kalıyor.

Peki Clemance'ı ayrıcalıklı kılan da nedir? Bu kendini beğenmiş adam neden insanlık üzerine ahkam kesme hakkına sahip olsun? Kendisinin de tüm insanlık gibi yozlaşmış olduğunu kabul eder ama yine de bir fark vardır: "Ben de onlar gibiyim, kuşkusuz, aynı kumaştanız hepimiz. Yine de benim bunu bilmek gibi bir üstünlüğüm var, bu da bana konuşma hakkı veriyor." (s. 97) Yani diğerleriyle aynı olmakla birlikte insanoğlunun düşüşünün bilincinde olduğu için kendisine üstünlük verir. Ahkam kesme hakkını böylelikle alır.


Kitabın kimi yerleri yorumlamaya çok elverişli. Kesinlikle okuyun derim.
Tamer Ertangil.