12 Ağustos 2013 Pazartesi

2003 Yapımı Bir İspanyol Filmi: Noviembre

Noviembre (2003)
Noviembre, İspanyol yönetmen Achero Mañas'ın 2003 yapımı filmi. Filmde tiyatro eğitimi almak için Madrid'e giden Alfredo'nun ve arkadaşlarının yaptıkları anlatılıyor. Her ne kadar Alfredo çok istediği tiyatro bölümü için yetenek sınavını kazansa da, üniversitenin geleneksel yapısı ve kişiye kazandırdığı formasyon onun için yeterli değil, hatta gerileticidir. Bu nedenle hocasıyla yaşadığı bir tartışmanın ardından üniversiteden ayrılır. Amacı sokak tiyatrosu yapmaktır. Sevgilisi Lucia ve yakın arkadaşları da ona destek olur ve hep birlikte bölümü bırakırlar. 

Film sokak sanatına ve devrimci tiyatroya büyük bir sempati ile yaklaşıyor -bu açık. Burada sanatın ve tiyatronun insan hayatındaki rolünden söz etmek gerek. Modern sanat anlayışının uzun bir geçmişi yoktur. Buna göre sanat eserleri hayattan kopuk nesnelerdir. Müzelerde kişiye belirli bir mesafe uzaklıkta sergilenirler. Onlar ya camekanın ardındadır ya da bir şekilde temas etmeniz engellenir. Sanat eserleri ali, yüce nesnelerdir ve bu yüzden bizim sıradan gündelik yaşam pratiğimizle bağlantıları yoktur. Adeta ayrı bir evrende ikamet ederler. Konserler ve tiyatro oyunları için de benzer bir durum söz konusudur. Konserlerde izleyiciler sanatçıya erişemez. Aralarında sırça bir perde yoktur belki ama güvenlik görevlileri sanatçıyı sanatın alımlayıcısından korur. Tiyatro izleyicileri de efendi efendi koltuklarında oturmalı, oyun sırasında sanattan tinsel bir haz duymalı ve oyun biter bitmez gündelik hayatına dönmelidir. 

Peki günümüzde egemen halde olan bu sanat anlayışı tek seçenek midir? Elbette hayır. Amerika'da Navajo yerlileri kumsallara çizimler yaparlar ve bir fırtına anında dalgaların coşmasıyla çizimler de silinir. Bunun bir önemi yoktur onlar için. Sanat eserini dondurup bir kenara koymazlar. Yemek yedikleri ve su içtikleri kap kacakları da desenlerle süsler ve boyarlar. Ama sanatlarını uyguladıkları tüm bu eşyalar onların gündelik hayatlarının içindedir. Hiçbir Navajo yerlisi boyayıp süslediği bir kaseyi kullanmamak üzere bir kenara koyup sergilemez. Avrupa'ya dönelim. Bertolt Brecht'in tiyatro anlayışı devrimcidir. Ona göre bir oyun izleyicide bilinçlenme meydana getirmeli ve toplumsal dönüşümün bir aracı olmalıdır. Sanat sanat içindir yaklaşımını benimsemez. Sanat toplum içindir ve toplumdaki adaletsizlikler, eşitsizlikler ve baskılar sanat eseri ile izleyiciye gösterilmeli, böylelikle izleyicilerin edilgen bir alımlayıcı olmaktan sıyrılmaları sağlanmalıdır.

Alfredo tam da bunlara benzer şeyler söyler. Hocası ona rol yapmanın amacının ne olduğunu sorduğunda, "rol yapmak bir iletişim türüdür ve dünyayı değiştirmenin bir aracıdır" diye yanıtlar. Tam da bu nedenle sokağa inerler. İzleyiciyi ayağına beklemez, izleyici neredeyse oraya giderler; zira steril tiyatro salonları değil, hele o kraliyet salonu hiç değil fakat sokaklardır toplumsal dönüşümün mekanı.

Buraya kadar her şey çok güzel fakat Alfredo ve arkadaşlarının -kanımca- hatalı oldukları nokta hiçkimseden para almamayı bir ilke olarak benimsemeleri. Zaman geçtikçe bu "ilke" onlara pahalıya mal oluyor. Hiçbir kurum, kuruluş ya da kişiden tek kuruş almamak çözümsüzlük doğurur. Bunun yerine ideolojik bir yönlendirmeye maruz kalmamaları için sponsorluk sağlayacak kurum ve kuruluşlardan uzak durmaları fakat sokakta para veren sıradan yurttaşı reddetmemeleri daha sağlıklı olurdu. Sonuçta tiyatro büyük emek ister ve emeğin karşılığı alınmalıdır. Alfredo ise geçimini sağlamak için bir restoranda çalışır. Bu durum sanata ayrılacak zamanın ve motivasyonun azalmasına yol açar.

"Dünyayı değiştirmek istedik ve feci bir şekilde yenildik" der filmdeki bir kadın karakter. Filmin bir başka sorunlu noktasının, alttan alta mağlubiyeti yüceltmesi olduğunu düşünüyorum. Kaybetmek, ölüm, yenilgi ya da her neyse, filmin son sahnesinde görüldüğü üzere, romantik bir idealleştirmeye uygun mudur? Dünyayı değiştirmek isteyenler hep yenilgilerine üzülmekle mi geçirmelidir ömürlerini? Şehitlerini anmak nereye kadar işe yarayacaktır? Spinoza Üzerine Onbir Ders adlı kitabında, Gilles Deleuze şöyle der: "Spinoza çok basit bir şey söylemek istemektedir: Üzüntü insanı zeki kılmaz. Üzülünce hapı yutmuşsunuz demektir. İşte bu yüzdendir ki, iktidarlar yönetilenlerin üzüntülerine ihtiyaç duyarlar. Endişe hiçbir zaman canlılık ya da zeka kültürünün oyunu olmamıştır."

Film psikolojik açıdan da yorumlanabilir. Alfredo'nun engelli kardeşine olan sevgisine karşın Lucia'nın kız kardeşi ile olan kötü ilişkisi söz konusu. Hep hayata tutunsun, başarılı olsun, sağlıklı olsun istenen fakat engelleri bulunan kardeşe karşın hep başarılı olan ve başarıları ailesi tarafından sürekli Lucia'nın başarısızlıklarıyla kıyaslanan kız kardeş. Kardeşini kurtaramayan Alfredo'nun dünyayı kurtarma çabasına karşın Lucia'nın ilk başta bu girişime sıcak bakmaması ve sanata geleneksel açıdan yaklaşması önemli psikolojik ayrıntılar. Ama psikolojik bir değerlendirme ile filmin anlam ve önemi kuşatılamamış olur -o nedenle bu konuyu uzatmak istemem.

Zevkine güvendiğim bir arkadaşımın önerisi üzerine izlediğim harika bir film. Özellikle tiyatroya ilgi duyan herkesin izlemesini öneririm.

Tamer Ertangil.