6 Mayıs 2013 Pazartesi

2001: Bir Uzay Macerası - Stanley Kubrick

2001: A Space Odyssey (1968) - Stanley Kubrick
Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey adlı 1968 tarihli bilimkurgu filmi uzun zamandır arşivimde izlenmeyi bekliyordu. İki buçuk saatlik süresinden ötürü bir türlü heveslenemesem de nihayet iki gün önce izledim. 1968 yapımı bir filmi yüksek ses kalitesiyle ve yüksek çözünürlükle izlemenin tadı ise bir başkaydı. Tabi ben her zaman ki gibi filmin görsel efektlerinden, oyuncularından vb. değil, düşünsel arkaplanından söz etmek istiyorum. Özellikle, çoğu kısmında hiçbir diyaloğun yaşanmadığı 2001 gibi bir filmin yoruma daha da açık olduğu apaçık.

Evrenin oluşumuna göndermede bulunduğuna inandığım uzun süren bir karanlığın ve atonal ezgilerin ardından dört milyon yıl öncesine, homo sapiens’in evrimini tamamlamamış olduğu zamanlara geçiliyordu. İnsanoğlunun bir primattan homo erectus haline evrilmesi, yani alet kullanmaya başlaması bundan daha güzel anlatılamazdı. Bu sahneler gerçekten büyüleyiciydi. İnsanoğlu otçulken, çevresel şartlardan ötürü zamanla hem otçul hem de etçil oldu. Avlanmayı ve et yemeyi öğrendi. Alet kullanmayı ve maalesef kendi türünün diğer üyelerini öldürmeyi öğrendi. Homo erectus homo sapiens haline dönüşürken aradan yüzbinlerce yıl geçti ve nihayet insanoğlu alet kullanma konusunda o kadar ilerledi ki, artık uzay gemileri yapabiliyor.

Doğaya karşı verdiği mücadeleden galibiyetle ayrılan insanoğlu bu dünyanın gerçekten de efendisi olmuştur. Ama görünen o ki bu dünyadan dışarı çıktığında, başka bir gezegene, ya da daha genel olarak uzaya çıktığında insanoğlu için yeni bir süreç başlayacak demektir. Artık insan alete değil, alet insana egemen olmuştur. Yapay zeka “HAL 9000” için insan yalnızca bir tamirciden ibarettir. Sorunları saptayan ve çözümler öneren HAL iken insanlar yalnızca bilgisayarın yapamadığı bazı tamirat işlerini yaparlar. Hata yapmadığını iddia eder HAL, insanoğlu ise hata yapmasıyla bilinir. Satrançta yapay zekayla insan zekası baş edemez artık.

Tam da burada bir ayrıma dikkat etmek gerekir. Zeka ve akıl aynı şey değildir. Bir yapay zeka ne kadar zeki olursa olsun akılsızlık edebilir. İnsanlar yapay zekanın yanıldığını fark ettiklerinde HAL bunu kabul etmez. İşin daha da kötüsü gemi personelinin dudaklarını okur ve onu “kapatacaklarını” öngörerek personeli öldürmeyi planlar. Sonuçta IQ’su daha düşük olsa da insanoğlu aklı ile alt edecektir yapay zekayı. Zekanın mantık ve matematikteki yüksek beceri, aklınsa doğru karar verip en kısa sürede bunu uygulayabilme becerisi olduğu düşünülürse en nihayetinde insanın galip gelmesi şaşırtıcı da değildir bana kalırsa.

Dakikalarca süren nefes alıp verme sesleri esnasında kendimizi gerçekten de uzayda hissederiz. Mesele bunun uzay ya da sualtı olması değildir. Mesele insanın evriminin en ileri aşamasına geldiğinde bile yeni bir ortamda bir bebek gibi aciz olmasıdır. Uzayda, yerçekimsiz ortamda tuvaletini yapmak için bile eğitim görmesi gerekir gemi personelinin. Bebek maması kıvamında yiyeceklerle beslenirler. Hatta yürümeyi bile yeniden öğrenmeleri gerekir.

Filmde düzenli olarak ve farklı ortamlarda karşılaşılan bir şekil vardır: Monolith. Bu dikdörtgen ve siyah cismin filmde yoruma en açık unsur olduğu söylenebilir. Bana kalırsa tarihin, uzayın ve evrimin birbirinden çok uzak aşamalarında bile hep aynı şekilde görünmesi, insanoğlunun değişmeyen özüne göndermede bulunuyor olsa gerek. Ama bu özün ne olduğu tartışılır. Belki hangi devirde olursa olsun insanoğlunun hep merak içerisinde olmasına, belki hep sorun çözme ve ilerleme arzusuna, belki de bilinmezlikten nefret edişine, her şeyi bilinir kılmak istemesine göndermede bulunuyordur. Ya da hepsi ve daha fazlası, bilmiyorum. Monolith’in Tanrı’yı temsil ettiğini söyleyenler bile olmuş. Dediğim gibi, bence değişen koşullarda insanın değişmeyen özüne göndermede bulunuyor, ama bu özün ne olduğuna dair en fazla spekülasyon yapılabilir, o kadar.

Filmin sonunda yenen “son akşam yemeği” ile birlikte ölüm kapıyı çalıyor. Bedenden bağımsızlaşan bilinç, artık en temel alet olan bedene ihtiyaç duymaksızın yaşamaya devam ediyor. Burada bir küre içerisinde uzayda süzülen bir bebek görüyoruz; zira evrimin bu son aşamasında insan yine yeni durumuna adapte olmak zorundadır, tıpkı yürümeyi, yemek yemeyi ve tuvaletini yapmayı öğrenecek olan aciz bir bebek gibi. Belki bir gün bilincimiz dijitalleştirilerek bir belleğe kaydedilebilir ve bedenimizden bağımsız olarak varlığını sürdürebilir, kim bilir?

Bu film için söylenecek çok söz var. İnternette biraz araştırma yaptığımda filmdeki heykellerin, tabloların, hatta mobilyanın ve her bir jestin dahi bir göndermesi olduğunu okudum. Burada bu denli ayrıntıya girmek gereksiz. Sadece şunu söyleyebilirim ki Kubrick bir yönetmen olmasının yanısıra bir filozofmuş, ona emin oldum.

Selamlar,
Tamer Ertangil.