29 Ağustos 2013 Perşembe

Helsinki Şehir Maratonu Üzerine

Helsinki Şehir Maratonu, Başlangıç Anı.
Helsinki maratonu 17 Ağustos'ta koşuldu. Hava neredeyse soğuktu ve maraton başlamadan önce ve ilk on beş dakika boyunca sağnak yağış vardı. Yağmur zorlayıcı bir etken olsa da serin havanın koşucular için daha tercih edilir olduğunu söyleyebilirim. İtalyan bir arkadaşla yan yanaydık ve o da benim gibi ilk maratonunu koşacaktı. Sunucu ikili "Helsinki'de ilk maratonunu koşacak olanlar el kaldırsın!" dediğinde ikimiz de elimizi kaldırdık ve etrafımızdakiler bize "şehrimize hoşgeldiniz!" dedi. Derken start verildi ve koşmaya başladık.

Tecrübesizlikten kaynaklı ilk hatamı hemen fark ettim. Kendimi zorlamadığım halde çok hızlıydım diğerlerine göre. Meğer yanlış yerden başlamışım! Tempo tutuculardan "5.00" yazanların olduğu kısımdaydım çünkü bir kilometreyi beş dakikada bitiririm diye planlıyordum. Meğer "5.00" ile kastedilen maratonu beş saatte bitirme hedefiymiş. O nedenle belki iki bin kişiyi geçmişimdir. Bu da gereksiz zigzaglara ve enerji kaybına yol açmaktan başka işe yaramadı.

İlk maratonum olduğu için hedefim bitiş çizgisine varmaktı. Süre pek umrumda değildi açıkçası. Hiç nefes nefese kalmadım. Üç kilometrede bir su ve enerji içeceği servisi vardı. Benim enerji içeceğiyle aram yoktur, suyu ise ilk olarak dokuzuncu kilometrede içtim. Herkes kendi vücudunu az çok tanır. Benim aşırı su ihtiyacım olmuyor, pek terlemiyorum. O nedenle dokuzuncu kilometreden itibaren altı kilometrede bir su içtim ve bu yeterli oldu. Hep sorarlar "42 kilometreyi hiç durmadan mı koştun?" diye. Evet, bir istisna ile. Su içerken yürüyorum 6-7 adım. Koşarken su içmekte zorlanıyorum zira.

İlk on kilometre bir çırpıda tamamlandı. Yorgun değildim. Hala insanları geçmeye devam ediyordum. Kafamda pek fazla düşünce yoktu. Daha önce hiç adım atmadığım bir şehrin hemen her noktasına adım atmanın tadını çıkartıyordum. Helsinki'de önce Olimpik Stadyumun çevresini dolandık ve merkezden uzaklaştık. Göllerin ve parkların yanından, bir de köprülerden geçtik. Yirminci kilometreye geldiğimde yorgun değildim. Üstelik şehrin tam göbeğine gelmek üzereydik. Finlandiyalılar alkışlarla ve "üba üba!" sesleriyle koşucuları destekliyordu. Havanın soğuk olması onların bu festivalin tadını çıkartmalarına engel teşkil etmemişti. Şehrin merkezinde izleyici sayısı daha fazlaydı ve itiraf etmeliyim ki tezahüratlar insanı bir hayli gaza getiriyor. 

Derken dönüş yolu başladı. Sıkıntının yirmi altıncı kilometrede başladığını hatırlıyorum. Nefes nefese değildim. Kendimi iyi hissediyordum ama bacaklarımda sızılar başlamıştı. Dizlerimin üstü de, altı da hafif hafif sızlıyordu. Tamer diye düşündüm, sabırlı ol, manzaranın tadını çıkar. Herkes maratonda bir andan sonra "bitse de kurtulsam" diye düşünürmüş -öyle yazardı internette. Ben tam tersine maraton hiç bitmesin istedim. Sanırım antrenmanlarımı yaptığım futbol sahasında hamster gibi dönüp durmak yerine böylesine güzel bir şehirde koşmaktı beni motive eden. O kadar antrenmana rağmen sızlayan bacaklarımla otuz üçüncü kilometreye girdiğimde "artık ölsem bile bu yarışı bitiririm" diye düşündüğümü hatırlıyorum; çünkü eşiği aşmıştım. On kilometreden az kalmıştı. Son on kilometrem ilk otuz iki kilometreye göre daha yavaş geçmiş. Bir yerden sonra koşsanızda sanki bacaklarınız sizden bağımsız hareket etmeye başlıyor. Hızına kendisi karar veriyor -siz değil. 

Dört kilometre kala fotoğraf ekibinin fotoğrafımı çektiğini görünce selam verdim kolumu kaldırıp. O an baldırımda kramp şöyle bir yoklayıp gitti. Çekme yaptı derler ya hani, işte ondan. Tamer dedim kendi kendime, dur şimdi, önüne bak ve koş. Bitişe bir kilometre kala çıkılan yokuş ise biraz yıldırıcıydı. Derken Olimpik Stadyuma girdik. Bütün tribünler dolu değildi, bir kısmında seyirciler alkış tutuyordu. Bu zamana kadar koştuğum tüm yarışların son 200 metresinde hızlanır, hatta neredeyse sprinter gibi ivmelenirim ama bu kez yapamadım. Maraton başka derler ya, gerçekten öyleymiş. Sprinte kalkmayı denediğim anda iki baldırım birden sinyal gönderdi: "Yooo dostum, yapma bunu!" dediler sanki. Kramp ya da sakatlık istemiyordum. Güzellikle bitiş çizgisini geçtim. Küçük ve sevimli bir çocuk boynuma hatıra madalyamı geçirdi. İkramları iştahla yedim, özellikle şu meyveli yoğurt ilaç gibi gelmişti. Ertesi sabah kahvaltıda şu şekerli waffle ekmeğine çilek reçeli boca edip hunharca yediğimi de ekleyeyim -ki normalde çaya bile şeker atmayan birisiyimdir.

Çim sahanın üstünde kramptan ötürü inleyip kıvrananlar da vardı, tecrübeli olup ağrı çekmeyenler de. Açma germe hareketlerini yaptım ama yine de yarışı izleyen üç gün boyunca merdiven inerken bir ağrı hissettim bacaklarımda. Sol dizimdeki hafif ağrı ise daha birkaç gün önce geçti. O da gülün dikeni artık. Maraton bitirmek güzel bir duygu gerçekten de. İnsan devamını getirmek istiyor. Sakatlık yaşamadığım sürece her yıl yurtdışında bir maratona katılmayı planlıyorum. Yarışı  üç saat kırk altı dakikada bitirdim ama sanırım üç buçuk saatte bitirebilecek potansiyelim var. Maraton hem potansiyelinizin, vücudunuzun ne kadar da dayanıklı olduğunun, hem de eksiklerinizin farkına varmanızı sağlıyor. Benim sorunum sol dizim mesela. Ona iyi davranmalıyım. Yakında yine koşmaya başlayacağım ama her gün değil -gün aşırı. Kendi vücudunu tanıyan birisi ona aşırı yüklenmemesi gerektiğini de anlıyor zamanla.

Spora birçok insan gibi göbeği eritmek amacıyla başlamıştım üç buçuk sene önce. Zamanla spor yapmanın, bedeni yormanın tadına insan alışıyor. Bedeninin değerini bilmeye, içtiği sudan, aldığı duştan, yediği yemekten daha fazla tat almaya başlıyor. Platon Yasalar adlı diyaloğunda kuracakları okulları anlatır: "Okulumuzda hem cimnastik, hem de müzik eğitimi vereceğiz. Böylece öğrenciler hem bedenen hem de zihnen, yani bir bütün olarak sağlıklı yetişecekler" gibi bir şeyler der. Cimnastikten kastı bütün sporlar, müzikten kastı ise bugün anladığımız anlamda müziğin yanı sıra matematik, geometri, mantık ve felsefedir. Filozof denince günümüzde insanın aklına düşünmekten önünü göremeyip çukura düşen birisinin imgesi gelir -ya da Rodin'ın düşünen adam heykeli. Oysa ne Platon ne de Aristoteles bu imgeye uyuyordu. Gayet sağlıklı, yapılı insanlar oldukları bilinir. Felsefeyle hemhal olup dünya işlerinden el etek çeken birisi felsefenin öte-dünya bilgisi olduğuna inanmıştır. Oysa felsefe bal gibi bu dünyayla ilgili, ona temas eden, onu dönüştüren bir etkinliktir. Hal böyleyken neden bedenlerimizi değersiz bulalım?

Koşmak güzel şey. Siz de koşun. Koşamazsanız da size uygun başka bir spor vardır muhakkak. 

Bu yazıyı yazmamı sürekli bana hatırlatan sevgili dostum Erkal Ünal'a ithaf olunur.

Tamer.

24 Ağustos 2013 Cumartesi

Finlandiya ve Estonya Hakkında Kişisel Bir Değerlendirme

Finlandiya'lı bir aile.
Helsinki Şehir Maratonu vesilesiyle ilk kez yurtdışına çıktım. Hatta ilk kez uçağa bindim. Hep maratondan, şehrin mimarisinden ve tarihinden söz etmek yerine, bu kez insanlarından ve kişisel deneyimlerimden söz etmek istiyorum. 

Her bir Finli adeta ülkesini temsil eden bir yetkili gibi. Her zaman yardımcı olmaya hazırlar. Bir hafta boyunca bir kişi bile bana "işim var", "acelem var", "başkasına sor" demedi. Hiçkimse terslemedi. Hatta bir keresinde elimde haritayla bir mekanı ararken birisi gelip bana "yardımcı olayım, nereyi arıyorsunuz?" diye sordu ben bir şey demeden. Dönüş yolunda tramvaya binip ücreti öderken, vatman valizimi gördü ve "havalimanına gidecekseniz, şu bileti alın, böylece otobüse ücretsiz binmiş olursunuz, boşuna fazla para ödemeyin" dedi. Bunu uzun uzun açıkladı. Havalimanına gidecek otobüsün hangi duraktan kalkacağını bile söyledi. İnanın ben mahcup oldum o sırada tramvayı beklettiği için. Bana açıklama yaparken insanların gecikmesini istemezdim sonuçta. Tramvaydan indiğimde ise vatman başıyla selam verdi. 

Soğuk insanlar mı şimdi bunlar? Dışarıda yakalambaç oynadıkları, frizbi oynadıkları, her fırsatta sosyal etkinliklerle bir araya geldikleri için mi soğuklar? Hep yardımcı oldukları, nezaketlerini korudukları için mi? Soğuk olduklarına kesinlikle katılmıyorum. Havadan sudan sohbeti pek sevmedikleri söylenir. Bilemiyorum, benim kişisel deneyimlerim bunun aksini gösterdi.

Finlandiya bana kalırsa uygarlığın beşiği konumunda. Uygarlıktan benim anladığım zenginlik, gökdelenler, AVM'ler değil yalnızca. İnsanların uygar tavırları, nazik davranışları ve sosyal sorumluluk duygularının gelişmiş olması. Ben ilk kez yaya geçidine adım attığım an duran otomobillerle karşılaştım. İlk baş o kadar tuhaf geldi ki, elimle selam verip teşekkür etme ihtiyacı duydum sürücülere. Sonra alışmaya başladım. Finlandiya'da korna sesini neredeyse hiç işitmedim. Bir tane kızgın, ortalıkta bağırıp çağıran adam görmedim. Bisiklet kullanan çok fazla sayıda insan var ve bisiklet yolları her yerde mevcut. Yaya olarak kaldırımın size ayrılan kısmından gitmeniz gerekiyor, aksi halde hızlı giden bir bisikletli size çarpabilir. Her yerde bisiklet park yerleri, apartmanların zemininde ise bisikletleri dikey konumda koyabileceğiniz, böylelikle az yer kaplamalarını sağlayan bölümler var.

Biraz şaşırdığım bir mevzu ise sigara içen çok Finli görmem. Bir Türkiye ya da Yunanistan kadar yaygın değil sigara tiryakileri, ama beklediğimden fazlaydı. Şaşırdığım mevzulardan birisi ise bira kutusu toplayan zencilerdi. Oraya gitmek için vize almak gerekirken, mali durumunuzu belirtmeniz gerekirken, böylesine pahalı bir şehirde beş parasız insanlar ne yapar? Nasıl girerler bu ülkeye? Burası bir muamma. Bu arada bira kutuları 15 avrosent ediyor. Kutuları ezen küçük geri dönüşüm makinaları var süpermarketlerde. 

Kaldığım hostel'de çok çeşitli insanlarla tanıştım. Zaten oraya gelenler muhabbete meyilli insanlar. Yalnızlığa düşkün birisi gider otel odası tutar, tek başına kalır. Bir Polonyalıyı kendime çok benzettim. Kieslowski filmlerinden, edebiyattan, Türkçe ve Fince'nin akraba diller olmasından vb. söz ettik. Üstelik o da maraton koşmaya gelmişti. İlgi alanları ve mizaç itibariyle kendimin Polonyalı muadili ile karşılaşmıştım adeta. İlginç bir deneyimdi. Belçikalı bir Flaman da çok hoş sohbetti. Hatta o kadar sosyal birisiydi ki bir günde bütün hostel ile arkadaş oldu. Maratona hazırlandığını ve 42 gündür bira içmediğini, koşudan sonra bir sürü bira alacağını söyleyip duruyordu ve dediğini de yaptı. Evde bira yapıyormuş kendisi. Bu konuda uzmanım, mütevazı olamayacağım diyordu. Valonlarla Flamanlar arasındaki meseleden söz açtığımda Belçika Kraliyet Ailesi'nden haz etmediğini söyledi. Çok ilginç birisiydi. Tarih konusunda çok bilgiliydi. Meğer tarih alanında yüksek lisans yapmış. Ama bir hastanede hasta bakıcı olarak çalışıyormuş. Hastanelerde iş bulmak kolay diyordu. Polonya'lı kadar benim benzerim değildi. Aşırı-sosyal birisiydi, benden farklı.

Finlandiya'dan Estonya'ya gitmek çok kolay. Feribotla bir saat kırk dakika sürüyor topu topu. Pasaportunuza şöyle bir bakıyorlar ve geçiyorsunuz. Estonya'da herhangi bir kontrole tabi tutulmuyorsunuz. Helsinki'den Tallinn'e ucuz alkol almaya gelirmiş Finliler. Tallinn'in turistik mekanları hiç de ucuz değil ama alkol satan şu özel dükkanlarda fiyatlar inanılmaz düşük. Bira 72 Avrosent, 1,8-1,9 Türk lirasına tekabül ediyor. Bizim için bile ucuzken Finliler için ne kadar ucuzdur düşünün artık. 30'lu paketlerle alıyorlar.

Estonlar ne yazık ki Finliler kadar medeni değil. Kimisi nezaketten yoksun. Tamam, turistik mekanlarda iyiler ama şehir merkezine gittiğinizde işler değişiyor. Yaya geçidine adım atınca Helsinki'deki gibi durmuyor arabalar. Bisiklet kullanan yok. Bisiklet yolu da yok. Bir ara birisi geçmek için beni itekledi mesela. Giyime çok önem veriliyor olsa gerek. Hangi AVM'ye girsem hep giysici doluydu. Estonya'da Rus etkisi çok fazla. Rusya'ya gitmiş gibi hissettim kendimi oradayken. Çok da kötülemek istemem. Helsinki'ye göre Tallinn kesinlikle kötü bir yer her bakımdan. Ama yine de güzel bir şehir. Herkes kaba değil tabi. Nazik insanlar da var. 

Katedrallere ve kiliselere gelirsek, gerek Finlandiya'da, gerekse Estonya'da bu mekanlar dini mekanlar olmaktan neredeyse çıkmış, turistik hale gelmişler. Hepsinin içinde hediyelik eşyalar satılıyor. Adamlar "inanç turizmi" konusunda ilerletmiş işi. Çarmıha gerilmiş İsa biblosu satıyorlar mesela içeride. Zaten dinin bu iki ülkenin günlük hayatında hiçbir yeri yok. Estonya nüfusunun %74'ü dinsizken, Finlandiya'da da bayağı bir dinsiz nüfus var. Hıristiyanım diyenlerinse kiliseye uğradıkları pek yokmuş. Günlük hayatta din diye bir şey yok, bunu gelip kendiniz deneyimlemelisiniz. Anlatması zor.

Finlandiya eğitimde dünya birincisi. Bir şehirde neredeyse herkes mi İngilizce bilir arkadaş? Araştırdım bu işi. Öyle çok aşırı çalıştıkları yok. Öğretmenler günde dört saat derse giriyormuş ama haftada iki saat mesleki gelişim eğitimi görüyorlarmış. Doğrusu da bu değil mi zaten? Bizim ülkemizde öğretmeni ellerinden geldiğince çok derse sokarlar, öğretmen yıllarca yerinde sayar, kendini geliştiremez. Bence öğretmeni günde 8-10 saat derse sokacağına kitap ver, de ki bunu oku, bunun hakkında tartışacaksınız diğer öğretmenlerle. Bu da mesleki gelişime katkı olur. Finlandiya'da süpermarketler dışındaki dükkanlar erkenden kapanıyor. Çoğu mekan hem Pazar hem de Pazartesi günleri tatil yapıyor. İnsanlar sosyal yaşamlarına ve ailelerine zaman ayırıyor. Demek ki bir ülkenin kalkınması, zenginleşmesi ve eğitimde üst düzeye çıkabilmesi için ucuz işgücü ve uzun iş saatleri şart değilmiş. Ha diyeceksiniz ki ama sömürmüşlerdir bir yerleri. Hayır, Finlandiya hiçbir zaman sömürgeci olmadı, onu da belirteyim.

Estonya değil ama Finlandiya benim gözümde bir yeryüzü cenneti. Hayalimdeki ülke böyle bir şeydi hep. Demokrasi, çoğulculuk, farklı kültürlere saygı, nezaket ve ekonomik refaha ek olarak doğal güzellikler de mevcut bu ülkede. Zaten Finlandiyalılar kendi ülkelerinin dünyanın en güzel ülkesi olduğunu düşünüyor. Göller ve adalar yüzlerce, belki de binlerce. "Ülkemizde sel, kasırga, hortum, deprem ve tsunami olmuyor" diyorlar. "Peki ya soğuklar?" diye sorunca "iklime göre giyinince sorun yok" diye yanıtlıyorlar. Temiz hava diye bir şey varsa onu ben burada aldım. Serin, berrak, tertemiz bir havası vardı Helsinki'nin.

Finlandiya ve Estonya'ya dair kişisel izlenimlerim böyle. Yolunuz düşerse haber edin, belki bir faydam dokunur.

Tamer Ertangil.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

2003 Yapımı Bir İspanyol Filmi: Noviembre

Noviembre (2003)
Noviembre, İspanyol yönetmen Achero Mañas'ın 2003 yapımı filmi. Filmde tiyatro eğitimi almak için Madrid'e giden Alfredo'nun ve arkadaşlarının yaptıkları anlatılıyor. Her ne kadar Alfredo çok istediği tiyatro bölümü için yetenek sınavını kazansa da, üniversitenin geleneksel yapısı ve kişiye kazandırdığı formasyon onun için yeterli değil, hatta gerileticidir. Bu nedenle hocasıyla yaşadığı bir tartışmanın ardından üniversiteden ayrılır. Amacı sokak tiyatrosu yapmaktır. Sevgilisi Lucia ve yakın arkadaşları da ona destek olur ve hep birlikte bölümü bırakırlar. 

Film sokak sanatına ve devrimci tiyatroya büyük bir sempati ile yaklaşıyor -bu açık. Burada sanatın ve tiyatronun insan hayatındaki rolünden söz etmek gerek. Modern sanat anlayışının uzun bir geçmişi yoktur. Buna göre sanat eserleri hayattan kopuk nesnelerdir. Müzelerde kişiye belirli bir mesafe uzaklıkta sergilenirler. Onlar ya camekanın ardındadır ya da bir şekilde temas etmeniz engellenir. Sanat eserleri ali, yüce nesnelerdir ve bu yüzden bizim sıradan gündelik yaşam pratiğimizle bağlantıları yoktur. Adeta ayrı bir evrende ikamet ederler. Konserler ve tiyatro oyunları için de benzer bir durum söz konusudur. Konserlerde izleyiciler sanatçıya erişemez. Aralarında sırça bir perde yoktur belki ama güvenlik görevlileri sanatçıyı sanatın alımlayıcısından korur. Tiyatro izleyicileri de efendi efendi koltuklarında oturmalı, oyun sırasında sanattan tinsel bir haz duymalı ve oyun biter bitmez gündelik hayatına dönmelidir. 

Peki günümüzde egemen halde olan bu sanat anlayışı tek seçenek midir? Elbette hayır. Amerika'da Navajo yerlileri kumsallara çizimler yaparlar ve bir fırtına anında dalgaların coşmasıyla çizimler de silinir. Bunun bir önemi yoktur onlar için. Sanat eserini dondurup bir kenara koymazlar. Yemek yedikleri ve su içtikleri kap kacakları da desenlerle süsler ve boyarlar. Ama sanatlarını uyguladıkları tüm bu eşyalar onların gündelik hayatlarının içindedir. Hiçbir Navajo yerlisi boyayıp süslediği bir kaseyi kullanmamak üzere bir kenara koyup sergilemez. Avrupa'ya dönelim. Bertolt Brecht'in tiyatro anlayışı devrimcidir. Ona göre bir oyun izleyicide bilinçlenme meydana getirmeli ve toplumsal dönüşümün bir aracı olmalıdır. Sanat sanat içindir yaklaşımını benimsemez. Sanat toplum içindir ve toplumdaki adaletsizlikler, eşitsizlikler ve baskılar sanat eseri ile izleyiciye gösterilmeli, böylelikle izleyicilerin edilgen bir alımlayıcı olmaktan sıyrılmaları sağlanmalıdır.

Alfredo tam da bunlara benzer şeyler söyler. Hocası ona rol yapmanın amacının ne olduğunu sorduğunda, "rol yapmak bir iletişim türüdür ve dünyayı değiştirmenin bir aracıdır" diye yanıtlar. Tam da bu nedenle sokağa inerler. İzleyiciyi ayağına beklemez, izleyici neredeyse oraya giderler; zira steril tiyatro salonları değil, hele o kraliyet salonu hiç değil fakat sokaklardır toplumsal dönüşümün mekanı.

Buraya kadar her şey çok güzel fakat Alfredo ve arkadaşlarının -kanımca- hatalı oldukları nokta hiçkimseden para almamayı bir ilke olarak benimsemeleri. Zaman geçtikçe bu "ilke" onlara pahalıya mal oluyor. Hiçbir kurum, kuruluş ya da kişiden tek kuruş almamak çözümsüzlük doğurur. Bunun yerine ideolojik bir yönlendirmeye maruz kalmamaları için sponsorluk sağlayacak kurum ve kuruluşlardan uzak durmaları fakat sokakta para veren sıradan yurttaşı reddetmemeleri daha sağlıklı olurdu. Sonuçta tiyatro büyük emek ister ve emeğin karşılığı alınmalıdır. Alfredo ise geçimini sağlamak için bir restoranda çalışır. Bu durum sanata ayrılacak zamanın ve motivasyonun azalmasına yol açar.

"Dünyayı değiştirmek istedik ve feci bir şekilde yenildik" der filmdeki bir kadın karakter. Filmin bir başka sorunlu noktasının, alttan alta mağlubiyeti yüceltmesi olduğunu düşünüyorum. Kaybetmek, ölüm, yenilgi ya da her neyse, filmin son sahnesinde görüldüğü üzere, romantik bir idealleştirmeye uygun mudur? Dünyayı değiştirmek isteyenler hep yenilgilerine üzülmekle mi geçirmelidir ömürlerini? Şehitlerini anmak nereye kadar işe yarayacaktır? Spinoza Üzerine Onbir Ders adlı kitabında, Gilles Deleuze şöyle der: "Spinoza çok basit bir şey söylemek istemektedir: Üzüntü insanı zeki kılmaz. Üzülünce hapı yutmuşsunuz demektir. İşte bu yüzdendir ki, iktidarlar yönetilenlerin üzüntülerine ihtiyaç duyarlar. Endişe hiçbir zaman canlılık ya da zeka kültürünün oyunu olmamıştır."

Film psikolojik açıdan da yorumlanabilir. Alfredo'nun engelli kardeşine olan sevgisine karşın Lucia'nın kız kardeşi ile olan kötü ilişkisi söz konusu. Hep hayata tutunsun, başarılı olsun, sağlıklı olsun istenen fakat engelleri bulunan kardeşe karşın hep başarılı olan ve başarıları ailesi tarafından sürekli Lucia'nın başarısızlıklarıyla kıyaslanan kız kardeş. Kardeşini kurtaramayan Alfredo'nun dünyayı kurtarma çabasına karşın Lucia'nın ilk başta bu girişime sıcak bakmaması ve sanata geleneksel açıdan yaklaşması önemli psikolojik ayrıntılar. Ama psikolojik bir değerlendirme ile filmin anlam ve önemi kuşatılamamış olur -o nedenle bu konuyu uzatmak istemem.

Zevkine güvendiğim bir arkadaşımın önerisi üzerine izlediğim harika bir film. Özellikle tiyatroya ilgi duyan herkesin izlemesini öneririm.

Tamer Ertangil.

9 Ağustos 2013 Cuma

Monsieur Lazhar Hakkında Bir Değerlendirme

Monsieur Lazhar - Canada, 2012
Zevkine güvendiğim bir arkadaşımın önerisi üzerine izlediğim ve beğendiğim bir film.

Kanada'nın Fransızca konuşulan şehri Montreal'e iltica etmiş bir Cezayir'lidir Beşir Lazhar. Cezayir'de karısı ve kızı, karısının yazdığı politik bir kitap nedeniyle oturdukları bina ateşe verilerek öldürülür. Beşir can güvenliği olmadığı gerekçesiyle Canada'ya göçmenlik başvurusunda bulunur. Aynı anda Montreal'deki bir ilkokulun bir sınıf öğretmeni intihar eder. Öğretmenin intiharı çok çarpıcıdır zira kendisini çalıştığı derslikte asar ve iki öğrencisi onun ölmüş bedenini görür. O sınıfla Beşir'in yolları burada kesişir; zira Beşir Cezayir'de bir restoran işlettiği halde kendisini öğretmenmiş gibi tanıtarak okula iş başvurusunda bulunur ve travma altındaki öğrencilerin öğretmeni oluverir bir anda.

Kelin merhemi olsa kendi başına sürermiş misali, Beşir zaten kendisi bir travma deneyimi içerisindedir. Karısının ve kızının öldürülmesine, kendi göçmenlik başvuru sürecinin belirsizliklerine ve öğrencileriyle arasındaki kültürel mesafeye rağmen öğrencilerin yaşadıkları travmayı atlatabilmeleri için elinden geleni yapar. Bir restoran işletmecisidir. O nedenle öğretmenlikte başarılı olduğu söylenemez. Klasik yöntemleri uygulamaya çalışır, sınıfta Balzac okutur, sürekli dilbilgisi üzerinde yoğunlaşır ve tüm bunlar öğrencilerin oflayıp puflamasına neden olur. Öte yandan psikolojik destek bakımından başarılı olduğu söylenebilir.

Öğrencilerin yaşadıkları travmayı atlatmalarında Beşir'in katkısı büyüktür; çünkü ilginç bir şekilde herkes sınıf öğretmeninin intiharının üzerine bir örtü çekmiştir. Kimse bu konuyu konuşmaz. Öğrenciler, öğretmenler ve okul müdiresi dahil, hiç kimse intiharın konusunu dahi açmaz. Beşir ise bu travmanın atlatılmasının onu görmezden gelmekle değil fakat onunla yüzleşmekle mümkün olacağını düşünür. Gelgelelim ne zaman bu konuyu açmak istese meslektaşlarından tepki görür. Kanada ve Cezayir arasındaki kültürel farklılıktan olsa gerek, Kanada'da ölüm konuşulmaz. Öğrencilerin psikolojileri hassas olur gerekçesiyle gerek aileleri gerekse öğretmenleri onları adeta cam bir fanusun içinde, dünya gerçeklerinden kopuk ve acılardan muaf bir şekilde yetiştirmeye çalışmaktadır. 

İntihar eden öğretmen öğrencilerinden ayrılırken, Beşir karısı ve kızından, hatta ülkesinden ayrılmıştır. İkisi de sevdiklerine veda etmemişse de, ilkinde bilinçli bir tavır, ikincisinde bir mecburiyet söz konusudur. Beşir'in öğretmen olmadığı anlaşılınca ona da yol görünür ama o en azından bu kez veda etmek ister öğrencilerine. Mükemmel bir son hazırlar -izleyip görürsünüz orasını, anlatmak istemiyorum. 

Filmin müziği tanıdık gelecek size. Şuradan dinleyebilirsiniz: http://www.youtube.com/watch?v=YV3Avalm5KM

Selamlar,
Tamer Ertangil.

6 Ağustos 2013 Salı

Albert Camus'nün Düşüş Adlı Romanı Üzerine

Albert Camus - Düşüş (1956)
Camus'nün Düşüş'ünü Veba'dan daha çok sevdiğimi itiraf etmeliyim. Yabancı, Sisifos Söyleni ve Veba'nın ardından Düşüş'ü de okumuş oldum ve açıkçası bu küçücük kitabı neden bu kadar geç okuduğuma hayıflandım.


Kitabın kahramanı Jean-Baptiste Clemance kitap boyunca birisine içini döker. İnsanlara dair kötümser bir bakış açısına sahiptir. Örneği Paris'lilerin zina tutkunu olduklarını, insanların maymunlara göre daha az tercih edilir olduklarını, zira maymunlarda art niyet olmadığını, toplumunsa bir pirana sürüsü olduğunu söyler: "Toplumumuzun bu tür bir yok etme için örgütlenmiş olduğuna dikkat etmediniz mi?" (s. 12) diye sorar. Kendisinin sıradan insanlardan üstün olduğunu hisseder. Öte yandan bu hissiyat onu bir sonuca götürmemiş, yıllar akıp geçmiştir. Kendisini özel bir işi başaracak, dünyada iz bırakacak, onu tüm insanlardan üstün kılacak seçilmiş bir kişi olarak hissetse de bu his sadece bir his olarak kalır. 

Clemance yakınlığı dostluğa yeğlediğini söyler. Dostluk yakınlıktan da yakındır, ama insanın üzerine yükümlülükler getirir; oysa "yakınlık kolayca bulunur, hem de hiçbir bağlantıya sokmaz insanı." (s. 27) Dostluğu elde etmek zordur fakat bir kez elde edildiği vakit ondan kurtulmak da imkansızdır. Dost edinince görevleriniz ve sorumluluklarınız olacaktır ve bunlar uzun yıllar, belki de bir ömür boyu sırtınızda bir yük olacaktır Clemance'a göre. Yalnızca ölülere karşı yükümlülüğümüz yoktur. Bu nedenle en çok saygı duyulan insanlar ölü olanlardır:

Duygularımızı yalnız ölümün uyandırdığına dikkat ettiniz mi? Bizden yeni ayrılmış dostlarımızı ne kadar severiz, değil mi? Ağızları toprakla dolup hiç konuşmaz olmuş hocalarımıza ne kadar hayranızdır! Saygı o zaman çok doğal olarak gelir, belki de tüm yaşamları boyunca bizden bekledikleri o saygı. Ama biliyor musunuz niçin ölülere karşı hep daha dürüst ve daha cömertizdir? Nedeni basittir! Onlara karşı bir yükümlülüğümüz yoktur.” (s. 28)

Dostluğu her zaman sıradan bir yakınlığa, geçici bir ortaklığa tercih ederim. Öte yandan dost olmanın çeşitli yükümlülükler getirdiğini saptarken Camus haklı. O nedenle dostsuz kalmak gibi karamsar bir çözümdense gerçek dostların sayısını az tutmak daha sağlıklı bir çözüm olabilir. Az sayıda dostumuzun yanı sıra kalan pekçok insanla geçici yakınlıklar kurarız böylelikle. Camus ölen insanın ardından takınılan tavır konusunda ise tamamen haklı. Bir insanın saygıyı hak etmesi için ölmesi mi gerekir? Yaşarken değeri bilinmeyenler neden öldükten sonra kıymete biner? Neden "kör ölür badem gözlü olur"? Ece Ayhan, ölen bir şair ya da yazarın ardından methiyeler düzenlere "leş kargaları" diyerek kızıyordu. Yaşarken umursamayan insanların öldüğü vakit şahsı kutsamalarının bir nevi ölü-sevicilik ya da akbabalık olduğunun bilincindeydi.

Clemance öz eleştiri yapmaktan da geri durmaz. Bencildir, etrafındaki insanları kendi keyfine tabi kılmak ister. Hiçbir işi tamamlayamaz: "Tam okunmamış o kitaplar, tam sevilmemiş o dostlar, tam gezilmemiş o kentler, tam sarılmamış o kadınlar!" (s. 39) Bencil ve beceriksiz, sefahate düşkün ama buna karşın kendini beğenmiş birisidir. Kadınları da başarılı olmaktan etrafındaki insanların, yani rakip diğer kadınların başarısız olmalarını anladıkları için eleştirir. Oysa başkalarının düşüşü sizi göreli olarak yüksekte gösterse de esasında yükseltmez; zira yerinizde saymaktasınızdır: "Kadın dostlarımızın Napoleon Bonaparte'la şu ortak yönleri vardır ki, herkesin başarısızlığa uğradığı yerde başaracaklarını sanırlar hep." (s. 45)

Camus'nün diğer kitaplarında olduğu gibi Düşüş'te de varoluşçu tınıları duyarız. Bir suçlu asla suçunu kabul etmez. Daha doğrusu suçu işlemesinin "talihsiz koşullardan" kaynaklandığını fakat asla kendi özgür iradesinden kaynaklanmadığını iddia eder. Camus'nün kötümser evreninde hiçkimse masum değilken (hatta çarmıha gerilan İsa da masum değildir ve tam da masum olmadığı için çarmıha gerilmiştir [s. 80]), hangi suçluya sorsanız "kader mahkumudur". Varoluşçuların bu konudaki tavrı nettir: Özgürlüğe mahkumuzdur. Dolayısıyla tüm yapıp etmelerimizden sorumluyuzdur. Asla talihsiz koşulları bahane edemeyiz. Mutlak bir özgür irademiz vardır.

Camus'nün bir ateist olduğu bilinir. Bir yerde (s. 78) dinlerin normatif kurallar koyduğu an yanıldıklarını söyler. Ahlak ile dinin hiçbir alakası yoktur. Din ahlaki ödevlerden söz etse, çeşitli normlar koysa bile, bu dışarıdan bir eklenti olarak görülmelidir -ahlakın özünden kaynaklanan bir durum değil. Ahlakın aşkın bir varlıkta temellendirilmesi gereksizdir. İnsanların cezalandırması için de Tanrı'ya ihtiyaç yoktur: Zaten insanoğlu tarih boyunca bir diğerine zulmetmek için yeterince dehşetengiz yöntemler geliştirmiştir. Yaşananlar insanla insan arasındadır -Tanrı ile insan arasında değil.

İtiraf denen şey bir safsatadır. İtiraf ettiği iddiasında bulunanlar aslında yaptıklarının üstünü örtmektedirler. Kimse gerçekleri olduğu gibi söylemek cesaretine sahip değildir. Herkes hem kendini hem de başkalarını kandırma peşindedir. Clemance'ın bu yargılarına katılıyorum. Özellikle otobiyografilerde yazarların bir çeşit nedamet getirme amacıyla yazdıklarını ve alttan alta kendilerini övdüklerini hissediyorum. Üstelik bazı şeyler sonsuza dek üstü örtülmüş olarak kalıyor.

Peki Clemance'ı ayrıcalıklı kılan da nedir? Bu kendini beğenmiş adam neden insanlık üzerine ahkam kesme hakkına sahip olsun? Kendisinin de tüm insanlık gibi yozlaşmış olduğunu kabul eder ama yine de bir fark vardır: "Ben de onlar gibiyim, kuşkusuz, aynı kumaştanız hepimiz. Yine de benim bunu bilmek gibi bir üstünlüğüm var, bu da bana konuşma hakkı veriyor." (s. 97) Yani diğerleriyle aynı olmakla birlikte insanoğlunun düşüşünün bilincinde olduğu için kendisine üstünlük verir. Ahkam kesme hakkını böylelikle alır.


Kitabın kimi yerleri yorumlamaya çok elverişli. Kesinlikle okuyun derim.
Tamer Ertangil.

1 Ağustos 2013 Perşembe

Erhan Bener'in Acemiler Adlı Romanı Üzerine

Erhan Bener - Acemiler
Erhan Bener, Acemiler adlı kitabını yazdığında henüz 23 yaşındaydı. Kitap, adından da anlaşılacağı üzere, hayatın acemisi olan gençlerin bunalımlarını anlatıyordu. Kitabı yazdığında kendisinin de yaşı gereği hayat acemisi olması, yazılanları birinci ağızdan ve samimi kılmış.
1940’lı yılların sonu, 50’lerin başı. CHP çok partili sisteme geçiş yapmak üzere. Demokrat Parti Anadolu’da örgütlenmekte. Mekan Kayseri. Her yer buram buram mahalle baskısı kokuyor. Bu ortamda gençlik bunalımları yaşayan üç genç var: Necdet, Ömer ve Tahsin. Fakat hiçbiri bu bunalımları kendilerine rahat battığı için, başka bir deyişle sırf kişisel nedenlerle yaşamıyor; zira üzerlerinde toplum baskısı var. Necdet’in deyişiyle insan yalnızken bile “içi kalabalıktır". İçimizdeki kalabalık aslında toplumun önyargıları, beklentileri, ahlaki normları, gelenekler ve göreneklerden müteşekkildir ve hiç susmaz.

O zamanlar lise mezunu olmak, şimdi üniversite mezunu olmaya denk denilebilir. Necdet liseyi yeni bitirmiştir. Çalışkandır, zekidir. Bir de aşıktır ve aşkına karşılık bulamadığı için bunalımdadır. Ne kadar kişisel duruyor değil mi? Hayır. Aşkına karşılık bulamamasının, daha doğrusu karşılık bulduğu halde vuslatın imkansız oluşunun nedeni, aşık olduğu kadının kendisinden hem yaşça büyük olması, hem de dul bir öğretmen olmasıdır. Nesrin’e göre “toplumun doğru bulmayacağı bir yakınlık[tır] bu." (s. 148) Nesrin Necdet’i sevdiği halde, ona kardeşi Perihan’ı önerir. Yaşları uygundur zira. Necdet’in aşkına karşılık bulamaması hayatı onun için anlamsız kılar: “Kim sade ekmek yediği için şükreder Tanrı’ya yürekten?"diye sorar. İhtiyaçlar hiyerarşisinin en alt basamağındaki öncelikleri karşılamak insanı en fazla ayakta tutar, ama mutlu kılmaz.

Ömer ise lise terktir. Ailesinin oyunuyla bir kızla başbaşa kalması sağlanır ve olanlar olur. Kız Ömer’in "üstüne kalır". Ömer de bir yandan hamile olan Zehra’yı ortada bırakmak istemez -vicdanlıdır aslında. Bir yandan vicdanının toplum tarafından oluşturulduğunun bilincinde, öte yandan ailesinin kurduğu bu aleni tuzaktan ötürü de kızgındır. Kendi geleceğini belirleyebilme iradesinden onu yoksun bırakmışlardır.

Filozof Tahsin de liseyi bitirmiştir -kaldığı tek ders olan felsefeyi saymazsak. Einstein’ın okulda başarısız bir öğrenci olması gibi, Tahsin de çok zeki ve hatta filozof gibi birisi olmasına karşın felsefe dersinden kalmıştır. Öğretmeni ondan ezber bilgiler talep ederken o itirazlarını ve yorumlarını formüle etmiş, tam da bu nedenle öğretmenin hor görüsüne maruz kalmıştır. Tahsin aslında köylüdür ve Kayseri’de liseyi okumak onu değiştirmişse de, o kendini ne köylü ne de kentli hisseder. Arada kalmıştır. Bu nedenle bir türlü özgüveni tam değildir. Bir yandan da ailesi sürekli kendisini köye dönmeye, köyden bir kızla evlenmeye ve üniversite okumaktan vazgeçirmeye çalışır durur.

Dolayısıyla “iç kalabalık" fiili “dış kalabalıkla" hemhal olup bu üç gencin üzerine bir kabus gibi çöreklenirken, hayatın acemisi bu üç insan ne yapacaklarını bilemez. Bana kalırsa ergenlik dönemi değil de, bu 18-22’li yaşlar insanın en zor dönemidir. Kitabı okurken bu kanaatim daha da güçlendi açıkçası.

Zaten genç oldukları için onları rahatsız eden bir geçmişleri henüz oluşmamıştır. Hepsi gelecekten korkar: “Bilmiyorum ama, gelecek kötülüklerin korkusu daha çoktur gibi geliyor bana. İnsan, gerçi erişeceği en iyi günleri de düşler ama bu tür hayaller pek mutluluk vermez." (s. 86)

Necdet’in babası Necdet’i bir türlü beğenmez. Aslında yeni neslin tamamına karşı hor görülüdür. Kendi zamanındaki gençliğin dinamik, idealist ve mücadeleci olduğunu, yokluklar içerisinde yetiştiğini ve buna rağmen hiçbir zaman yılmadığını anlatır durur: “Beş numaralı gazyağı lambasının ışığında, o zaman elektrik falan ne gezer, tramvayları bile atlar çekerdi, gözlerimiz ağrıyıncaya kadar derslerimize çalışır, pilavımızı kendimiz pişirir yerdik. Ne kahve, ne sinema, ne dans, ne bar, hatta ne de gazete bilirdik." (s. 43) Bu sözler kulağa ne kadar da tanıdık geliyor değil mi? Bugün de yetişkinler yeni nesli beğenmiyor. Yarın yetişkin olacak olan günümüz gençliği de ileriki nesilleri beğenmeyecek. Bu hep böyle gider. Şimdiki yetişkinler “bizim zamanımızda cep telefonu, tablet, facebook, twitter filan yoktu, fotoğraf bile çekemezdik öyle sık sık" diyebilir mesela. Bu işin sonu yok. Dünya hep değişiyor ve değişmeye devam edecek.

Her şeye rağmen mücadelenin ayak sesleri kendini alttan alta duyurur: “Olanların olması gerektiği gibi olmadığını hissediyordum, senin gibi. Biliyor musun, direnmek büyük şey." (s. 75) Şu halde tüm toplumsal beklentilere, baskılara ve normatif ahlaka rağmen “olanı" “olması gerekene" doğru götürmek bizim elimizde -özellikle de genç nesillerin.

İçinizden bir roman okumak gelirse, bir de kötü çevirilerden olmasın, Türkçe yazılmış olsun diye isteyecek olursanız, Erhan Bener’in Acemiler’ini okuyabilirsiniz. Güzel kitap.

Tamer Ertangil.