26 Mayıs 2013 Pazar

Pelin Esmer'den Güzel Bir Film: 11'e 10 Kala

11'e 10 Kala (2009) - Pelin Esmer
11’e 10 Kala, Pelin Esmer’in 2009 tarihli –harika- filmi. Hani bazı filmler film gibi değildir, sanki karakterleri günlük hayatlarını yaşarken gizlice izliyormuşsunuz hissi verir ya, bu film de onlardan.

Filmde her şeyin koleksiyonunu yapan ve kaydını tutan Mithat Amca’nın öyküsü anlatılıyor. Her ne kadar Mithat Amca’yı anlamamız, onunla empati kurmamız için çaba sarf edilmiş olsa da, ondaki koleksiyon merakının sağlıklı bir durum olmadığı görülüyor. O kadar eşyayı biriktirmek, insana yeni sorumluluklar yüklüyor. Biriktirilen binlerce saatin pilini değiştirmek, binlerce eşyanın tozunu almak çok zor olmalı. Bu denli, yani takıntı derecesinde bir koleksiyonerlik insanın sahip olma güdüsünün, mülkiyetçiliğinin uç bir noktası olarak değerlendirilebilir. Oysa sahip oldukça mutlu olmamız garanti değildir. Eşyaya (şeylere demek istiyorum) sahip olduğumuzu zannederken zamanla eşya bize sahip olur. 

Mithat Amca bir tamirciye eski bir kayıt cihazını gösteriyor. Cihazın geri sarma işlevi bozulmuş. Zaman da tıpkı o ses kayıt cihazı gibi, geriye sarılamıyor. Yaşamda deneyimlenen her şey her geçen an ölüyor, geride kalıyor. Her ne kadar Mithat Amca geçmişi yaşatmak adına her şeyin ama her şeyin kaydını tutsa da ve hiçbir şeyi atmasa da, en nihayetinde eşya bir bağlam içerisinde, yani ait olduğu zamansal ve mekansal bağlam içerisinde bir anlam kazanır. O yüzdendir ki eskiden tat aldığınız herhangi bir deneyimi tekrarlamak için aynı yere gittiğinizde, ya da aynı eşyayla temas ettiğinizde eski tadı vermez: Bağlamından kopan nesne ya da mekan, referans çerçevesini yitirdiği için aynı deneyimi birebir yinelemek olanaksızdır.

Mithat Amca, düzenli olarak yemek yediği lokantada konuştuğu kadın “kadere inanmak insanı rahatlatıyor” dediğinde, kadere inanmadığını söylüyor. Kadere inanmanın insanı rahatlatması irrasyonel bir tutum. Yani mesele burada doğru ya da yanlış olanı tercih etmek değil, yalnızca rahatlama amacı gütmekse, bu irrasyonel bir tutumdur. Öte yandan Mithat Amca kadere inanmazken, kendi hayatının kontrolünün kendi ellerinde olduğunu savunurken bir saplantıya varıyor: Yaşanan anları, geçmişi ve geleceği tümüyle kontrol etmeye çalışmak saplantı düzeyine eriştiğinde yaşanan andan tat almak, hatta o anı yaşamak imkansızlaşıyor. Belki de bu yüzden film boyunca Mithat Bey’in güldüğünü hiç görmüyoruz.

Yine de kendisiyle empati kurabildiğim noktalar yok değil. Apartmandaki diğer insanların, kapıcının ve Mithat Amca’nın yeğeninin toplumu temsil ettikleri söylenebilir. Yeğeni eski gazete ve kitapların, antika eşyaların çok para edebileceğini söylüyor ve eşyanın salt değişim değeriyle ilgileniyor. Oysa Mithat Bey paraya önem vermiyor. Apartmandaki herkes binanın yıkılıp yenisinin yapılması için imza topluyor. Mithat Bey imza atmıyor. Üstelik elinde mühendislerin binanın sağlamlığını tasdik ettikleri raporlar var. “Sizin eşyanız yüzünden yıkılacak bu bina!” diye üzerine gelenlere karşı bilimsel bir tavır sergiliyor: “Her metrekare üç yüz kilo taşıyabilir.” diyor. Ölçtürmüş. Ama bu ülkede kararlar haklılığa göre değil –maalesef- çoğunluğa göre veriliyor. Mithat Bey hukukun üstünlüğüne inanıyor ama çoğunluk hukuk tanımıyor. Çıkarcı yeğen, kurnaz kapıcı ve “öngörü sahibi” komşular kendilerini sağlama alırken, Mithat Amca kaybediyor.

Çok güzel bir filmdi. İzlemenizi öneririm. Belgesel gibi.
Tamer Ertangil.

24 Mayıs 2013 Cuma

Virginia Woolf ve Deniz Feneri Üzerine

Virginia Woolf (1882-1941)
Deniz Feneri, Virginia Woolf’un 1927 yılında kaleme aldığı ve çokları tarafından en iyi romanı olarak nitelendirilen kitabı. Kitap dünyanın en zor romanlarından birisi olarak değerlendirilmiş ama ben bu değerlendirmeyi abartılı buldum açıkçası. Evet, modernist edebiyatta olaylardan çok gözlemler, bireyin iç dünyası ve düşünceler yer tutar ve tam da bu nedenle James Joyce ve Woolf gibi yazarları okumak zordur. Woolf bu kitabında bilinç akışı tekniğini en ileri düzeyde kullansa ve pekçok yerde aynı anda birden fazla düşünceyi çok uzun cümlelerle ifade etse de, kitabın dünyanın en zor kitaplarından birisi olduğunu söylemek, yine de abartılı olur. Belki de içimden gelerek, bile isteye bu kitaba yöneldiğim ve kendimi kitaba verebildiğim için olsa gerek, çok da fazla zorlanmadım.

Deniz Feneri’nde olaylar yok denecek kadar az, kişiler göze batmayacak denli siliktir. İkinci bölümde Ramsay Hanım’ın ölümü öylesine önemsizce geçiştirilir ki, sanki romanın kişileri aslında yoklarmış gibi hissedersiniz. Önplanda olanlar düşünceler, gözlemcinin bakışaçısından dünyanın nasıl göründüğü ve o görüntülerin kişinin iç dünyasında nasıl tepkilere yol açtığıdır. Woolf, bilinç akışı tekniğiyle bu duygu demetlerini hiç tekleştirmeksizin, tüm karışıklığıyla betimlemeyi tercih eder. Bazen düşünceler o kadar baskın gelir ki kişiler silik birer gölgeden ibaret kalırlar. Okurken bir filmi çok ağır bir çekimde izliyormuş duygusuna kapılırsınız.

Romandaki karakterler arasında bir iletişimsizlik vardır. Yer yer suskunluk o boyutlara varır ki ne derse desin, ne saçmalarsa saçmalasın, karşısındaki kişinin sesi duyulmak istenir: “Sırf kocasının sesini işitmiş olmak için, ‘ne olur bir şey söyle,’ diye geçirdi içinden. Çünkü o gölgenin, onları saran o şeyin, yeniden, yavaş yavaş, kendi üzerine inmeye, onu sarmaya başladığını duyumsuyordu. Kocasına bakarak, ‘yetiş!’ der gibi, ne olur bir şey söyle diye yalvarıyordu.” (ss. 150-151) Gerçi karşısındakinin sesini duymak, sağlıklı bir iletişimin göstergesi değildir. Zaten kendimizi karşımızdakine tam olarak anlatmamız imkansızdır –ne de kendimizi karşısındakinin yerine tam olarak koymamız, yani empati mümkündür: “Ne olduğumuzu, neler duyduğumuzu kim bilebilir? Kim, en içli dışlı olduğumuz anda bile, işte tanımak, beraberlik budur diyebilir?” (s. 205) Woolf anlatı boyunca düşüncenin dile öncel olmaklığını vurgular. Düşüncenin tam olarak ifade edilebilmesi mümkün değildir: “Düşünceyi dağıtan, parçalayan sözcükler hiçbir şey anlatamazlardı. (…) İnsan, bedenin bu heyecanlarını, sözcüklerle nasıl anlatabilirdi? Aradaki boşluğu nasıl anlatabilirdi?” (s. 212) 

Felsefede önemli sorunlardan biridir: Düşünce mi dili önceler yoksa tam tersi mi? Wittgenstein ekolü düşüncenin dil tarafından koşullandığını savunur ve bu savunu “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” veciz ifadesinde net bir şekilde ifadesini bulur. Wittgenstein’a hiçbir zaman katılmadım ve her zaman dilin bir araç olduğunu savundum. Dil, düşüncenin iletiminde kullanılan bir araçtır. Çeşitli diller arasında çevirinin yapılabiliyor olması bunun kanıtlarından biridir. Kaldı ki, eğer dil düşünceyi koşulluyor olsaydı, düşünce özgürlüğü diye bir şeyden söz edilemezdi. Virginia Woolf ile bu konuda hemfikir olduğumuzu görmek beni mutlu etti. Nasıl ki renklerin binlerce tonu, kokular, tatlar ve Woolf’un deyişiyle “bedenin heyecanları” dil ile tam olarak, yani hissedildiği gibi ifade edilemezse, düşünce de ifade edilirken dilin kısıtlamalarıyla karşılaşır. Yine de önce düşünce oluşur, tıpkı bir bulut gibi, daha sonra ona biçim verilir ve anlaşılabilir kılınması dil ile sağlanır. Ne kadar kısıtlı bir araç da olsa yine dil iletişim için yegane aracımızdır.

Kitabı okurken deniz fenerinin bir şeyleri temsil ettiği hissine kapıldım. Deniz feneri adeta bir ütopyaydı: Orada tüm mutluluklar, huzur, sevgi vb. bir arada bulunuyordu ve kalıcıydı. Woolf, hayatın anlamının mündemiç anlarda saklı olduğunu söyler ama dünyada bu anları yaşamak zordur. Mündemiç anlar, adeta başımıza gelirler ve maalesef geçicidir. Deniz fenerinin ışığının “umut” olduğu, deniz fenerininse mündemiç anların kalıcı olarak varolduğu yeri, ütopyayı temsil ettiği söylenebilir. Mündemiç anlar, güzel olan ama geçiçi olan şeylerdir: “Onun yakalamak isediği şey insanı sarsan o heyecanın kendisi idi, bir biçim almadan önceki şeydi.” (s. 230.)

“Yaşamın anlamı nedir? İşte bu kadarcıktı –basit bir soru. (…) Göklerden beklenen o yüce açıklama belki de hiç gelmiyordu. Onun yerine ufak tefek günlük tansıklar, aydınlatmalar, umulmadık bir anda karanlıkta çakılan kibritler vardı; işte onlardan biri de buydu.” (s. 193) Mündemiç anlar, adı üstünde, anlıktır, karanlıkta çakılan kibritler gibidir. Hani bir tahta parçasından ve tellerden ibaret olan bir keman, bir virtüözün elinde inanılmaz ezgilerin ortaya çıkmasına vesile olur ve o ezgileri sözcüklerle betimlemeyi denediğinizde, yaşanan deneyimin hep eksik anlatıldığını, bir şeylerin hep ıskalandığını ve sözcükler tarafından ele geçirilemediğini bilirsiniz ya, işte öyle bir şey.

Deniz fenerinde huzur ve mutluluk varsa da bu dünya pek de öyle huzurlu bir yer değildir: “Bu dünyayı nasıl olur da bir Tanrı yaratmış olabilir? diye kendi kendine sordu. Kafasıyla her zaman şu gerçeğe varıyordu: Dünyada ne mantık, ne düzen, ne de adalet vardır; acıdan, ölümden, yoksulluktan başka bir şey yoktur. Dünyanın yapamayacağı hiçbir kötülük yoktu; bunu biliyordu.” (ss. 84-85) Kötülüklerle dolu bu dünyadan, belki de “çok acı var dayanamıyorum” diyerek ayrılacak olan Woolf, bu kitapta müstakbel intiharına bir göndermede bulunuyor gibidir: “Kendini, üzerinde durduğu daracık tahtanın ucundan insanı yutuveren o sulara bırakıverdiğini gören olmamıştı.” (s. 216)

Virginia Woolf, 28 Mart 1941’de evinin civarındaki bir nehre kendini bırakarak öldüğünde 59 yaşındaydı.

İyi okumalar,
Tamer Ertangil.

14 Mayıs 2013 Salı

Albert Camus'nün Veba'sı ve Kötülüğe Karşı Alınan Tavırlar

Albert Camus (1913-1960)
Albert Camus’nün Sisifos Söyleni’ni on yıl önce, Yabancı’sını ise dokuz yıl önce okumuştum. Aradan geçen zamandan sonra Veba adlı romanını okumaya karar verdim ve dün bitirdim. Aslında romanın konusunu biraz biliyordum. 2002 yazında Ankara’da tek başıma tuttuğum bir evde radyo tiyatrosunda dinlemiştim Veba’nın bir uyarlamasını. Aklımda kalansa yalnızca doktor ile rahibin tartışmasıydı.

Kitabı okurken, Fransız sömürgesi olan Cezayir’in Oran şehrinde gerçekleşen veba salgınının aslında bütün bir kötülüğü temsil ettiğini düşündüm. Kitabın ilk basıldığı 1947 yılında ise veba ya kitabi anlamıyla ele alınmış, ya da Nasyonel Sosyalizmi temsil ettiği düşünülmüş –ne de olsa ikinci dünya savaşında Fransa Hitler Almanya’sına yalnızca altı hafta direnebilmişti. Sanırım edebi bir eseri klasik sınıfına sokan nitelik onun belirli bir zamandan ve mekandan bağımsız olarak değerlendirebiliyor oluşu. Yaşamın değişmeyen yönlerine, aşka, tutkuya, intikama, savaşa, barışa, bencilliğe, dayanışmaya, iyiliğe ve kötülüğe yer vermeleri ve bu gibi konuları başarıyla işlemeleri, eserleri kalıcı kılabiliyor. Camus’nün Veba’sı işte bu sonuncusunu, yani kötülüğü irdeliyor.

Okurken kötülüğün ne denli kaçınılmaz olduğunu, varlığını dünyaya nasıl da acımasızca dayattığını görüyoruz. Bu noktada kötülüğe karşı benimsenecek tutum hayati bir rol oynuyor. Birinci tercih rahip Paneloux’un yaptığı gibi kötülüğün Tanrı’nın iradesinden bağımsız olarak düşünülemeyeceğini, sonuçta iyiliğe hizmet ettiğine inanmanın daha doğru olduğunu, kadere boyun eğmenin ve bir çeşit tevekkülün en yerinde tutum olduğunu savunmaktır. Ancak bu kaderci tutum herkes tarafından benimsenmez çünkü hem çok edilgendir, hem de günahsız bir çocuğun veba yüzünden acılar içerisinde kıvranarak can vermesini açıklayamaz. Doktor Rieux gibi birisine, masum bir çocuğun can çekişerek ölmesinin bile “aslında” iyiliğe hizmet ettiğini açıklayamazsınız. Sonuçta araçlar ve amaçlar birbiriyle uyumlu olmalıdır. İyi bir amaç için kötülük meşru kılınamaz: “’Hayır Peder,’ dedi. ‘Sevgi deyince başka bir şey anlıyorum ben. Ve ölünceye kadar çocukların işkenceden geçtiği şu yaradılışı reddedeceğim.’” (s. 217)

Kötülük karşısında benimsenen ikinci tutum ise, Cottard’ın yaptığı, kötülükten kaynaklı mağduriyetlerden bile rant edebilecek kadar alçalmaktır. Buna göre, aç insanlar varken gıda malzemelerini depolamak, yokluk zamanlarında karaborsacılık yapmak, göçmen kaçakçılığı yapmak ve kötüye yardım etmek, kısacası kötülükten ötürü mağdur olana bir darbe indirmek, yani düşene bir tekme daha vurmak bu ikinci tutumu benimseyen insanın yapacağı iştir. Harp zengini diye tabir edilen kimselerin bu sınıfa girdiği söylenebilir.

Üçüncü tutumun “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” sözünde olduğu gibi, kötülükten daha fazla nasiplenen insanların heder olmuş yaşamlarına bakarak kendi haline şükreden kişilerce benimsendiği görülür romanda: “Buna karşılık, o mahallelerde oturanlar, yaşadıkları güç anlarda, başkalarının kendileri kadar özgür olmadığını düşünerek avunuyorlardı. ‘Her zaman benden daha tutsak birisi vardır,’ tümcesi o sıralar olanaklı tek umudu özetliyordu.” (ss. 170-171) Vebanın kuşattığı kent karantinaya alınmış, seyahat hakkı yurttaşların ellerinden alınmıştır. Yine de herkes kendini avutur. 

Kötülüğe karşı benimsenen dördüncü tutum kaçmaktır. Rambert’in yaptığı gibi, daha iyi, huzurlu bir yere gitmek, vebanın olmadığı bir yere, sevgilinin yanına dönmek tek çıkar yoldur. Kötülüğe karşı mücadele etmek anlamsızdır. Her koyun kendi bacağından asılır. Dolayısıyla nasıl olsa sonunda kaybedilecek bir mücadeleye girişmektense kişinin şapkasını alıp gitmesi en doğrusudur. Peki geride kalanlar ne olacaktır? Yani veba ile, daha doğrusu kötülük ile karşı karşıya olan ve işin daha da kötüsü gidecek hiçbir yeri olmayan insanlar ne yapacaktır? Rambert’in tutumu son derece bencilcedir, oysa insan toplumsal bir varlıktır ve Rambert’in vicdanı bu gidişe izin vermeyecektir. Kaçış için tüm altyapıyı hazırlamasına karşın vazgeçecek ve Oran’da kalıp mücadele edecektir: “’Evet’, dedi Rambert, ‘ama tek başına mutlu olmakta utanılacak bir yan vardır.’” (s. 208)

Burada bir parantez açalım. Her ne kadar Camus varoluşçu yaftasını reddetmiş olsa da, insanın varoluşunu önceleyen bir özünün olduğunu yadsıması, kişinin kendi varoluşunu, özgür iradesinden kaynaklı eylemlerle gerçekleştirmesi ve kendisini yine kendisinin bir eseri olarak görmesi, en azından Veba ve Yabancı adlı romanları dikkate alındığında, Camus’yü varoluşçu kılıyor, diyebilirim. Özgürlüğe mahkumuzdur ve özgür oluşumuz, sorumluluklarımızı da beraberinde getirir; çünkü eylemlerimizin sonuçlarından ötürü suçu atabileceğimiz hiçbir aşkın varlık ya da öz yoktur.

Nihayet beşinci ve son tutum ise en asil olanı, yani direnmektir. Doktor Rieux’nün ve arkadaşlarının yaptığı, tüm anlamsızlığına ve tüm saçmalığına karşın bu dünyaya bir anlam verme çabasından başka bir şey değildir. Sonunda kaybetmek de olsa direnmek gerekir. Kendini kurtarmak da yetmez. Kimse tek başına özgür değildir: Ya hep beraber, ya hiç birimiz. Kötülüğe karşı sürdürülecek savaşta kazanılan her mevzi bir başarı olacaktır. Vebaya karşı sürdürülen mücadelede iyileşen her hasta bir zaferdir. Veba ne kadar vakitsizce gelip, her şeyi anlamsızlaştırıp, adeta insanların mücadelesinden bağımsız olarak yine kendi kararıyla sahneden çekilmiş olsa da, mücadele etmeye değerdir. Sonuçta bu dünyada iyilik de vardır ve iyilik ancak ve ancak insanın özgür iradesiyle gerçekleştirilebilir –tesadüflerle değil. 

Ne demişti Samuel Beckett: “Denedin, yenildin. Olsun! Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil.”

Tamer Ertangil.

10 Mayıs 2013 Cuma

El Angel Exterminador (1962) - Luis Buñuel

El Angel Exterminador - Luis Bunuel
El ángel exterminador, Meksikalı sürrealist yönetmen Luis Buñuel’in (1900-1983) izlediklerim içerisinde en az sürrealist sayabileceğim filmi. Salvador Dali ile çektikleri 1929 tarihli Un Chien Andalou ile kıyaslandığında bu film için gerçeküstü denemez, olsa olsa gereküstü öğeler barındırdığı söylenebilir. Buñuel, eleştirmenlerin filmlerinde kullandığı öğeleri birer simge olarak değerlendirip üzerinde yorum yapmalarıyla hep alay etmiş. Şu ya da bu öğeye filmde yer vermesinin hiçbir özel ya da derin bir anlamı olmadığını söylemiş. Yine de film yorumlanmaya bir hayli açık. Kullanılan öğeler de –her ne kadar Buñuel inkar etse de- kişisel ya da ortak bilinçdışından izler taşıyor olsa gerek.

Burjuva bir çift, konaklarında bir akşam yemeği vermektedirler. Tuhaf bir şekilde, aşçılar ve temizlikçiler, yani uşak dışındaki tüm çalışanlar konağı terk eder. Davetlilerin paltolarını alacak kimse yoktur. Bir şekilde yemekler yenir, içkiler içilir ve piyano ve sohbet eşliğinde eğlence saatlerce sürer. Sabahın üçü olduğunda nedense kimse konağı terk etmek istemez. Hepsi bir bahaneyle misafirlikte kalmaya devam eder. Bir türlü içlerinden dışarı çıkmak gelmez. Aslında çıkmaları için önlerinde bir engel de yoktur. Hizmetçilerin, daha genel bir tabirle proleteryanın yokluğunda burjuvazi aciz kalır. Yemek ve temizlik gibi en basit işleri dahi yapmaktan acizdirler. Susuz kalırlar. Öyle ki, duvarı balta ile oyarak su tesisatına ulaşır ve indirdikleri darbe ile fıskiye görevi gören borudan su içerler. Aç kalmışlardır. Proleteryanın yokluğunda aslında hiçbir değeri olmayan burjuvazinin ayağına koyunlar gider. Direnenlere karşın direnmeyen, her zaman iktidara hizmet eden “koyun sürüsünü” temsil ediyor olsa gerektir bu koyunlar. Zenginlerin eğlencesi olan bir ayı ise evde kendi halinde gezinir. Zenginler öyle aciz bir hale düşmüşler, proleteryanın yokluğunda öylesine vahşileşmişlerdir ki, aslında onlardan çok daha özgür ve sahici olan ayının oyuncağı haline gelmişlerdir. Dünya tersine dönmüştür. Temel gereksinimler için mücadele etmek zorunda kalınca, entelektüel ve estetik gereksinimler de bir kenara atılır: Tıpkı koyunları pişirmek için yakılan ateşte evdeki kemanların ve gitarların kullanılması gibi. Yüksek sanat ürünleri emeğin sömürüsünden elde edilen artı değer ve yine emeğin üzerinden kazanılan fazladan zaman sayesinde meydana gelmiştir. Emek verenler desteklerini çektiklerinde sömürenlerin yüksek sanatı kül olacaktır.

İşçi sınıfının yokluğunda zorluk çeken, yaşam mücadelesi veren ve birbiriyle uğraşan üst tabakanın ahlaki değerlerden ne kadar da yoksun olduğu ortaya çıkmaktadır: Sürekli “kendilerine yakışmayan” davranışlar sergilediklerini söylerler. “Akıllarını kaybetmişlerdir”. Vahşileşen ve acımasız bireylere dönüşen burjuvazi mensupları, ya yeni koşullara uyum sağlayarak birer “survivor” olacak, ya da pes edecektir: Nitekim bir çift başka bir odada intihar eder. Proleteryanın yokluğunda bir hiç olduklarının bilincine varmışlardır belki de. 

Filmin sonunda nihayet evden çıkarlar. Kapıyı açarak. Onları orada tutan şey kapı kilidi filan değildir. Muhtemelen o konağın temsil ettiği, burjuvazi alışkanlıklarının, lüksün, varolan sınıf farklılıklarının bütünüdür. Orayı terk etmek istemezler çünkü “dışarısı”, yani başka bir toplumsal düzen hiç de güvenli değildir. Evden çıktıkları gibi kiliseye giderler. Tabi koyunlar da yine oradadır. Bu kez kilise de kalırlar, kimse orayı terk edemez; zira kurumsal din de onları destekleyen, varolan sömürü düzeninin, zenginle yoksul arasındaki ayrımın kalıcılaşmasını sağlayan bir başka unsurdur. Koyunlar neden giderler peki oraya? Onlar kurbanlıktır. Her zaman için düzenden yana olan koyun sürüsüdür. Başka bir toplumsal düzenin hayalini bile kuramaz ve boyunlarını burjuvazi için uzatırlar. “Başka bir dünya mümkün!” deseniz, diyecekleri olsa olsa şudur: “Peki orada bizi kim besleyecek?” 

Filmi bu şekilde yorumladım. Öte yandan konağın kötülüğü temsil ettiği düşünülürse, bambaşka bir şekilde de yorumlanabilir bu film. Kimileri mücadele verirken, kimileri batıl inançlara sarılıyor, kimileri kadere kendini teslim ederken, kimileri kötülük karşısında pes ediyor. Ama bu yorum tarzı zorlama olmakla kalmaz, filmdeki –bana göre bariz- sınıfsal çelişkileri görmezden gelmiş olurdu.


İyi seyirler diliyorum,
Tamer Ertangil.

6 Mayıs 2013 Pazartesi

2001: Bir Uzay Macerası - Stanley Kubrick

2001: A Space Odyssey (1968) - Stanley Kubrick
Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey adlı 1968 tarihli bilimkurgu filmi uzun zamandır arşivimde izlenmeyi bekliyordu. İki buçuk saatlik süresinden ötürü bir türlü heveslenemesem de nihayet iki gün önce izledim. 1968 yapımı bir filmi yüksek ses kalitesiyle ve yüksek çözünürlükle izlemenin tadı ise bir başkaydı. Tabi ben her zaman ki gibi filmin görsel efektlerinden, oyuncularından vb. değil, düşünsel arkaplanından söz etmek istiyorum. Özellikle, çoğu kısmında hiçbir diyaloğun yaşanmadığı 2001 gibi bir filmin yoruma daha da açık olduğu apaçık.

Evrenin oluşumuna göndermede bulunduğuna inandığım uzun süren bir karanlığın ve atonal ezgilerin ardından dört milyon yıl öncesine, homo sapiens’in evrimini tamamlamamış olduğu zamanlara geçiliyordu. İnsanoğlunun bir primattan homo erectus haline evrilmesi, yani alet kullanmaya başlaması bundan daha güzel anlatılamazdı. Bu sahneler gerçekten büyüleyiciydi. İnsanoğlu otçulken, çevresel şartlardan ötürü zamanla hem otçul hem de etçil oldu. Avlanmayı ve et yemeyi öğrendi. Alet kullanmayı ve maalesef kendi türünün diğer üyelerini öldürmeyi öğrendi. Homo erectus homo sapiens haline dönüşürken aradan yüzbinlerce yıl geçti ve nihayet insanoğlu alet kullanma konusunda o kadar ilerledi ki, artık uzay gemileri yapabiliyor.

Doğaya karşı verdiği mücadeleden galibiyetle ayrılan insanoğlu bu dünyanın gerçekten de efendisi olmuştur. Ama görünen o ki bu dünyadan dışarı çıktığında, başka bir gezegene, ya da daha genel olarak uzaya çıktığında insanoğlu için yeni bir süreç başlayacak demektir. Artık insan alete değil, alet insana egemen olmuştur. Yapay zeka “HAL 9000” için insan yalnızca bir tamirciden ibarettir. Sorunları saptayan ve çözümler öneren HAL iken insanlar yalnızca bilgisayarın yapamadığı bazı tamirat işlerini yaparlar. Hata yapmadığını iddia eder HAL, insanoğlu ise hata yapmasıyla bilinir. Satrançta yapay zekayla insan zekası baş edemez artık.

Tam da burada bir ayrıma dikkat etmek gerekir. Zeka ve akıl aynı şey değildir. Bir yapay zeka ne kadar zeki olursa olsun akılsızlık edebilir. İnsanlar yapay zekanın yanıldığını fark ettiklerinde HAL bunu kabul etmez. İşin daha da kötüsü gemi personelinin dudaklarını okur ve onu “kapatacaklarını” öngörerek personeli öldürmeyi planlar. Sonuçta IQ’su daha düşük olsa da insanoğlu aklı ile alt edecektir yapay zekayı. Zekanın mantık ve matematikteki yüksek beceri, aklınsa doğru karar verip en kısa sürede bunu uygulayabilme becerisi olduğu düşünülürse en nihayetinde insanın galip gelmesi şaşırtıcı da değildir bana kalırsa.

Dakikalarca süren nefes alıp verme sesleri esnasında kendimizi gerçekten de uzayda hissederiz. Mesele bunun uzay ya da sualtı olması değildir. Mesele insanın evriminin en ileri aşamasına geldiğinde bile yeni bir ortamda bir bebek gibi aciz olmasıdır. Uzayda, yerçekimsiz ortamda tuvaletini yapmak için bile eğitim görmesi gerekir gemi personelinin. Bebek maması kıvamında yiyeceklerle beslenirler. Hatta yürümeyi bile yeniden öğrenmeleri gerekir.

Filmde düzenli olarak ve farklı ortamlarda karşılaşılan bir şekil vardır: Monolith. Bu dikdörtgen ve siyah cismin filmde yoruma en açık unsur olduğu söylenebilir. Bana kalırsa tarihin, uzayın ve evrimin birbirinden çok uzak aşamalarında bile hep aynı şekilde görünmesi, insanoğlunun değişmeyen özüne göndermede bulunuyor olsa gerek. Ama bu özün ne olduğu tartışılır. Belki hangi devirde olursa olsun insanoğlunun hep merak içerisinde olmasına, belki hep sorun çözme ve ilerleme arzusuna, belki de bilinmezlikten nefret edişine, her şeyi bilinir kılmak istemesine göndermede bulunuyordur. Ya da hepsi ve daha fazlası, bilmiyorum. Monolith’in Tanrı’yı temsil ettiğini söyleyenler bile olmuş. Dediğim gibi, bence değişen koşullarda insanın değişmeyen özüne göndermede bulunuyor, ama bu özün ne olduğuna dair en fazla spekülasyon yapılabilir, o kadar.

Filmin sonunda yenen “son akşam yemeği” ile birlikte ölüm kapıyı çalıyor. Bedenden bağımsızlaşan bilinç, artık en temel alet olan bedene ihtiyaç duymaksızın yaşamaya devam ediyor. Burada bir küre içerisinde uzayda süzülen bir bebek görüyoruz; zira evrimin bu son aşamasında insan yine yeni durumuna adapte olmak zorundadır, tıpkı yürümeyi, yemek yemeyi ve tuvaletini yapmayı öğrenecek olan aciz bir bebek gibi. Belki bir gün bilincimiz dijitalleştirilerek bir belleğe kaydedilebilir ve bedenimizden bağımsız olarak varlığını sürdürebilir, kim bilir?

Bu film için söylenecek çok söz var. İnternette biraz araştırma yaptığımda filmdeki heykellerin, tabloların, hatta mobilyanın ve her bir jestin dahi bir göndermesi olduğunu okudum. Burada bu denli ayrıntıya girmek gereksiz. Sadece şunu söyleyebilirim ki Kubrick bir yönetmen olmasının yanısıra bir filozofmuş, ona emin oldum.

Selamlar,
Tamer Ertangil.

5 Mayıs 2013 Pazar

Ay'a Yolculuk (Le Voyage Dans La Luna) Üzerine

Le Voyage Dans La Luna (1902)
Le Voyage Dans La Luna, Georges Méliès tarafından 1902 yılında çekilmiş bir film. Günümüzün ölçüleriyle bakıldığında bir kısa film olarak da değerlendirilebilir. Eserin tarihteki ilk bilimkurgu filmi olduğunu belirtmekte yarar var. Jules Verne’nin Ay’a Yolculuk adlı kitabından esinlendiği biliniyor. 111 yaşındaki bu harika filmi izlerken büyülendiğimi söylersem abartmış sayılmam.

Filmin güzelliği bir yana, 1969 yılında Apollo 11’in Ay’a yaptığı ilk yolculuktan yıllar öncesinde çekilmiş olması ayrıca bir başarı. Bilimin sağlam öngörülerde bulunabilmesinin kanıtını, filmde bir roket ile Ay’a iniş yapan insanların Ay’dan dünyaya baktıklarında gördükleri manzarada buluyoruz. Evet, Ay’dan bakıldığında, uzaydan bakıldığında dünya gerçekten de yuvarlaktır. Önemli olan şu ki film çekildiğinde henüz dünyanın uzaydan çekilmiş bir fotoğrafı yoktu, yuri gagarin’in uzaya çıkmasına 59, Neil Armstrong’un kendisi için küçük, insanlık içinse büyük bir adım atmasına 67 yıl vardı. Buna rağmen dünyanın yuvarlak olduğu, kesin bir empirik kanıt olmadan da öngörülmüştü. 

Bilim felsefesinde çeşitli tutumlar varsa da bunları kabaca gerçekçiler ve araçsalcılar olarak ikiye ayırabiliriz.

Gerçekçilere göre bir bilimsel kuramın ortaya koyduğu nesneler gerçekten vardırlar. Yani onlar varsayılmazlar, bizim zihnimizin dışında, başka bir deyişle deneyim dünyasında yer alırlar. Örneğin atom altı parçacıklar gerçekten vardırlar. Her ne kadar gözlemlenemeseler de. (elektron gözlemlenmemiştir, tıpkı bir jetin gökyüzünde bıraktığı buhar izi gibi bir iz bıraktığı görülmüştür. Ama elektronun kendisi o kadar küçüktür ki, biz ona baktığımızda gözümüzden bile etkilenir ve yer değiştirir. Neyse, bu ayrı bir konu.)

Araçsalcılara göre ise bilimsel kuramların önemi, onların yararlı olmasında yatar. Yani bilimsel bir kuramın koyutladığı nesnelerin gerçekten varolup olmaması önemli değildir.

Şimdi elbette böylesine bir ikiye bölme biraz kaba oldu. Daha farklı düşünen bilim felsefecileri de var.

Örneğin yerçekimi yasasına bakacak olursak, malum, Newton’un üç devinim ve bir kütleçekimi yasasına dayanır tüm sistemi: (3m + 1g). Yerçekimi yerine kütleçekimi demekse her halükarda daha doğrudur. Bu kuram ile yalnızca nesnelerin neden düştüğü değil, güneş sistemindeki daha büyük cisimlerin daha küçük olanları nasıl olup da çektiği de(ki örneğin güneş etrafında dönerken, dünya güneşe ne kadar yakınlaşırsa, çekim arttığı için o kadar hızlı hareket etmeye başlar) anlaşılabilir bir hal almıştı.

Üstelik Einstein’ın genel görelilik kuramı ile newton mekaniğinin tamamen yerle bir edildiği düşünülmez bilim çevrelerinde. Belli boyutlara kadar, yani yer ve güneş sistemi ölçeğinde newton’ın kuramı hala geçerliliğini korur. Ama aşırı büyük ölçekteki cisimler veya alanlar söz konusu olduğunda Einstein’ın kuramı kullanılır hesaplamalarda. Işığın bükülmesi olgusu da yine Einstein’ın ortaya attığı ve eddington deneyi ile doğrulanmış yeni bir öngörüdür.

Günümüzde kimileri tarafından bilimsel kuramlar için küçümsercesine “yalnızca bir teori!” İfadesi kullanılıyor. Örneğin “yerçekimi yalnızca bir teoridir!” Denebiliyor. 

Yerçekiminin “yalnızca" bir teori olduğu iddiası, bilime nasıl baktığınıza bağlı. Ben şahsen bir teori için “yalnızca" nitelemesini kullanmazdım. Zira teoriler/kuramlar bizim keyfimize göre ürettiğimiz, kafadan attığımız fikirler değildir. Deney ile yanlışlanabilir ya da doğrulanabilirdirler. Gerçeklerle ilgili olarak bir şeyler söylemek iddiasındadırlar. Mevcut olguları en doğru açıklayan ve henüz gözlemlenmemiş olgulara ilişkin öngörülerde bulunan bir kuram daha kabul edilebilirdir. Yoksa “yalnızca" bir teori diye, lokantada sipariş verir gibi canımızın istediği teoriyi seçmeyiz.

Zamanında dünyanın yuvarlak olduğunu savunanlar herhalde dünyanın düz olduğunu savunanlarla yalnızca “kişisel kanaat” düzeyinde ayrışmıyorlardı. 1902 yılında çekilen film, dünyanın yuvarlak olduğu düşüncesini destekledi, yıllar sonra uzaydan çekilen fotoğraflarsa söz konusu kuramı doğrulayacak empirik kanıtları sağlayacaktı.

Filmleri ilgi çekmeyen, izlenmeyen georges méliès ise paris’teki montparnasse tren istasyonunda bir dükkan açıp ölümüne dek çocuklara şeker ve oyuncak satacaktı.

Film sadece 12 dakika, izleyin bence. Buyrun bağlantısı: 
http://www.youtube.com/watch?v=umbkdt_eg5g&feature=share

İyi seyirler,
Tamer Ertangil.