27 Nisan 2013 Cumartesi

Sır (The Secret) Denen Deli Saçması Kitap Üzerine

Sır (The Secret) Denen Deli Saçması Kitap Üzerine
The Secret (sır) kitabını okudum ve evet, hayatım değişti! Artık ben de sırra vakıfım, çekim yasası sayesinde tüm isteklerimi elde edebiliyorum!

Şaka tabi ki. Bir arkadaşımın evinde kalmıştık bir akşam, 2008 yazıydı, evdeki kitaplığa göz gezdirirken görmüştüm, şık bir kapağı olan, resimli bir kitaptı The Secret. Okuyayım bari dedim.

İnanın yok böyle bir saçmalık, insanlar mutsuzluklarından, “başarısızlıklarından" ve parasızlıklarından ötürü sırf kendilerini suçlamalılarmış. Gerçekten isteselerdi her şeye sahip olabilirlermiş -çünkü çekim yasası, evrensel, kozmik bir gerçekmiş ve biz bir şeyi çok istediğimizde onun gerçekleşmesi mümkünmüş.

Yani ne diyeyim ki, sosyo-ekonomik şartları, bireyin içinde bulunduğu tarihsel/toplumsal koşulları yok saymak, sanki biz şeyler içinde bir şey değilmişiz gibi, sanki bizi sınırlayan, bizi belirleyen koşullar yokmuş gibi davranmak, her nasıl isek sırf öyle istediğimiz için öyle olmuştur diye düşünmek için insanın tamamen uyuşmuş olması gerekir.

Aynı hedefe odaklanan iki insan düşünün, ikisi de zengin bir işadamı olmak istiyor, ama birisi koç holding’in mirasçısı, diğeri ise anadolu’da bir köyde yaşayan bir çocuk. Bu iki bireyi belirleyen şartlar birbirinden o kadar farklı ki…

iki farklı aile, iki farklı yetiştirilme tarzı, iki farklı parasal imkan, iki farklı şehir, iki farklı çevre.

Şimdi hiç üşenmeden yıldız silier’in oburluk çağı adlı kitabından bir eleştiri alıntılayacağım buraya, o kadar güzel anlatmış ki derdini, o kadar güzel eleştirmiş ki kitabı, ben hiç konuşmasam daha iyiydi aslında:

"secret: mutluluğun sırrını okumak"

"yapabileceğini de düşünsen, yapamayacağını da düşünsen; her iki durumda da sen haklısın." (henry ford). Buda, einstein ve henry ford’un ortak noktası ne olabilir? Hepsi sır’rı biliyordu ve şimdi bu sır bizim de elimize geçecek! Secret kitabının özünü bilimsellik sosuna bulanmış mistisizm ve bireyin gücünün abartılıp, ona gaz verilmesi oluşturuyor. Böylece, temelsiz bir kendine güven ve kendinden memnuniyet yaratılıp, gerçekte ne kadar çaresiz ve yabancılaşmış olduğunu fark etmesi engelleniyor. Bu kitaptan birkaç alıntıyı sıralayıp, eleştirel olarak değerlendirirsek, sadece boş vaatlerle dolu olmakla kalmayıp, sorunların temelini görmemizi engellediği için de, ne kadar tehlikeli olduğu ortaya çıkabilir.

Kazanılan bütün paranın yaklaşık %96’sının dünya nüfusunun yalnızca %1’i tarafından kazanılmasının sebebi nedir dersiniz? Sizce bu bir tesadüf mü? Bu, tasarlanmış bir şey. Bu insanlar bir şeyleri kavramış durumdalar. Onlar sır’rı biliyorlar; ve artık siz de bu bilgiyle tanışıyorsunuz. (secret, s. 6)

Gelir eşitsizliğin temelini, hayatta kalma mücadelesindeki kişilerin farklı yeteneklerine ve çok çalışmalarına (çok çalışan, çok kazanır misali) bağlayan egemen görüş bile, bu kadarını akıl edemezdi ya da bunu inandırıcılıktan uzak bulurdu herhalde!

Düşünceler manyetiktir ve frekansları vardır. Siz düşünürken düşünceleriniz evren’e yayılır ve manyetik güçleriyle aynı frekanstaki bütün benzerlikleri mıktanıs gibi çekerler. Gönderilen her şey kaynağına döner ve siz o kaynaksınız. (s. 10)…

Eğer haftalık astroloji sütunlarının sadık okuyucuları, doğduğumuz zaman on binlerce kilometre ötedeki gezegenlerin konumunun, her nasılsa karakterimizi belirlediğine, gündelik yaşamdaki kısmetlerimizi ve talihsizliklerimizi öngörebilmeye yarayacağına inanıyorsa, o zaman, hem de kuantum fiziğinin bile desteklediğinin öne sürüldüğü böyle şeyler onlar aykırı gelmeyecektir. Üstelik, bunlar çocukken okuduğumuz polyanna kitabındaki pozitif düşüncelerin büyük gücü temasıyla da uyum içinde.

Peki, mutluluğun sırrı neymiş? Ne olmak, ne yapmak, neye sahip olmak istediğimize karar verir, buna odaklanarak (yani günde en azından 5-10 dakika meditasyon yaparak) gerekli frekansı yaymakmış! Böylece “vizyonunuz hayatınız olacaktır" (s. 23)

"Doğru eşi" bulmak istiyorsak, sanki o zaten hayatımızdaymış gibi gardırobumuzda onun giysilerine de yer açmak, bir şekilde onun da hayatımıza düşüvermesini sağlarmış (s. 116)"

* * *

Maalesef çok insan okudu bu kitabı, inandı belki de, ama baksanıza, adamlar “bilimsel", frekanslardan filan bahsediyorlar, hiçbir temele dayanmayan, dolayısıyla saçma düşünceleri kuantum mekaniğiyle bilimselleştiriyorlar güya. Kuantum mekaniği kadar istismar edilen bir kuram daha yoktur herhalde. Neymiş efendim, frekanslarmış, düşünceler frekans yayarmış, neymiş efendim, çekim yasasıymış. Ne yasası yahu, milletin iyice beynini sulandırdılar.

Özetle, kitap bir pazarlamacılık başarısı ile türkiye dahil pekçok ülkede çok çok fazla sattı, öyle böyle değil. Ama okur, en azından üniversite okuyan ya da üniversite mezunu olmuş okuyucu, bu kitabı okurken “dalga mı geçiyor bunlar?" diye düşünmeli. “bu kitabı okudum hayatım değişti!" dememeli, öyle diyorsa onun için üzülürüm yalnızca, ne değişti yahu? Neyi çektin kendine çekim yasasıyla?
Kitabın kötü yanı, “okuyun, çok beğeneceksiniz" gibi bir söylemi olmaması. Yani diyor ki, “burada yazılanlar doğru, evrensel bir hakikat var, biz bunu biliyoruz ve sizinle paylaşıyoruz". Yani ben yanlış olan bir şeyi beğensem n’olur, beğenmesem n’olur. Beğeni öznel bir tutum, doğruluk ise nesnel. Hani bu kitap bir roman olsaydı da, okuyup beğenmeseydim, hiçbir sözüm olmazdı. Örneğin ms 2150 diye bir kitap var, makro felsefeden filan bahsediyor, yalan yanlış, ama en azından bir roman, roman olduğu için de kurgudur deyip geçebiliyorum, beğenmedim deyip geçebiliyorum. Ama The Secret öyle değil, doğru olduğu iddiasında ve bunu yaparken bilimi ve felsefeyi istismar ediyor.

Aslında bence kitabın tek bir güzel yanı var. O da kapağının çok güzel olması. Çok şık.
Okumayın.
Tamer Ertangil.

18 Nisan 2013 Perşembe

Fantastik Roman Şamanlar Diyarı Hakkında

Şamanlar Diyarı - Barış Müstecaplıoğlu
Yaklaşık iki yıl önce, Barış Müstecaplıoğlu’nun Perg Efsaneleri dörtlemesini müthiş bir zevkle okumuştum. Müthiş bir hayal gücünün yanı sıra akıcı bir dil kullanması ve okurun merakını bir şekilde hep üstte tutması, kitapların verdiği zevki ve okunurluğu arttıran etmenler. Uzun bir aradan sonra ise yeni bir serinin ilk kitabı olan Şamanlar Diyarı’nı okudum.

Şamanlar Diyarı’nda yine iyiler ve kötüler var. Fakat bu kez iyiler ve kötüler arasındaki hat o kadar da keskin değil. Yüzüklerin efendisi’nde olduğu gibi özcü bir yaklaşım yok. İyi olanlar iyiliklerini, kötü olanlarsa kötülüklerini sonradan edinmiş, özleri gereği kötü değiller. Kitap, iyiliğin ya da kötülüğün eğitimle edinildiğini, insanların yetiştirilme tarzının onların ileriki yaşantılarını belirlediğini ima ediyor:

"Etim ve kanım sultanlık’tır, sultanlık benim!
Günü gelince uğrunda sevinçle öleceğim!"

diye bütün çocukluğu boyunca her gün okulunda yemin eden derian’ın kötü bir karakter olduğu söylenemez. O yalnızca verilen buyrukları yerine getirmekte, yeminine sadık kalmakta, kendi yetiştirilme tarzının gerektirdiklerini yapmaktadır. Yine de verilen göreve körü körüne sadık kalmak, inandığı değerleri sorgulamaksızın körlemesine benimsemek sorunlu bir tutumdur. Yetiştirildiği tarza tamamen uyum sağlayan ve yaptıklarını hiç sorgulamayan bir kişinin düşünce tembeli olduğu söylenebilir: “görev doğrudan ve yanlıştan önemliydi, zaten doğru ve yanlış neydi ki, birine göre doğru olan diğerinin gözünde yanlışa dönüşüyordu. Kafasındaki karmaşadan ancak bu inanca sımsıkı tutunarak kurtulabilirdi." (s. 216)

Kimse elinde olmayan bir özelliğinden ötürü suçlanmamalı, değiştiremeyeceği bir niteliğinden ötürü yadırganmamalıdır. Nasra ırkının gözbebekleri beyazdır ve bu fiziki nitelikten ötürü delkar’lar tarafından ayrımcılığa maruz kalırlar. İki ırk arasında geçmişe dayanan bir düşmanlık varsa da, iki tarafta da yer almayan, zira kendileri özcü olmayan bir ekip örgütlenme içerisindedir:

“‘Ben sadece bir şamanım,’ diye gülümsedi darok. ‘bunun ötesini hiçbir zaman önemsemedim. Çünkü şaman olmayı kendim seçtim, nasra ya da delkar olmayı ise seçemezsin. Öyle doğarsın, kimse tercihini sormaz. Kendi seçmediğim bir şeyle tanımlanmayı kabul etmiyorum.’" (s. 91.)

Bir de gerçek hayatta olduğu gibi, hikayede de kötü görünüp aslında iyiliğe hizmet edenler, en azından öyle yaptığını iddia edenler var. Onlar iyilik uğruna sürekli fedakarlıklar yaptıklarından dem vururlar: “bu uğurda evet, mecbur kalınca masumları da öldürdüm, işkence de yaptım, evler de yaktım." (s. 279) peki buna değer mi? Hep kafamı kurcalamıştır. Çoğunluğun selameti için daha az sayıda insan ya da bir azınlık gözden çıkarılabilir mi? Bir yandan evet, bir yandan hayır diyesim geliyor. Belki zamanla bu konudaki görüşlerim netleşir. Şu aşamada şunları söyleyebilirim: dostoyevksi vicdana saldıran, rahatsız eden bir yazardır ve bir yerlerde şu sorunu ortaya koyar: bir kasaba düşünün. O kasabadaki tüm insanların huzuru ve mutluluğu, küçük bir kız çocuğuna düzenli olarak işkence edilmesine bağlı olsun. Herkesin mutluluğu için bir çocuk feda edilmeli midir? Yoksa edilmemeli midir? Hadi bakalım…

Ursula Le Guin, buna karşı yazdığı bir öyküsünde, çocuktan yana, azınlıktan yana taraf tutar ve gerekirse daha az mutlu, daha huzursuz olalım, ama kimse bilinçli olarak feda edilmesin der.

Dolayısıyla hikayede anlatılan mücadelenin ne kadar sağlıklı olduğu tartışılır. Delkarna ülkesinin başına bir başka kral geçince sorunlar düzelecek midir? Sorun sistemden kaynaklıyken krallar değişse ne değişir? Kötülükler yapan ama “aslında" iyi olduğu söylenen karakterin kafasındaki planlara ne kadar güvenebiliriz? Planları kendine saklaması, şeffaf olmaması sorun teşkil etmez mi?

Hepsinden önemlisi, kendi geçmişinde kendisinin ve ailesinin başına gelen kötülükler, yaptığı kötülükleri meşrulaştırır mı? Eğer meşrulaştırırsa, gerçek kötüler de aslında “iyi" olarak, yalnızca başına geçmişte kötü şeyler gelmiş, bu nedenle kötü hale gelmiş insanlar olarak görülemez mi? O halde herkes iyi midir?

Şamanlar Diyarı’nın akıcı dili ve içinde geçtiği fantastik ortam mükemmel. Özcülüğü reddeden tutumu ve iyi olmanın bir tercih meselesi, iradi bir edim olduğuna vurgu yapması da çok güzel. Hele perg efsanelerine yapılan gönderme bir harika. Yine de anlaşılan o ki bazı soru işaretlerinin giderilmesi için serinin ikinci kitabını beklemek gerekecek.

Barış Müstecaplıoğlu’nun kitaplarını herkese öneririm. Perg efsaneleri serisi ile Şamanlar Diyarı’nı öğrencilerime de önerdim. Çocuklar okumayı sevecekse böyle kitaplar okumalı. Okumayı sevdikten sonra gerisi gelir, ne isterlerse okurlar zaten. Genel olarak roman ve öykü okumayı, özelde ise fantastik edebiyatı sevenler bence bu kitabı okumalı. Barış Müstecaplıoğlu’nun kitapları hali hazırda başka dillere çevriliyor, birçok ülkede biliniyor. Bizse anadilimizde okuma fırsatına sahibiz ve bu bakımdan şanslıyız diyerek bitireyim.


Sevgiler,
Tamer Ertangil.

9 Nisan 2013 Salı

Aşırı Konfor Düşkünlüğü Üzerine

Aşırı Konfor Düşkünlüğü Üzerine

Son yıllarda gitgide trend haline geldi aşırı konfor düşkünlüğü.

Herkes belirli ölçülerde konforu arzular. Gelgelelim, modernleşmeyle birlikte insan bedeni yorulmaz oldu, öyle ki, bütün gün oturup elde kumanda televizyon izlemenin, her ne kadar konforlu bir etkinlik olsa da, eninde sonunda insanı şişman birisi haline getirdiği anlaşıldı. Bilim kurgu filmlerindeki “ses tanıma özelliği" ile yanan ve sönen lambalar, çalışan aygıtlar, otomatik kapılar, yürüyen merdivenler ve benzerleri, anlaşıldı ki insanların kaslarını daha az kullanmasına, kalplerinin daha az çalışmasına neden oldu. Pamuk gibi ama zayıf, çalışmayan eller, buharda ısıtılmış nemli ve sıcak havlular, yavaş atan bir kalp, zorlanmayan kaslar…

Sonuç: Gelsin şişmanlık, gelsin obezite. Bütün gün yatan adam, sonra gidip spor salonuna para verip vücudu çalıştırma gereği duysun.

Şimdi daha genel bir değerlendirmeye geçelim:

Roma İmparatorluğu, çökmesine yakın, hiçbir piyade asker barındırmazmış bünyesinde. Tüm askerleri atlı birliklere mensupmuş. Zira imparatorluğun büyümesiyle gelişen zenginlik, insanları bir hayli konfora sevk etmiş, beyefendiler yorulmasın, ne yani, yaya olarak mı savaşacaklarmış? “ay üniformama çamur sıçradı, hemen temizlemeliyim" diye düşünen bir askerden ölümüne çarpışma bekler misin sen?

Şu an toplumumuzda da benzer bir gidiş var, insanlar çocuklarına kıyamıyor, onları dışarı “salmıyor", tehlikeden uzak tutmak adına eve hapsediyor, çocuklar obez oldu, üstelik risk almamak adına macera yaşadıkları yok. Bırak çocuğun dizleri yara olsun, bırak çocuk bisikletten düşsün, bırak sokakta takılsın biraz. Mıymıntı, miskin, uyuşuk olmasın.

İnsanlar rahatını bozmamak için evlenmiyor. Ya da olsa olsa geç evleniyor artık. Çocuk yapan yok -yapsa yapsa 30-35 yaşındayken bir tane yapıyor. Nüfus artışı azaldı. Kimse rahatını bozmak istemiyor. Herkes konfor düşkünü. Reklamın birinde izlemiştim: eve gitmeden önce ev serinlemiş olsun diye klimayı “sms göndererek" açıyordu ailemiz, son model arabalarında giderken. Bu nedir arkadaş? Bu ne konfor düşkünlüğüdür? Birazcık abartmadık mı?

Roma İmparatorluğu’nda olduğu gibi bizde de böyle bir rehavet egemen artık. Silkelenip kendimize gelelim.

Sonumuz iyi olur umarım.
Tamer Ertangil.

5 Nisan 2013 Cuma

Özgür İrade ve Sorumluluk Üzerine

Seçimler Özgür İrade ile Yapılır.
İfa ettiğimiz herhangi bir eylemden ötürü sorumlu tutulmamız için, özgür iradeye sahip olmamız ve eylemlerimizi bilinçli olarak, bile isteye yerine getirmemiz gibi önkoşullar vardır.

Ancak insanı konu edinen bilimsel yaklaşımlar, insanın kendi eylemlerinin nedenlerine ilişkin bir bilgi sahibi olmadığını savunur. İşlevselci yaklaşıma göre esas olan, bireyin toplumun bütünündeki rolü, işlevidir. Birey tek başına kendi eylemlerini belirliyor değildir, yaptığı yer iş, sergilediği her tutum ve davranış, o topluluğun bekasını sağlamaya yöneliktir -kendisi ne derse desin.

Durkheim sosyolojisinde de özneler ahlaki özneler değillerdir. Zira kendi eylemlerinin nedenlerine dair ne söylerse söylesinler, açıklamaları ya yanlış ya da yüzeysel kalacaktır. Sosyolog, bireylerin eylemlerinin nedenlerini toplumsal düzlemde açıklamalıdır.

Freudcu psikanalizde de durum çok fazla değişmez. Evet, bireyin bilinçli davranışları da vardır. Ancak onun herhangi bir davranışı nasıl yerine getirdiğine dair söyledikleri yine yetersiz kalır. Zira işin içinde bu kez toplum değil fakat bilinçdışı vardır. Bireyin eylemlerinin çoğu, bilinçdışı nedenlerden kaynaklanır. Ahlak eğitimi ise yalnızca bilinçli eylemleri etkileyeceğinden, bireyin pekçok davranışını değiştirmeyecektir.

İnsanı “rasyonel bir iktisadi varlık" olarak tanımlayan iktisat açısından da durum benzerdir. Birey ister bilincinde olsun, ister olmasın, her zaman kendisi için en fazla yarar getirecek olan davranışları sergiler. Ticarette amaç azami kar etmekse, birey için de amaç azami fayda sağlamaktır. Mümkün olan en az maliyetle mümkün olan en fazla faydayı elde etmektir esas olan. Birey kendi davranışlarına ilişkin ne söylerse söylesin, nasıl bir açıklama getirirse getirsin, esasen yarar sağlama güdüsüyle eyler.

Sosyal bilimlerdeki bu egemen dört yaklaşımın, sırasıyla işlevselcilik(Radcliffe-Brown(antropoloji)), kapsayıcı-yasa modeli(Durkheim(sosyoloji)), hermenötik model(Freud(psikanaliz)) ve karar-kuramsal model(Gary Becker(iktisat)), ortak noktası, toplumsal bir özne olan bireyin özgür iradesini, bilinçli olarak karar alma yetisini küçümsemeleri, önemsememe eğiliminde olmaları.

Zira birey kendi davranışının nedenleri hakkında bilinç sahibi değilse, farkında olmadığı nedenlerle (toplumsal işlevi, toplumdaki rolü, bilinçdışı ve yarar sağlama arzusu) hareket ediyorsa, o halde yaptıklarından sorumlu olduğu söylenemez.

Sorumluluğun olmadı yerde herhangi bir eylemden ötürü hiçkimseyi sorumlu tutamayız. Onu daha iyi bir insan yapmak için ahlaki bir eğitime tabi de tutamayız, en basitinden paylaşmanın bir erdem olduğunu öğretemeyiz, öğretsek de işe yaramaz; zira onun davranışlarını belirleyen, aldığı eğitim değildir.

Ben bu yaklaşımları genel olarak gerekirci oldukları için tehlikeli buluyorum. Zira sosyal bilimlerdeki bu egemen akımlar ortalama yurttaşın da söylemlerini belirler hale geldi. Herhangi bir kötülük yapan bir kişi için “onu bu kötülüğe iten nedenlere bakmak gerekir" deniyor artık. Kimse kimseye hiçbir sorumluluk atfetmiyor. Kimse sorumluluk almak istemiyor. Her şeyin bir nedeni var, kimse özgürce karar vermiyor.

İnsanların bilinçli olarak da davranabileceğinin vurgulanması gerek, özellikle felsefeciler ve sosyal bilimciler tarafından. Bunun kuramsal altyapısı hazırlanmalı. Kitabım Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük’te (2013) bu konuyu felsefi olarak temellendirmiştim. Kitabın adındaki özgürlükten kastım özgür iradedir zaten.

Tamer Ertangil.


3 Nisan 2013 Çarşamba

Küçük Burjuvazi Üzerine

Birisi küçük burjuva mı dedi?
Biri küçük burjuva mı dedi?

O biziz işte. Tumblr kullanıcıları, Facebook ya da Twitter gibi sosyal ağlara cep telefonu ile bağlanan, Ekşi Sözlük gibi ortamlarda yazanlar.

Peki günümüzde küçük burjuva denince akla gelenler nelerdir?

Bir üniversite öğrencisi düşünün. Efendi çocuk. Öyle zengin filan değil, özel bir üniversitede parasıyla okuyup okula arabasıyla falan gitmiyor. Kredi ve yurtlar kurumundan kredi alıyor, ileride geri ödeyecek kadar da namuslu. Birkaç bankanın banka kartlarından var cebinde, babası ona arada para gönderiyor elbette.

İnternet onun için bir vazgeçilmez. Görüşlerini paylaşmayı sever, geyik yapmayı sever, öyle elli liraya bir t-shirt almaz belki ama ayda 49 lira öder internet aboneliği için. Muhakkak öğrenci yurdundan öğrenci evine transfer olmuştur.

Elinden geldiğince sosyaldir, arkadaşlarıyla takılmayı sever. Kendisi çalmıyorsa eğer, arkadaşlarından birisi muhakkak gitar çalıyordur, beraber öğrenci evinde toplanır, şarkılar söylerler.

Bir küçük burjuva için hayata bakışındaki en olmazsa olmaz yan, işçiler, köylüler ya da zanaatkârların hayatlarını kazanmak için yaptığı işlerin, onun için birer boş zaman etkinliği ya da hobi mahiyetindeki faaliyetler olarak tanımlanmalarıdır.

Örneğin bir çoban dağ bayır gezer, hayvanları için uygun bir otlak bulmaktır derdi. Oysa küçük burjuva sınıfına mensup birisi bir trekking kulübüne üye olarak, keyif için, doğayla ve arkadaşlarıyla başbaşa kalmak için yapar bunu.

Bir balıkçı geçimini sağlamak için balık tutar, sabahın köründe ensesine o feci ayazı yer. Oysa biz oltamızı alır, canımızın istediği, hani şöyle ne soğuk, ne de insanı piştirecek bir saatte güzel bir yere gider, balık tutarız.

Hani büyük bir balık tutunca da fotoğraf filan çekiliriz…

Motosikletli bir kurye özellikle büyük şehirlerdeki yoğun trafikte her gün hayatını tehlikeye atarak, verilen siparişleri yerine ulaştırma derdindedir. Gelgelelim bizim için motosiklet bir nevi Harley Davidson efsanesi, kendini yollara vurmak, zen ve motosiklet bakımı, yolda olmak, hedefsizce seyahat etmektir. Önemli olan varmak değildir, filan.

Çiftçi geçimliğini elde etmek için eker, biçer, yine biz saksıda çiçek yetiştiririz, ya da ufacık bir bahçede domates yetiştirir, elimize aldığımızda bundan manevi bir haz duyarız, zira işin maddi boyutu bizim için söz konusu değildir.

Çiftçi köydeki evinin bahçesine “lazım olduğu için" bağlar köpeğini, ya biz küçük burjuvalar? Bize dost olsun, arkadaşlık etsin, meşgale olsun, ona isim koyalım filan diye kedi-köpek edinir, evin içinde beraber yaşarız.

Tipik bir küçük burjuva sağlığına dikkat eder, becerebilirse ve rutini seviyorsa spor yapar, aksi halde spor salonuna üye olur ve yalnızca birkaç kez gider, becel kullanır, sigarayı sürekli bırakmayı dener, alkole gelince, sosyal içicidir zaten, kafeinsiz kahve içer, çaya şeker atmaz, olmadık konularda bilgi sahibi olabilir.

Bir işçi ya da çiftçi bütün bunlardan ya bihaberdir, ya da umursamaz bile.

İçer sigarasını da, rakısını da, 90 yaşına kadar da yaşayabilir…

hiç gördünüz mü bir köylü akşamları eşofmanını ve koşu ayakkabılarını giyip “sağlığı için" koşu yapsın? Bayağı zor.

Şimdi bu yazdıklarımdan sanki küçük burjuva kötü bir sınıftır demek istiyormuşum gibi bir çıkarım da bulunmayın.

Vay beyaz türkler vay, sizi iğrenç bayağı herifler! Filan da diyecek değilim.

Biz burada -neredeyse- hepimiz küçük burjuvayız, küçük burjuvazi sınıf olarak kendinde kötü değildir. Bir toplumsal patlama anında, çatallanma anlarında tutacağımız saflara göre, yenilikçi güçlerin yanında yer alıp almayacağımıza göre iyi ya da kötü olacağız. Dolayısıyla işin içinde iradi bir karar olacak.
Tıpkı gezi olaylarında alınan tavırda olduğu gibi.
Tamer Ertangil.