31 Aralık 2013 Salı

Yeni Yılınız Kutlu Olsun!


Çocukken yılbaşını ailece kutlardık. Yılbaşı benim için cam kenarında karın yağmasını beklemek, TRT'de sanatçıları dinlemek, annemin yaptığı tavuğu ve pilavı yemek, bir de kuruyemiş ve kola anlamına geliyordu. Kimseye bir zararımız olduğunu sanmıyorum. Bugün Anadolu Gençlik denen bir örgüt her yere yılbaşı kutlamanın Noel'i kutlamak anlamına geldiğini, Noel kutlamanınsa yozlaşmak, özünü kaybetmek, müslümanlıktan çıkmak olduğunu anlatan sevimsiz afişler asıyor. Noel Baba korkunç bir karakter olarak resmediliyor. Buna karşılık olarak kimileri Noel Baba'nın Antalya/Demre'li olduğundan dem vurarak yılbaşı kutlamalarını meşrulaştırmaya, Noel Baba'nın köklerinin bu topraklarda olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Bir kere o afişlerle yapılan hoşgörüsüzlük Türkiye'deki hıristiyan nüfusu rencide ediyor olmalı. Bir müslüman, bir hıristiyanın Noel'ini kutlamayı içine sindirebilmeli -aksi halde hoşgörüden söz edemez. İkincisi, yılbaşını kutlayan kişilerin bu kutlamalarını meşrulaştırmak için Noel Baba'nın nereli olduğunu vurgulamak ihtiyacına düşmemeleri gerekir. Noel Baba Estonyalı olsaydı ne değişirdi ki?

Öğretmenlik sosyal bir meslek. O kadar ki -ne yalan söyleyeyim- insana doyuyorsunuz. Bağnaz zihniyet şişme Noel Baba sünnet edip bıçaklayadursun, ben bu yılbaşında şarabımı, cipsimi ve peynirimi hazırlayıp, güzel bir film izlemeyi planlıyorum. Bir de küçük pasta alırım -mis. Kimseye bunun hesabını vermek zorunda olmadığım gibi, kutlamayana da karışacak değilim. İsteyen eğlensin, isteyen dinlensin, isteyense hiçbir şey yapmasın.

Okulda çocuklar yılbaşı çekilişi yapıp birbirlerine armağan vermeye karar vermişler. Birkaç tanesi bunun günah olduğunu söylemiş. Derste bana "öğretmenim bu gerçekten günah mı?" diye sordular. Kimseye bir zararınız olmadığı sürece günah olduğunu sanmadığımı, insanlara armağan vermenin onları bilakis mutlu edeceğini söyledim -ve bir öğrenci söz alıp şunları söyledi: "Öğretmenim günah olduğunu düşünen katılmasın zaten!" Gördüğünüz gibi çocuklar gayet mantıklıdır aslında.

Çocukluğumda ailecek kutladığımız o masumane eğlencemizin -tam da saat 12'ye gelirken elektrikleri keserek- içine edenlere inat, yeni yılınız kutlu olsun. Türkiye açısından 2014 pek huzurlu geçeceğe benzemiyorsa da umarım en azından bireysel açıdan huzurlu ve sağlıklı olursunuz. 

İyi yıllar!
Tamer Ertangil.

15 Aralık 2013 Pazar

Yerleşik Görüşlere Alternatif Komplo Teorileri


Son 10-12 yıldır komplo teorilerine karşı popüler bir ilgi var. Bir olgu ya da olguya ilişkin yerleşik görüş reddediliyor. Reddedilmekle kalınmıyor, o egemen görüşün aslında insanlara zarar vermek, onların sonunu getirmek için ortaya çıktığı savunuluyor. Yerleşik uygulamayı destekleyenlerin bir komplo içerisinde olduğu iddia ediliyor. Sonra "işin aslının" farkında olduğunu iddia eden uzmanlar televizyona çıkıp mümkün olduğunca yüksek sesle bu düşüncelerini dillendiriyor. Doğum kontrolu önlemlerinin aslında Türk halkının soyunu kurutmak için çıkartıldığı ya da kanserojen maddeler içeren gıda ürünlerinin bilerek bize yedirildiği gibi. Ay'a aslında hiç gidilmediği, Sahra çölünde çekilen görüntülerin bize Ay'da çekilmiş gibi yedirildiği savunuluyor. "Olayın aslı öyle değil, benim dediğim gibi, üstelik benim dediğimin aksini savunanlar size karşı yürütülen bir komplonun içerisindeler" deniyor. Bu düşünceleri çürütüldüğünde ise sessizce bir kenara çekiliyorlar. Tavuklara antibiyotik veriliyor diyen bir alternatif tıpçının bu iddiası çürütüldüğünde sessizce kenara çekilmesinde olduğu gibi.


Herhangi bir konuda, örneğin yediğimiz yumurtaların zararlı olduğuna dair bir görüşünüz varsa önce bunu bilimsel bir makale olarak hakemli bir dergide yayınlamanız, bilim çevrelerine görüşünüzü kabul ettirmeniz gerekir. Henüz nesnelliği kanıtlanmamış, öznel bir kanaat düzeyinde kalmış olan düşünceleri televizyonda, halkın karşısında savunmak olsa olsa kafa karışıklığına yol açar. Birisi çıkıp "aslında ıspanağın faydası yok", "vitamin hapları işe yaramaz", "kolestrol diye bir şey yoktur", "aslında Ay'a ayak basılmadı", "mikrodalga fırın kanser yapar", "kablosuz teknolojiler kanser yapar", "tavuklara et yapsın diye antibiyotik veriliyor" diyorsa, hatta tarihçinin biri çıkıp resmi tarihi eleştirmek adı altında kendi görüşlerini değer yargılarıyla karıştırıp sunuyorsa, orada dur demeliyiz. Bir hipoteziniz varsa bunu kanıtlayın, bir makale yazın, hakemli bir dergide yayınlayın, bunların hiçbirini yapmadan "araştırmacı-gazeteci" sıfatıyla çıkıp televizyonda bas bas bağırmakla ancak milletin kafasını karıştırmış olursunuz.

Tamer.

Ek: Aklıma ne geldi: Roma İmparatorluğu zamanında akıl hastalarına ceviz yedirilirmiş; çünkü ceviz beyne benzediğinden beyni geliştirdiğine inanılırmış. Bunu çıkmış bir profesör söylüyor ekranda, ceviz yeyin diyor. İyi güzel de Roma'lıların öyle inanıyor olması bilimsel bir kanıt teşkil etmez. Gerçekten de cevizin "beyne iyi geldiği (bu ifade de sorunlu)" laboratuar çalışmalarıyla, uzun süreli bir çalışmanın sonucunda deneklerde görülen gelişmeyle kanıtlanırsa, o zaman tavsiye edersin. Roma'lılar öyle inanıyor diye değil.

Ek 2: Mesela bunların yaptığına benzer bir "teori" atayım ortaya: Çay yararlı değil, bilakis zararlıdır. Hatta kanser yapar. Üstelik bir devlet kurumu olan Çaykur, yıllardır yurttaşlarımızı çaya alıştırmıştır. İçine kattığı x maddesi bağımlılık yapma özelliğine sahiptir. Bu yüzden Türk insanı çaya adeta bağımlıdır. Bilinçli bir tertibin, bir komplonun içerisindeyiz. Çay tüketimine hayır! (Alın size mis gibi teori. Çıkıp bunu televizyonda deseler ertesi gün yurttaşlar "aslında çay öyle değilmiş, böyleymiş" diye konuşmaya başlar.)

11 Aralık 2013 Çarşamba

Tarkovski'nin Ayna'sı Üzerine

Filmin başlarından bir sahne.
Andrei Tarkovski'nin Ayna (Orijinal adıyla Zerkalo) adlı filmi yönetmenin tüm filmleri içerisinde yoruma en açık olanı. Bu yüzden yorum yapma özgürlüğümü sonuna kadar kullanacak, belki de filmde anlatılmak istenenin dışına çıkacak, keyfi sayılabilecek sözler edeceğim. Yan yana duran fakat bir bütün oluşturmayan fragmanlardan müteşekkil bu filme dair yorumumun da bir bütünlük arz etmesini beklemek haksızlık olurdu. Sözlerimin yerli yerine oturması için filmi de izlemeniz gerekiyor elbette.

Kişi çocukluğunu bir çiftlik evinde geçirmiştir. Müstakil çiftlik evinin sunduğu yalıtılmış köy hayatı babasının da uzaklarda olmasıyla iyiden iyiye pekişir. Müstakil ev onun yalnızlığının da simgesidir. Evin yanmasıyla çocukluk kül olsa da yetişkin olduğunda bu küllerin varlığı kendisini hep hissettirecektir. Kişinin geçmişi kendisini hiç rahat bırakmaz. Nefesini ensesinde her daim hissettirir. Geçmişine dair unutamadığı anılardan birisi annesiyle babasının ayrılmasıdır. Gördüğü rüyalara bakacak olursak, ailesinin dağılmasından muhtemelen annesini sorumlu tutmaktadır. Rüyasında annesini saçlarını yıkarken görür. Özellikle erkek çocukları için anne ya da kız kardeşin saçlarının yıkandığını görmek tuhaf bir deneyimdir -tıpkı Japon korku filmlerinde olduğu gibi bir sahne. Annenin su ile arınma/katharsis çabası yetersizdir. Rüyada evin duvarları da rutubetten dökülür. Tıpkı aile yakınlarının yaptığı gibi, çocuğun bilinçdışı da annesini suçlamaktan vazgeçmez. Anne adeta ilk günahın işlenmesine vesile olan Havva'dır.

Anne de içten içe hatalı olduğunu kabul ediyor olsa gerek mutlu bir aile tablosuyla karşılaştığında kıskançlığını gizleyemez. Hata yaptığının bilincinde olduğu, bunu bastıramadığı açıktır ki bu nedenle özgüveni de zedelenmiştir: Geleceğe yönelik kaygıları bitmek bilmezken nevrotik tavırlar sergiler; başka bir deyişle gerçeklikle bağını kısmen yitirir; zira artık varsayımlar üzerine kaygılar inşa etmekte, durumlar kurgulayarak "ya hata yapsaydım?" diye kendisine sormaktadır. İşlediğine inandığı günahın, yani ailenin bütünlüğünü koruyamamış olmasının bedelini başkalarının günahlarını da üstlenerek ödemek ister; muhtemelen bu yüzden mutlu ailenin hayvanını acımaksızın kurban eder. Kadının havada asılı kaldığı rüya sahnesi ise muhtemelen anlaşılması en zor kısım olsa gerek. Kocasına "bak, yine havalandım!" dediği bu sahnede, eski kocasıyla birlikteliklerine dair kuvvetli bir özlem duygusunun bilinçaltına bir yansımasını görüyor olmalıyız. Şehvetten ve mutluluktan, bedenen ve ruhen "uçmak", havalanmak. 

Çocuk aynaya bakmayı istemez. Aynada arzu ettiği kişiyi görmek istese de gördüğü tek şey terk edilmişliktir. Babası bir türlü bu çocuğu benimsememiş, onu beğenmemiştir. Beklentiye girmenin anlamsız olduğunu, onda hiçbir cevher bulunmadığını, yanan çalıya bakan çocuğunu gördüğünde onun Musa peygamber gibi uhrevi bir tezahürü değil de yalnızca yanan çalıyı gördüğünü söyler. Çocuk, şeylerin kendisini görecek bir yetiye sahip değildir. Sıradan, yeteneksiz, kendine özgü hiçbir özellik barındırmayan adamın teki olacaktır -babasına göre. Belki de bu yüzden çocuğun film boyunca aynalardan kaçtığına, aynaya bakmaktan sakındığına tanık oluruz. Aynada kendisini görmek istemez. Kendisi bir üretim hatasıdır -defolu kişiliktir. Babasının ve toplumun beklentilerini karşılayamayan, terk edilmiş, işe yaramaz bir fazlalıktan ibarettir. Bu noktada bir dönüş deneyimi yaşanır. Bir içkinlik anı mı desem, yoksa mündemiç bir an mı, hangi kelime anlamı daha iyi veriyor emin değilim. Kendisine süperegonun, yani babasının ve babasının temsil ettiği toplumun yüklediği beklentilere restini çeker ve karanlığı tercih eder; zira karanlıkta aynalar hiçbir yansımayı göstermez. Artık çocuk kararını vermiştir: Bundan böyle kendisi olacaktır.

Filmin başında geçen bir konuşmada insanın hep telaşlı olduğu, hep acele içerisinde olduğu söylenir. Oysa ağaçlar ve bitkiler öyle değildir. İnsan bir türlü durup düşünmez. Aceleden, koşuşturmacadan ve çalışmaktan ötürü kendisiyle başbaşa kalacak zamanı yoktur. Antik Yunan döneminde söylendiği üzere: "çalışmak sefalettir, köle işidir." Ama modern insan çalışmayı kutsadığı için bir dakika boş durmaz. Doğruları, yanlışları, geçmişi ve geleceği üzerine yeterince düşünmeyen bir bireyin, aynanın, yani süperegonun kendisine dikte ettiklerini sorgulaması beklenemez. Kişi ancak aynaya sırtını dönmekle bu psikolojik eşiği aşıp birey olma noktasına erişir. Daha önceki bir yazımda söylediğim üzere ayna evresi ne kadar toplumsalsa, -Kant'ın kendi aklını kullanarak kararlar alabilmek olarak tanımladığı- aydınlanma bir o kadar bireyseldir. 

Tarkovski'nin yalnızca bir yönetmen olmadığını, tıpkı Kieslowski gibi bir filozof olduğunu söylememe gerek bile yok aslında.

İyi seyirler,
Tamer Ertangil.

8 Aralık 2013 Pazar

Hannah Arendt ve Kötülüğün Sıradanlığı

Hannah Arendt (2012) filminden bir kare.
Hannah Arendt yirminci yüzyılın önemli filozoflarından. Özellikle Totalitarizmin Kaynakları ve Kötülüğün Sıradanlığı adlı kitaplarıyla ve Alman filozof Martin Heidegger ile olan ilişkisiyle tanınıyor. Geçen yıl Arendt'in biyografik bir filmi çekilmiş. Dün gece heveslenip izledim ve filmi beğendiğimi söyleyebilirim. 

Adolf Eichmann (1906-1962) yahudi soykırımından sorumlu tutulan bir Nazi subayı idi. İkinci dünya savaşının ertesinde sahte bir kimlikle Arjantin'e gitmiş, 1960 yılına değin çeşitli işlerde çalışarak hayatını idame ettirmişti. İsrail gizli servisi Mossad tarafından Arjantin'den kaçırılıp İsrail'e getirilen Adolf Eichmann -uluslararası mahkemelerce yargılanma taleplerine karşın- İsrail'de yargılanmış ve 1962'de idam edilmişti. Tarihsel gerçekler üzerine kurulu olan bu filmde Arendt İsrail'e, Eichmann davasını izlemeye gider. Onca insanın ölümünden sorumlu olan, yahudi soykırımda rol almış olan bir şeytanla karşılaşmayı beklemektedir. Oysa mahkemeyi izledikçe Eichmann'ın gayet sıradan bir adam olduğunun ayırdına varır. Mahkeme adil bir yargılamadan ziyade kamuoyu önünde bir tiyatro gösterisine dönmüştür. Eichmann Nazi Almanya'sında görevli bir subay olarak emirleri uygulamaktan başka bir şey yapmadığını söylemekte ve suçlamaları reddetmektedir. Arendt Eichmann'ı gözlemledikçe onun samimi olduğuna inanır ve durumu sorgulamaya başlar. Nasıl bu denli sıradan bir insan, bir aile babası, herkes gibi arkadaşları ve komşuları olan ve işinden çıkıp evine giden birisi bu denli büyük bir kötülükte rol oynayabilmiştir?

Filmde değinilerini gördüğümüz üzere Kötülüğün Sıradanlığı adlı kitabında Arendt bu meseleyi kendisine dert edinir ve sorgular. 

Bu konu benim de kafamı kurcalamıştır hep. Kötülüğün egemen düzen haline geldiği bir sistemde kötülük sıradanlaşmakta, herkes bu kötülük ağının bir parçası haline gelmektedir. İşleyen bir sistemin çarklarının bir dişlisi haline geldiğinizde sorumluluk duygusu hissetmezsiniz. Siz sadece üzerinize düşeni yapmaktasınızdır. Üstlerinizin buyruklarını, yasayı, yasakları, yönetmeliklerde yazanları uyguluyorsunuzdur. Hal böyleyken kendinizi suçlu hissetmeniz için bir neden yoktur. Eichmann örneği dışında aklımda kalan bir anekdot: Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombasını bırakan pilot da yalnızca kendisine verilmiş olan emri uyguladığını, bu nedenle vicdanen rahat olduğunu söylemiştir. Pilot kabininde bastığı bir düğme ile binlerce insanın yok olmasına sebep olan aynı kişi belki de hamile bir kadının karnına tüfeğinin süngüsünü geçirmeyecektir. Bürokrasi ve günümüz teknolojisinin ölümü dolaylı bir hale getirmiş olması kötülüğü de sıradanlaştırmaktadır. Kimse sorumluluk ve suçluluk duygusu ile kıvranmaz artık.

Bürokratik örgütlenmenin kitle iletişim araçlarına müdahil ve egemen olmasıyla birlikte ideolojik propaganda yaparak zamanın ruhunu (zeitgeist) mutlak anlamda belirlemesi durumu daha da vahim kılar. Durum öyle noktalara gelir ki bırakın emre itaat etmemeyi, siyasi iktidarı eleştirdiğiniz anda vatan haini ilan edilebilirsiniz. Her devrin bir zeitgeist'ı vardır; yani devrin kendi ön-kabulleri, sorgulanmayan, eleştirilemeyen. Örneğin 1930'lu yıllarda milliyetçilik saçmadır deseniz size gülerlerdi. 80'lerde ve hatta 90'ların ilk yarısında Kenan Evren'den "Allah razı olsun"du. Ülkedeki kardeş kavgasını bitirmişti. 2000'li yıllarda türbana karşı bir eleştiri getiremezdiniz. Günümüzün zeitgeist'ı ise şöyle bir görünüm arz ediyor: (1) Aslında hep aldatılmaktayızdır. Egemen görüşe karşı çıkılmakla yetinilmemeli, egemen görüşün bir komplo eseri olduğu da düşünülmelidir. (2) Organik gıda, bitkisel ürünler, lokman hekimler vb. iyidir. (3) Küresel ısınma diye bir şey vardır. (4) AK Parti'yi eleştiriyorsanız Jakoben, elitist, halkı hor gören, onu "göbeğini kaşıyan adam" olarak gören birisinizdir. (3) Kültürel çoğulculuk gereği nesnel etik değerler yoktur, tüm değerler görecelidir. (4) Felsefe boş bir uğraş, bir nevi beyin jimnastiği ya da aforizmalardan ibaret bir etkinliktir. (5) Bir kitaptan esinlenerek çekilmiş bir film her zaman kitabın kendisinden kötüdür. Örnekler çoğaltılabilir. 

Örneğin "küresel ısınma diye bir şey yok; bu bir aldatmaca" deyin. Size aptalmışsınız gibi bakacaklardır. "Organik gıda modası geçicidir, birkaç sene sonra sönümlenir" deyin, bıyık altından güleceklerdir. Serdar Ortaç Ahmet Kaya'nın protesto edildiği gecede 10. yıl marşını söyleyerek zamanın ruhuna en uygun işi yapıyordu örneğin. Zeitgeist öylesine belirleyicidir ki, kişilerin özgür iradesini ipotek altına alabilir. Bu noktada bir soru çıkıyor ortaya: Zeitgeist ile uyumlu olmak, yani konformizm, kişinin eylemlerinden sorumlu tutulmasına engel midir?

Zamanında Kenan Evren'i destekleyenlerin, devir değişince "Evren yargılanmalı!" demesi, Sertar Ortaç'ı destekleyenlerin "Serdar Ortaç bu işten sorumludur!" demesi ise ayrı bir garabet. Devre göre tavır değiştiren, nabza göre şerbet veren insanlar da var ki bunların samimiyeti her zaman kuşkuludur. Kendilerinin bir açığı ortaya çıkarıldığı vakit "o zamanın şartları öyleydi" diye açıklama yapanlar da aynı kişilerdir zira. Her defasında 1930'lar Türkiye'sinin tek parti iktidarını ve İsmet İnönü'yü eleştiren AK Parti hükümet sözcüleri, 2004 MGK belgesinin basına sızmasının ardından "2004 yılında şartlar farklıydı" gibi bir açıklama da bulunabilmiştir. Başka bir deyişle zeitgeist'a gönderme yapmıştır. Aynı kişilerin 1930'ların da kendine özgü bir zeitgeist'ı olduğunu söylediğini duymazsınız.

Egemen bir atmosferde yapılan eylemlere ilişkin çeşitli seçenekler beliriyor önümüzde: (1) Konformizm; yani egemen atmosferle %100 uyum. En kolay seçenek. (2) Direniş; yani en zor seçenek. (3) Stratejik Erteleme; birinci ve ikinci seçeneğin ortasında yer alan bir seçenek. Birinci seçeneği tercih ederek mutlak bir konformizm gösterenler, ileride egemen atmosfer değiştiğinde yaptıklarından sorumlu tutulacaklardır. Dolayısıyla birinci şık kişiyi içinde bulunduğu dönemde sağlama alsa da gelecek için risklidir. Nazi subayı Adolf Eichmann'ın başına gelen de budur. İkinci seçenek yani kendi ilkelerinin zamandan muaf olduğuna inananlar ve bu ilkeler doğrultusunda yaşayıp gerektiğinde emirlere itaat etmeyenler, başka bir deyişle her daim muhalif olanlar ise ahlaklı ve tutarlı bir yaşam sürdürürler. Öte yandan işsiz kalma, hapse girme ve hatta öldürülme riski ile her daim karşı karşıya kalırlar. Tüm dünyada solcuların başına gelen de budur. Eichmann'ın yahudi yurttaşları toplama kampına göndermeyi reddettiğini, üstlerinden gelen buyruğa karşı geldiğini düşünün. Ya idam edilirdi, ya hapse girerdi, ya da -en iyi ihtimalle- işten kovulur, fişlenir ve ailesiyle birlikte sefil bir duruma düşerdi. Stratejik erteleme seçeneği ise bir ortayol. Sahip olduğu etik ilkeleri uygulamaya koyabileceği bir ortamın yokluğunda, bu ilkelerden vazgeçmeksizin, onları içinde taşıyarak geleceği planlamak. Mevcut atmosfer kendi ilkeleriyle ne kadar çelişse de kendini feda edecek denli, hapse girecek ya da ölecek denli ileri gitmemek. Bir nevi oyalama taktiği. Şartların olgunlaşmasını beklemek. Gerektiğinde düşmanın yüzüne gülümsemek. Ortak düşmanı alt etmek için kendisi gibi olmayanlarla işbirliği yapmayı göze almak. 

Ben ikinci ve üçüncü seçenek arasında kalıyorum. Konformizmi, eyyamcılığı, "her devrin adamı olmayı", yani birinci seçeneği tereddütsüz eliyorum. Direnmekse körü körüne yapılmamalı, kendini feda etmeyi, fiziksel olarak sakatlanmayı getirmemeli. Bir arkadaşımın deyimiyle: "İlkelerin uğruna öldükten sonra o ilkeleri nasıl savunabilirsin?" Direnmek, haksızlıklara karşı hep muhalif olmak, doğrunun yanında olmak her zaman yapılması gereken. Diğer bir yandan kriz anlarında, tehlike anlarında gerektiğinde stratejik davranmanın zararı yok. Örneğin egemen atmosferle uyumlu öfkeli bir kalabalığa karşı tek başına direnmeyi deneyip linç edilmek kahramanca olabilir ama pek akıllıca sayılmaz.

Adolf Eichmann konformizmi seçti. Egemen atmosfer onun seçeneklerini ne kadar kısıtladıysa da masum olduğu söylenemezdi. Ancak onu suçlayanların da sırf değişen zeitgeist'dan cesaret alıp almadıkları sorgulanmalıdır. Filmden ziyade filmin beni düşündürdüğü konulardan söz ettiğimin farkındayım. Filmin ayrıntılarını versem hoş olmazdı zaten. İzlemenizi önermekle yetineyim.

İyi seyirler,
Tamer Ertangil.

5 Aralık 2013 Perşembe

Plastik Sanatların Hal-i Pürmelali.


Tarihin tekeri döndükçe insanlık mimari ve heykel sanatlarında geriledi. Artık mimarinin yerini inşaat aldı. Heykel denince ise büstler akla geliyor. 


Türkiye özelinde plastik sanatlara bakacak olursak, durum biraz daha bize özel. Göçebe topluluklarda görsel değil fakat sözlü kültür gelişir. Tüm Ortadoğu ve Orta Asya halkları göçebe geçmişlerinden mütevellit mimariye ve plastik sanatlara önem vermediler. Bunlar için yerleşik hayata geçmek gerekiyordu. Buna karşın bir hayli gelişmiş bir sözlü kültür birikimi oldu. Halk masalları, halk ozanları, fıkralar, meseller, vb. Köroğlu, Leyla ile Mecnun, Nasreddin Hoca, vs. Kolektif bilinçdışının etkisi büyüktür ve bu nedenle yerleşik hayata geçildikten sonra dahi kökenlerin etkisinin ortadan kalktığı söylenemez -illa ki bazı tortular kalır. Üstüne bir de İslamiyette resim ve heykel sanatlarının yasak olması, hadi yasak olması demeyelim de, arasının pek de iyi olmaması, üstüne de ahlakın müstehcenlikle eş tutulup ona indirgenmesi eklenince bu topraklarda sözlü kültürün ağırlığı gitgide arttı. Müzik hep sevildi. Yirmi yaşında bir bağlama üstadı çalgısını eline aldığında ellerindeki ikibin yıllık birikim bağlamanın tellerine yansıdı. Nuri Bilge Ceylan gibi yönetmenlerin görsele ağırlık veren ve az söz barındıran filmleri bir türlü tutulmazken Avrupa'da ödüller alıp durdu.

Zamanın ilerlemesi her alanda ilerlemek anlamına gelmiyor. Piramitlere ya da antik Yunan heykellerine bakıp, "insanlar o yıllarda bunları yapmayı nasıl başarmış?" diye sormak anlamsız görünüyor. Bu soru doğru değil; zira zamanın ilerlemesiyle sanatların ilerlemesinin birbirine paralel olduğunu varsayıyor. Bu iki konuda insanlığın gerilediğine kuşku yok. Platon'un, Aristoteles'in metinlerini okudukça, Leonardo Da Vinci gibi tarihin önemli isimlerine baktıkça günümüzde uzmanlaşma adı altında bir basitleşmeye gidildiğinin farkına daha da varılıyor. Eski zamanların "komple" alimleri günümüzde ortaya çıkmıyor. Bir biyolog, kendisini biyolojinin belirli bir alanıyla sınırlıyor. Bir heykeltraş kendisini heykel sanatıyla sınırlıyor ve buna rağmen iki bin yıl önce yapılan heykellerle aynı nitelikle bir ürün ortaya koyamıyor. Felsefe, mantık, geometri, matematik, müzik, fizik, biyoloji vs. alanların tümüne hakim ve tümünde ürünler ortaya koyan Aristoteles gibi bir filozof ortaya çıkmıyor. Resim, heykel, mimari, müzik, anatomi, matematik, jeoloji, haritacılık, botanik vs. alanların tümüne hakim ve tümünde ürünler veren Leonardo Da Vinci gibi bir alime rastlamıyoruz. Bugün çok fazla bilgi dolaşımda olsa da tüm bu bilgiler ya bir veri yığını ya da "hap" şeklinde olduğundan ya insan ömrü okumaya yetmiyor ya da yüzeysel bilgiler edinilmesine imkan veriyor. Bir bilgi kirliliği olduğuna kuşku yok. Bu denli uzmanlaşmaya, milyon tane makaleye ve yapılan laboratuar çalışmalarıan rağmen kansere çare bulunamamasını düşünün örneğin.

Kafamdan geçenleri bir süredir açmak istiyordum, iyi oldu.

Herkese selam,
Tamer Ertangil.

30 Kasım 2013 Cumartesi

Ayna Evresi, Aydınlanma ve Kendi-olma Üzerine

Ayna evresi ve aydınlanma.
Psikanalist Jacques Lacan'ın ortaya attığı "ayna evresi" teorisinin gerçeklerle örtüştüğünü düşünüyorum. Ayna evresinde çocuk, kendisinin bir benliği olduğunun bilincine varır. Hal ve hareketlerine başkası tarafından tepkiler verildiğini fark eder. Ayna burada bir metafordur. Çocuğun aynaya bakması ve kendi yansımasını görmesi şart değildir. Annesinin, babasının ya da bir başka bireyin verdiği tepkiler de aynı işlevi görür. İlk başta bir benlik bilinci geliştirmemiş olan çocuk şunu keşfedecektir: Benim bir benliğim, iç dünyam var. Bir de dışarıdan başkalarının gördüğü bir bedenim. İçimden geçenleri, arzularımı ya da duygularımı dışarı yansıttığım zaman tepkiler aldığıma göre, beni algılıyorlar. Öte yandan ben düşünmediğim gibi de hareket edebilir, duygularımı dışarı yansıtmayabilirim de. Yani başkalarını aldatabilirim. Benliğim bana özgü kalabilir ve iradi kararlarla eylemlerimle düşüncelerimin örtüşüp örtüşmemesini sağlayabilirim. Buradan yalan, dolan, hile, aldatma da, dürüstlük, içtenlik, güvenilirlik de çıkabilir. Gerisi bireyin özgür iradesine kalmıştır.

Ayna evresinin bize öğrettiği bir konu daha var: Birey doğuştan bir benlik sahibi değildir. Benliğini başkalarının dolayımıyla fark eder, sonradan inşa eder. Dolayısıyla bireysellik aslında toplumsaldır. Birey kendi kendisini kurmaz fakat kolektif bir kurulum söz konusudur. Bu bakımdan ahlakın toplumsal olarak inşa edildiğini de söyleyebiliriz. Az önce birey benliğini inşa etmekle, dışarıdan ve içeriden farklı olabildiğinin bilincine varmakla dürüst ve içten olmak yerine yalancı ve aldatan da olabilir demiştim. Benlik kolektif olarak inşa edildiğine göre bireyin tercih edeceği ahlaki yönelim başkalarının ona nasıl davrandığıyla da yakından ilgilidir. -Özellikle ilk- ilişkilerini yalan söyleyen, sözünde durmayan, aldatan, samimi olmayan bireylerle kurduysa kendisinin de bu ahlaki yönelimde seyretmesi ihtimali artacaktır.

Immanuel Kant, 1784'te kaleme aldığı "Aydınlanma Nedir?" adlı makalesinde aydınlanmayı insanın kendi aklını kullanma cesaretini göstermesi olarak tanımlamaktadır. Birey, başkasının kılavuzluğuna, yönlendirmesine ihtiyaç duymaksızın, kendi aklını kullanarak, kendi kararlarını kendisi vermelidir. Başka bir akla tabi olduğu sürece onun aydınlanmış olduğu söylenemez. Ayna evresinde kolektif olarak kurulan benlik zamanla özerkleşmelidir. Kendi aklıyla (daha doğrusu Kant'ın deyimiyle anlama yetisiyle) karar vermek yerine başkasının, örneğin bir önderin, cemaat liderinin ya da gelenek-göreneklerin söylediklerine sorgulamaksızın uyduğu takdirde bireyin özerk olduğu söylenemez. Kendi kendimizi inşa etmek yerine bize sunulan hazır bir kimliği üzerimize geçirmek kolaycılıktır. Kimliğin geçmişten gelmesi, bize hazır olarak sunulması hem kolaycılıktır, hem de Kant'ın deyimiyle cesaretsizliktir. Kendi aklımızı kullanma cesaretini göstermeli, kendi kimliğimizi kendimiz inşa etmeli, böylelikle kimliğimizi geçmişte değil, şimdide ve ileriye dönük olarak oluşturmalıyız. Ancak o zaman aydınlanmış bireyler olduğumuz söylenebilir. 

Günümüzde -maalesef- pekçok insan kuşatıldıkları durumlar hakkında düşünce geliştirip kendi tutumlarını belirlemek yerine bir cemaate mensup olup onların kendileri yerine düşünmelerine izin veriyor. Şu halde kendilerini araçsallaştırmış oluyorlar. Harekete geçmeden evvel cemaat önderinin açıklamasını beklemek, cemaatin izin verdiği basın-yayın organlarını okumak ve izlemek, yap dediklerini yapmak, yapma dediklerini yapmamak, ortak hareket etmek adına bireyselliği baskılamak ve cemaat önderini kutsal ve dolayısıyla dokunulamaz ve eleştirilemez olarak görmek, günümüz aydınlanmamış bireylerinin hal-i pürmelali.

Felsefe evrensel bir disiplindir -doğru. Fakat bu evrenselliği dışlamadığınız sürece içinde bulunduğunuz zamanın sorunlarıyla yüzleşmek, dünyayı eleştirel bir çözümlemeye tabi tutmak da felsefenin bir ödevidir diye düşünüyorum. Tıpkı Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi ve diğer evrensel nitelikteli başyapıtlarını üretmesinin yanı sıra "Aydınlanma Nedir?" gibi güncel bir makaleye de imza atmasında olduğu gibi. Felsefeci, evrensel olanı, zamandan ve mekandan muaf olanı, dolayısıyla değişmeyen ve kalıcı olanı düşünürken önündeki çukuru fark edemeyip içine düşen bir kimse değildir. En azından öyle olmaması gerekir.

Tamer Ertangil.

24 Kasım 2013 Pazar

Öğretmenler Günü ve Çözülmesi Gereken Sorunlar

Bir sınıf ortamı.
Öncelikle tüm öğretmen arkadaşlarımın öğretmenler gününü kutlarım. Bu vesileyle birkaç paragraf karalamak istiyorum. Okumaya üşenenler doğrudan doğruya son paragrafa, özete atlayabilirler :) Dersane meselesi hakkında bir yorumum yok. Ne diyeyim? Al birini vur ötekine. Cemaatle hükümet birbirini yesin dursun. Ben şahsen eğitimin parasız olması gerektiğinden yanayım. Eh, dersaneler özel okula dönüştürülecek diyorlar, o zaman sonuçta yine paralı olacaklardır. İşin özü aynı kalacak. Onu bunu bilmem ama dersanecilik adı altında ideolojik propaganda yapılmasından da rahatsızım tabi. Abiler, ablalar filan. Bu arada hükümetle cemaat iyice birbirine girse de şu Samanyolu TV denen ucubeye de bir el atılsa iyi olur diye düşünüyorum. Oradaki dizilerin çocukların psikolojilerini bozduğunu iddia edebilirim. Cehennem tasvirleri, sakallı dedeler, sürekli ağlayan insanlar. Sanki öbür tarafı görmüşler de filmini çekiyorlar, hey Allah'ım.

Okula serbest kıyafetle gitmeye devam ediyorum. Bu sayede daha özenli giyinmeye başladım. Çeşit çeşit gömlek, kazak ve pantolon aldım. Önceden okulda takım elbise giyince, eh, çoğunlukla da işten çıkınca eve gittiğimiz için, özellikle kışlık giyim çeşidimi çok dar bir yelpazede tuttuğumu fark ettim. Takım elbise giymeden de gayet şık olunabileceğini, sadeliğin bir estetiği olduğunu düşünüyorum. Serbest kıyafet kararımdan ötürü başıma bir iş gelmedi, hatta okula gelen müfettişler de bu konuda hiçbir söz etmedi. Zaten eğer başıma bir iş gelirse bu durum ayrımcılığın belgesi olur; zira türbanlı öğretmenler henüz türban kamuda serbest bırakılmadan önce öyle giyinip gelmeye başladılar ve başlarına bir şey gelmedi. Neyse. Tüm öğretmen arkadaşlara serbest kıyafetle okula gitmelerini öneririm. Resmi bayramlarda giyersiniz takımınızı. Artık bu işin önü açıldı, kapanmaz. İşin konforu ise ayrı bir konu. Eskiden nöbetçi olduğum günler yorulurdum. Meğer yorulmamın nedeni kıyafet ve ayakkabı imiş. "Oh be, konfor varmış!" diyerek bu konuyu kapatayım.

Milli Eğitim Bakanlığı'nın yapması gereken işlerden birisi, İmam Hatip dışında kalan tüm liselerin orta kısımlarını açmak olmalı. Fen, Anadolu, Spor, Sosyal Bilimler ve sair liselerin orta kısımları şu an kapalı. Öğrencilere ilgi, istek, başarı ve yeteneklerine göre yönlendirme yapılacaksa yalnızca imam-hatip ortaokullarının açılmış olması bu talebi karşılamaya yetmez. Hükümetin bu konuda ideolojik bir tutum takındığını biliyoruz. Ama zamanla mecburen diğer ortaokulları da açacaklardır. Aksi halde adları ayrımcıya, imtiyazcıya çıkar ve bizler bunu her ortamda dillendiririz. Birkaç sene geçsin, imam-hatiplerde yetiştirecekleri yeni nesli de göreceğiz. Bakalım hepsi ahlaklı, örnek, pirüpak insanlar mı olacak yoksa her yerde olabileceği gibi orada da sorunlu bireyler olacak mı. Eğer "muhafazakar yapımız şöyle", "muhafazakar yapımız böyle" diyerek o çocukların üzerinde fazla baskı kurarlarsa normalden daha sorunlu bireyler de yetişebilir, hazır olsunlar.

Zorunlu din dersleri kalkmalıdır. Hatta emin olun kalkacaktır da. İster tabandan gelen talepten, ister AB uyum sürecinden, isterse de insan hakları beyannamesi baz alınarak olsun, zorunlu din dersleri kalkacak ve seçmeli hale getirilecektir. Dileyen seçer zaten. Bilimsel eğitim ideolojik değildir fakat din eğitimi ideolojiktir. Bunları aynı kefeye koyamazsınız. Bilimsel eğitim alan bir çocuk dogmalarla değil fakat gerekçelerle ve kanıtlarla düşünür, sorgular. Dini sorgulayamazsın. Herhangi bir dinin, mesela insanın kökeni veya evrenin oluşumu üzerine ortaya attığı dogmatik iddialar birer Tanrı kelamı olduğu için, onların yanlış olduğunu iddia etmek ve onları sorgulamak dinden çıkma ya da sapkınlık olarak değerlendirilebilir. Bilimsel eğitime alternatif olarak böyle bir eğitimle yetiştirilmiş bir yurttaşın eleştirel bilincinin gelişmeyeceğini, ya da en iyi ihtimalle bilimsel eğitime göre daha az gelişeceğini öngörmek mümkün. Oysa hipotezlerle, gerekçelerle ve kanıtlarla düşünen, matematik, fen, geometri, mantık, felsefe ve sosyal bilimler dersleri alan bireyde sorgulama, karşılaştırma, kanıtları tartma, hipotezi sınama gibi eğilimler olur. O çocuk yetiştiğinde "bence C şıkkı Hocam, bana öyle geldi, içime doğdu" demez ama "bence C şıkkı Hocam, çünkü şundan, şundan ve şundan ötürü" diyerek gerekçelerini sıralar.

Kızlarla erkekleri ayrı okullarda tutmaya gelince, bana sorarsanız, toplumda kadın ve erkeğin bir arada geçirdiği zaman miktarı ne kadar azalırsa o toplumda nezaket ve centilmenlik o kadar aşağıya düşer, kaba sabalık ise tavan yapar. Kız öğrencilerle iletişimi asgari düzeyde tutmuş bir erkek öğrencinin, yetişkin olduğunda bir kadınla konuşmayı, ona doğru düzgün hitap etmeyi bile beceremediğine tanık olmuşsunuzdur. Daha ileri giderek diyebilirim ki eğer erkek ve kız öğrencileri bir araya gelemeyecek şekilde, okulda, yemekhanede ya da başka mekanlarda ayırırsanız, sağlıklı bir psikolojik gelişme göstermeleri de riske girebilir. Daha da ileri giderek diyebilirim ki bu haremlik selamlık uygulaması bizim kültürümüze terstir. Türkiye'de misafirliğe gidildiğinde iki aile aynı salonda ya da misafir odasında oturur, sohbet eder, çayını içer. Benim büyükanne ve büyükbabalarım köy yerinde yan yana oturur, bayramlarda bizleri bir arada karşılarlardı. Bu Suudi Arabistan özentiliğinin varacağı nokta kadınların araba kullanmasını yasaklamak, onları kamusal alandan tamamıyla silmek olacaktır. Zaten Mehmet Şevket Eygi dememiş miydi: "Şu kadına bir bakın, bir elinde dondurma diğer elinde cep telefonu, sokakta hem telefonla konuşuyor hem de dondurmasını inek gibi yalıyor". Zihniyet bu. Kadın dışarıda dondurma yemesin, telefonla da konuşmasın. Hatta hiç dışarı çıkmasın. Zaten kadının yeri evidir, ne işi var dışarıda? Bu Suudi taklitçiliği Türkiye'de kök salmaz, insanlar ayaklanır vallahi. Hiç özenmesinler bence.

Kısacası (1) AK Parti ile cemaat kapışması beni enterese etmiyor, yesinler birbirlerini; (2) okullarda serbest kıyafet uygulamasına devam; (3) madem demokrasi var, imam-hatip dışındaki ortaokullar da açılmalı; (4) zorunlu din dersleri kalkacak; (5) kız ve erkek öğrencileri ayrı okullarda okutma sevdasından vazgeçilmeli.

Öğretmenler gününüz kutlu olsun!
Tamer Ertangil.

18 Kasım 2013 Pazartesi

Romanya İzlenimleri

Temeşvar Metropolitan Ortodoks Katedrali
İş gereği beş günlüğüne Romanya'ya gittim. Romanya dediysem, başkenti Bükreş'ten değil fakat batıda, Macaristan sınırına yakın Cimpani adında, kasaba da sayılabilecek boyutlarda bir köyden bahsediyorum. Öncelikle Rumenlerin konukseverlikte son derece ileri bir aşamayı temsil ettiklerini söyleyebilirim. Yedi ülkenin öğretmen ve öğrencilerinden oluşan ekiplerinin tümü tek bir otobüs ile Budapeşte'den Cimpani'ye geleceklerdi ve bazı grupların buluşma noktası yerine başka yerlere gitmiş olması aksamalara neden olunca hedef noktasına sabahın ikisinde vardık. Buna rağmen öğrenciler, veliler ve öğretmenler hala okulda bekliyordu ve o saatte ellerinde ekmeklerle bizi karşıladıklarına -ne yalan söyleyeyim- gözlerim doldu. Folklorik kıyafetleri içerisinde bir kız ve erkek çocuğu, ellerindeki tepsilerde dilimlenmiş birer ekmek taşıyor ve konuklara ikram ediyordu. Sanırım uzak yoldan gelen insanlara ekmek sunmak bir gelenek.

Sabahın ikisi olmasına rağmen ikramların ardı arkası kesilmedi. Bu ikramlardan birisi de "Palinka" dedikleri yöresel ve sert bir içkiydi. Önce ballı votka sandığım bu içkide bal yokmuş fakat şeker varmış. Transilvanya ve Macaristan, daha genel bir ifadeyle Karpat havzası dahilindeki bölgelerde yaygınmış. Hediye olarak verdikleri palinkayı ise evime misafir geldiğinde ikram ederim artık. 

Cimpani ile Temeşvar arası dört buçuk saat sürüyor. Yine de buna değer; çünkü Temeşvar çok güzel bir şehir. Benim hatırladığım iki ayrı kent meydanı vardı. Tarih boyunca sürekli işgal edilmiş ve el değiştirmiş olduğu için meydanlarda yapılan binalar farklı mimari akımları ve farklı ulusal kimlikleri temsil ediyordu. Özellikle bir meydandan söz etmek isterim: Bir yanda Almanların, diğer yanda Macarların yaptığı gösterişli binalar, bir yanda komünizm döneminde yapılan ve kibrit kutusu tabir edilen sade ve gösterişsiz binalar, bir yanda ise "hep işgalciler kendi binalarını dikti, bu kez biz kendimize özgü bir bina dikelim" diyen Rumenlerin yaptığı Ortodoks katedral. Bu denli heterojen bir şehir Temeşvar ve bugün hala on sekiz etnik ve dini grup bu şehirde yaşamaya devam ediyor. Ev sahibimize bu farklı etnik grupların karışık halde mi yoksa ayrı mahallelerde mi yaşadığını sorduğumda "karışık halde yaşıyorlar" dedi. Her işgalci tam da kentin meydanına kendi simgesini inşa etmişse de, bugün bu güçler mücadelesi görmezden geliniyor gibi geldi bana. Farklılıklarımız zenginliğimizdir yaklaşımı egemen olmuş durumda ve umarım bu sadece görünüşte olan değil, gerçek olandır.

Romanya'nın yüzölçümü büyük sayılabilir. Nüfusu 19,5 milyon civarı -az sayılmaz. Üstüne üstlük çok geniş ovalara sahipler. Uydudan bakacak olursanız, güney balkanların hep dağlık, Romanya'nınsa düzlük olduğunu görürsünüz. Sahip olduğı nüfus ve dolayısıyla işgücü ile o geniş topraklarını bir arada düşündüğümüzde, önümüzdeki yıllarda Romanya'nın genel itibariyle zenginleşeceğini öngörebiliriz.

Denk geldikçe insanlara Çavuşesku dönemini sordum. Genel yaklaşım şu şekilde: Komünizm ilk zamanlar iyiydi, Çavuşesku'nun da ilk dönemleri iyiydi, sonrasında yozlaşma başladı, karısı baskın karakterdi ve onu yönetiyordu. Bir kadın "komünizm varken sokakta dilenci yoktu, herkes iş sahibiydi, yollar kaymak gibi pürüzsüzdü, şimdi şu yolların haline bakın!" gibi sözler etti. Hep güllük gülistanlık bir tablo çizmediler elbette. Örneğin özellikle Çavuşesku'nun son zamanlarında yapılan kısıntılardan da söz ettiler. Her ailenin hangi gıda maddesinden kaç gram alacağının önceden belirlendiğini ve bu oranın git gide düştüğünü de ifade ettiler.

Bir devre bakarken eksilerini de artılarını da görmek, mümkün olduğunca tarafsız bakmak gerek.

Umarım bu güzel ülkeye yolunuz düşer,
Tamer Ertangil.

9 Kasım 2013 Cumartesi

Deney Gözlemden Her Zaman Üstün mü?


Kısa bir not...


Cemal Yıldırım, deneyin gözleme olan üstünlüğünden şöyle söz ediyor:

"Bir kez gözlemcinin tersine, deneyci olgunun kendiliğinden yer almasını beklemez. Deneyci olguyu üretmekle hem zaman kaybını önler, hem de gözlemini kendisine en uygun gelen yer ve zamanda yapar. Aynı zamanda gözlemini istediği kadar tekrarlamak, böylece elde ettiği sonuçları güvenirlik yolundan denetlemek olanağını elinde tutar."

(Bilim Felsefesi, Remzi Kitabevi Y., s. 81)


Yukarıdaki alıntıda söyleneni fen bilimleri söz konusu olduğunda onaylayabiliriz fakat sosyal bilimlerde durum farklı. İnsanı anlamak kolay değil. Özellikle sistematik bir deneye tabi tutulduğu vakit insan davranışı spontanlığını yitirebiliyor. Gözetlendiğinin bilincindeyse, normalde sergileyeceği davranışları sergilemeyebiliyor -ya da tam tersi. İnsan bireyini ve toplumları anlamak için yapılacak olan gözlemlerden deneklerin haberin olmaması gerekiyor diye düşünüyorum. Bunun bilim etiğine aykırı olduğunu da düşünmüyorum. (Ama örneğin kişilerin haberi olmaksızın daha önce denenmemiş bir ilacı verip onları kobay gibi kullanmak bilim etiğine aykırıdır.)

Tıpkı anket yaptığınızda kişinin sorulara samimi cevaplar verip vermediğinden emin olamayacağımız gibi, üretilecek yapay bir deney ortamı da davranıştaki doğallığı ortadan kaldırma riski taşıyor...


Tamer.

18 Ekim 2013 Cuma

Tarkovski'nin Offrett (Kurban) Filmi Üzerine

Offret (Kurban) Andrei Tarkovski
Tarkovski, ölmeden evvel çektiği Kurban adlı bu filmi oğluna ithaf etmiştir. Filmdeki profesörde Tarkovski'yi, çocukta ise Tarkovski'nin oğlunu görüyor olabiliriz. Yaşamını sonlandırmanın arefesinde çocuğa tavsiyelerde bulunan profesör adeta hayatın sırlarını ifşa etmektedir. Bir ağaç diker ve azmin öneminden söz eder. Hayat tren istasyonunda beklemek gibidir. Hep bir trenin geleceği ve en sonunda nihai hedefe ulaşılacağı umudunu içimizde taşırız. İyi bir şeyler olacaktır ama bir türlü şimdi olmaz. Mevcut boşluğa karşıt olarak arzulanan doluluk hissi daima belirsiz bir geleceğe ertelenir durur. Profesöre göre -o en sıkıcı iş olan- rutin denen şey kurtaracaktır insanlığı. Kurumuş bir çiçeğe her gün üşenmeksizin su vermek, çiçek hiçbir tepki vermese de, hiçbir iyileşme belirtisi göstermese de bu rutini sürdürmek onu canlandırabilir. Bir değişim istiyorsak o değişim tekrarda, aynılıkta temellenecektir. Farklılık arzusu aynılıkta bulur kökenini. Öyleyse azimle, tekrar tekrar denemeye devam etmelidir insanoğlu. Tıpkı Sisifos mitinde olduğu gibi: İtekleyerek dağın zirvesine taşıdığı kaya her seferinde inatla gerisin geri düşse de Sisifos vazgeçmez. Belki bir dahaki denemesinde kayayı dağın zirvesinde tutabilecektir.

Profesöre göre insanlık kötü yoldadır. Gidişatı kötüdür. Bilimi icat eden insanoğlu bu icadının esiri olmuş, onu kötüye kullanmıştır. Bu noktada dikkatli olmak gerekir. Tarkovski bize bilimin kötü olduğunu değil fakat kötüye kullanıldığını söylemektedir. Evet, bilim nötrdür. Fakat onunla nükleer bir bomba yapmak veya susuzluk sorununa çözüm getirmek insanların elindedir. Bilimin kötüye kullanılmış oması konusunda Tarkovski haklıdır. Modern insan bilime bel bağlamakla hata etmiştir. Bilim olgularla ilgilenir -değerlerle değil. Bilim ne kadar ilerlerse ilerlesin, etik, estetik ve metafizik gereksinimi sona ermeyecektir. İnsanoğlu sanata hep ihtiyaç duyacaktır. Etik değerlerden yoksun kaldığı vakit bilimi her kötü amaca alet edebilecektir ve metafizik sorular kafasını hangi çağda olursa olsun meşgul edecektir. Bireyin sonluluğu, uzayın sonsuzluğu ve de en önemlisi "hayatın anlamı" denen şey mesela...

Profesör adeta tüm insanlığı temsil etmekte ve insanoğlunun günahlarını tüm derinliğiyle hissetmektedir. Bu nedenle rüyalarında hep su vardır. Arınma ihtiyacı duymaktadır. Ne kadar arınma arzusunda olsa da ve ne kadar "artık susmak ve eyleme geçmek gerek" dese de, eyleme geçtiği vakit hiç de masum olmadığı görülür: Çocuk, yani umut, ona şaka yapmak istediği vakit bir anlık refleksle çocuğa vurup burnunu kanatır profesör. Belki de bu yüzden rüyalarında devamlı gördüğü su birikintilerinin yanı sıra çocuğun, yani umudun kendisinden uzaklaştığını da görmeye başlar. Tiyatrodan nefret ettiğini söylerken, kendi hayatının da bir rolden ibaret olduğunu, aslında kendisi olmayı başaramadığını, kendi varoluşunun da sonradan olma yapay bir unvanla giydirildiğini muhtemelen derinden hisseder ve belki de tam da bu yüzden tiyatroyu sevmez.

İnsanlık kötü yoldadır. Hiçkimse masum değildir. Televizyon yayınında başbakan nükleer bir savaşın başladığını ve herkesin olduğu yerde kalması gerektiğini söylediğinde profesörün karısı histeri krizi geçirir ve "hepsi benim suçum!" diye haykırır. Doktor, kadının sakinleşmesi için ona iğne yapar. Burası anlaşılabilirse de doktor evdeki -belki de en sakin duran- diğer kadına da iğne yapar; ne de olsa hiçkimse masum değildir. O koca evde masum olan tek kişi üst katta uyumakta olan çocuktur. Evdekiler çocuk için "sakın uyandırmayın!" der ve kriz geçiren kadından sessiz olmasını isterler. Ellerinde tek kalan umuttur o çocuk. Kendi kaygılarını, çürümüşlüklerini ve tükenmişliklerini o çocuğa bulaştırıp onu da bozmak istemezler. İnsanlık düşmüştür ve yukarılara yükselme ihtimaline sahip olanı da ayaklarından tutup kendi seviyesine, aşağıya çekmemeleri gerekir.

Postacı karakterinin Cebrail, Hermes ya da her nasıl kabul ederseniz, bir ulak olduğunu düşünüyorum. "Gerçeği görmüyoruz, hiçbir şey görmüyoruz" derken muhtemelen modern insanın inançtan ve sevgiden yoksun kalmışlığına göndermede bulunmaktadır. Gerçekliği kendinde olduğu gibi görebilmek için inancın ve sevginin aracılığına ihtiyacımız vardır. Evdekiler tam da bu nedenle, üstelik nükleer savaştan ötürü gidebilecek hiçbir yerleri kalmadığı için, modern dünyanın her bir köşesi aynı durumda olduğu için, Heidegger'in dediği gibi "bizi ancak bir Tanrı kurtarabilir" düşüncesiyle oturup dua etmeye karar verirler. Sevgi eksikliği ise modern insanın yazgısıdır. Bu durumu kriz geçiren kadının hep "istemediğini yaptığını" söylediğinde, "birisini sevdim ama bir başkasıyla evlendim" dediğinde sezinleriz. Yapıp etmelerimiz sevgide temellenmediği takdirde çöküş kaçınılmazdır.

Nihayet Profesör, evini ateşe verip ebedi sessizliğe gömülecektir. Onun varoluş üzerine geliştirdiği derinlikli çözümlemelerse işe yaramayacak, tam tersine, deli gömleği giymesine ve hastaneye yatırılmasına neden olacaktır.

Bu müthiş filmin İsveççe olduğunu ve İsveç'te çekildiğini, bu nedenle İsveç sinemasına da, Tarkovski'den kaynaklı olarak Rus sinemasına da dahil edilebileceğini belirtelim. Zaten böylesine müthiş bir eser hangi ülkenin sineması dahilindedir, bunun ne önemi var ki? Şimdiye dek çekilmiş en karamsar film olduğunu söyleyenler varsa da, filmdeki çocuğun varlığı en azından bir iyimserlik kırıntısıdır diye düşünüyorum.

Filmin başında çalan Bach'ın eserini şuradan dinleyebilirsiniz: http://www.youtube.com/watch?v=aPAiH9XhTHc

İyi seyirler,
Tamer Ertangil.

28 Eylül 2013 Cumartesi

İnsan ve Akıl Üzerine

İnsan.
Bugün biraz İnsan'dan bahsedelim. İnsanı insan yapan nedir? İnsanı tanımaya ve tanımlamaya çalışırken onun doğayla ve hayvanla olan karşıtlığına mı odaklanmalıyız? Yoksa herhangi başka bir varlıkla kıyaslama yapmadan, onun neliğine kendisinden yola çıkarak mı varmalıyız? Öncelikle bu yazıda okuyacaklarınızın deneme kabilinden düşünceler olduğunu belirteyim. Kesinleşmiş bir şema sunmayacak, aklımdan geçenleri ifade edeceğim sadece.

İnsanın hayvandan farkının, onun zekasında yattığı söylenir. Zekanın ne olduğuna bakacak olursak, hemen çeşitli yönlerini fark ederiz. Bir kere zeka problem çözme becerisidir. Ortada bir sorun vardır ve zeka sahibi bir varlık o sorunu bir şekilde çözer. Zeki varlıkların, nesneler arasındaki ilişkiyi hızla, hatta birdenbire kavradıkları da söylenebilir. Zeki bir öğrencinin bir matematik sorusunu görür görmez "buldum!" demesinde olduğu gibi. Yine zeki varlıkların, herhangi bir konuda tecrübesiz olmalarına rağmen bererikli oldukları da söylenebilir. Başka bir deyişle, öngörüleri kuvvetlidir. Bir sorunla karşılaştıklarında, hiçbir tecrübeye sahip olmamalarına rağmen sorunu meydana getiren unsurların birbirleriyle olan bağlantısını bir bakışta kavrayıp çözüme ulaşan varlıklar için zeki denilebilir. İyi de, o halde insanı hayvandan ayırmak mümkün müdür? Hayvanların da zeki oldukları biliniyor. Çeşitli hayvanlara bazı aletler veriliyor ve ortaya bir sorun konuyor. Hayvanlar çözüme ulaşıyor. Örneğin bir karga derin bir tüpün içindeki fındığa ulaşabilmek için tüpün içine su dolduruyor ve böylelikle fındık suyun kaldırması ile yüzeye çıkıyor. Böylelikle karga fındığa ulaşmış oluyor. Şempanzelerinse kimi bilgisayar uygulamalarında başarılı oldukları, yemeğe ulaşmak için yazılımın talep ettiği kombinasyonları çözdükleri biliniyor. Yani hayvanlarda da zeka var. İnsanın çok daha zeki olduğu söylense bile, insan en zeki hayvandan milyon kere daha zeki olsa bile, insanla hayvan arasındaki fark bir derece farkına indirgenmiş, dolayısıyla aralarında özsel bir ayrım kalmamış olacaktır. O halde insanı insan yapan nitelik zeka değildir. 

Akıl ile zeka aynı şeyler midir peki? Pek öyle görünmüyor. Aklın daha kapsamlı, daha derin bir yapı arz ettiği söylenebilir. Akıllı bir varlık herhangi bir durumla karşılaştığında doğru kararı vermelidir. Doğru kararsa her zaman zekanın problem-çözümünde ulaştığı sonuçla uyuşmayabilir. Zira iyi ya da kötü olan arasında bir tercih yapmak gerekmektedir. Zeka seçimin iyi ya da kötü olduğunu dikkate almaz. Doğru kararı vermek, eğer ortada iki eşit seçenek varsa, çok zordur. Bu noktada devreye etik değerler girer. Alınan kararı uygulamak için özgür irade sahibi olunmak gerekir. Alınan kararın duygusal ağırlığına katlanabilmek, başka bir deyişle vicdanın sesini dinlemek gerekir. Tecrübelerin kılavuzluğunu ve Öteki'nin bakışının bize yüklediği empati yükümlülüğünü işin içine katmak gerekir. Adalet, sorumluluk, vicdan, pişmanlık, dayanışma vb. duygu ve değerler insana özgü görünmektedir. Özetleyecek olursak, karşılaştığı durumlarla hesaplaşan, etik değerleri gözeterek ve özgür iradesiyle risk alarak karar veren ve verdiği bu kararın sorumluluğunu üstlenen ve tüm bunları yaparken duygularını ve tecrübelerini es geçmeyen varlığa akıllı diyebiliriz. Akıl ve duygu hep karşıt bir ikilikmiş gibi ele alınsa da, ben öyle düşünmüyorum. En azından benim akıldan anladığım kuru, soğuk bir kavram değil -ne de sırf vıcık vıcık bir duygusallık.

Şimdi insan akıl sahibi bir varlık olmakla diğer tüm canlılardan ayrılıyor. Peki bu akıl kavramı biraz dar bir çerçeveye hapsolmuş olmadı mı? Aklın değerlerle, duygularla, tecrübeyle (yani yaşamla) ve iradeyle olan bağı, aklı tamamen kuşatmamıza yetmiyor. Zeki varlıklar kendileriyle aralarına mesafe koymuyor, nesneler içerisinde boğulmuş, çevre ile hemhal olmuş bir halde, adeta kendinden geçmiş bir şekilde yaşıyor. Amaçları yemek yemek, ısınmak, barınmak gibi asgari ihtiyaçlar. Oysa insan kendisinin dışına çıkıp kendisini adeta dışarıdan seyredebiliyor. Diğer bir deyişle kendisini kendisinin nesnesi haline getirebiliyor. Kuşkusuz hayvan da nesnelerin bilincindedir; ama insan hem nesnelerin, hem de nesnelerin bilincinde olduğunun bilincindedir -yani öz-bilinçlidir. Ben şu an içtiğim şarabın bilincindeyim. Öte yandan bu şarabın bilincinde olduğumun da bilincindeyim. İşte buradan felsefeye bir kapı aralanıyor. İnsanoğlunu insan yapan akıl, onun "hayır" demesine vesile oluyor. Doğaya, içgüdülere, bencilliğe hayır diyebilen tek varlıktır insanoğlu. Dünyanın katı gerçekliğine isyan bayrağını çekmekle, başka bir dünyanın mümkün olduğunun bilincine varıyor. Tüm felsefe esasen estetik bir etkinliktir. Gerçekliğin reddine dayanır. Böylelikle felsefe, sanat, edebiyat, etik, hukuk vb. inşa olunur. Bunları yapan tek varlık insandır. Olması gereken'in ya da başka türlü olabilecek olan'ın tasarlanabilmesi için mevcut olan'ın reddiyesi önkoşuldur. 

İnsan karşısında bulduğu katı gerçekliği reddedip, gerçekliğin içerisinde olmayan sanat eserleri, kavramlar ve değerler yaratır. Böylelikle varolan gerçekliğe bir alternatif önermiş olur. İnsan, gerçekliği reddetmekle ondan kopmuş ve inzivaya çekilmiş olarak kalmak zorunda değildir. Aklı ve imgelemiyle yarattığı yeni dünyayı gerçekliğe dayatabilir ve böylelikle dünyayı dönüştürebilir. Tıpkı bir mimarın, tasarladığı bir evi inşa ederek doğayı dönüştürmesinde, bir ressamın yaptığı bir tabloda, bir keman virtüözünün o ahşap ve tellerden ibaret nesneden muhteşem ezgiler üretmesinde ve bir filozofun yeni bir dünya düzeni önermesi ve halkların, önerilen bu düzeni gerçeğe dönüştürmesinde olduğu gibi.

İnsanı insan yapan şey ne bedeni ne de zekasıdır. Eğer öyle olsaydı diğer canlılarla arasında yalnızca bir derece farkı olurdu -başka bir deyişle hiçbir farkı olmazdı. İnsanı insan yapan şey akıl ve akılda dayanağını bulan reddiyeci tutumdur. Bu düşünceleri derinleştirmek gerektiğinin farkındayım. Yazının başında dediğim gibi, burada okuduklarınız deneme düzeyinde -henüz.

Tamer Ertangil.

25 Eylül 2013 Çarşamba

Doğa ve Kültür Ayrımı - Doğal / Yapay Olan Üzerine


Yapay ve doğal ayrımı yapay bir ayrımdır. Bunun kadar muğlak başka bir ayrım belki de yok. Kant üzerine tartışan insanların oluşturduğu bir felsefe grubunda "Çevrecilik yeni dindir" diyen bir Amerikalı vardı. Kendisine katılıyorum. Çevreciliğin son yirmi senede aşırı derecede yüceltildiğini, adeta bir moda haline geldiğini düşünüyorum. "Zeitgeist" diye bir kavram vardır Alman felsefesinde. "Zamanın Ruhu" anlamına geliyor. Günümüzün zeitgeist'ı diğer pekçok şeyle birlikte, çevreciliğin de yüceltilmesini içeriyor. Çevreciliğinin "light" ve dolayısıyla iktidarların da işine gelen bir politik tutum olduğunu düşünüyorum. Mevcut politik sistemle uzlaştığı sürece çevreciliğin hiçbir yarar getirmeyeceğine inanıyorum. Bir reklamda diyor ya, "ABD Kyoto Protokolüne imza atmadıktan sonra biz arabaların egzostuna filtre taksak ne olur, takmasak ne olur?" Kuzey kutbunda buzulların eridiğini sürekli işitiyoruz. Kapitalizmin yıkılacağına inanmayan insanlar, kıyametin kopacağına inanıyor. Dünyanın sonuna dair filmler gişede hasılat rekorları kırıyor. Oysa dünyanın kendine özgü bir çevrimi vardır. Havalar ısınır, soğur. Eskiden dünya bir buzul çağı yaşamıştı ve sonra o buzlar eridi. Üstelik insanoğlunun müdahalesi de, sanayi gibi dünyayı etkileyen faktörler de yoktu o zamanlar. Dünya ısınıyor, sonrasında yeniden soğuyacak. İnsanoğlu kendi gücünü fazla abartıyor. Hani derler ya, "su akar yatağını bulur." En sonunda doğa intikamını alır. Dinler tarihine meraklıyımdır ve okudukça gördüğüm şu olmuştur: Her devirde yaşayan insanlar kıyametin kendi dönemlerine yakın olduğunu savunmuştur. Oysa bir türlü dünyanın sonu gelmemiştir.

Merak etmeyin, ben yere çöp atmayan birisiyim. Kimse atmasın, ama dünyayı çevrecilik ideolojisi kurtarmayacak. Tüm şu organik gıda muhabbetiyle birlikte bu moda da bir gün bir son bulacak.

Bu kısa notlar henüz sezgi ve görüş düzeyinde. Derinleştirilmiş ve gerekçelendirilmiş düşünceler değil.

Tamer.

14 Eylül 2013 Cumartesi

1999'dan Bugüne: Muhafazakar Hegemonyanın Tesisi


Bugün içinde bulunduğumuz sosyo-politik atmosfer nasıl meydana geldi? Bundan söz etmeye çalışacağım. Ama yazacaklarım gözlemlerime, deneyimlerime ve hissettiklerime dayanacak. Yazacaklarımın içine nüfuz eden öznel unsuru fark edeceksiniz. Bazen öznel yargıların da -henüz doğrulanmamış olsa da- potansiyel olarak doğru olabileceğini kabul etmek gerekir. Biraz lafı uzatacağım ama özellikle benim yaşlarda ve daha büyük olanlar aşağıdaki satırları okurken yaşananlar gözlerinden bir film şeridi gibi geçecek -öyle umuyorum.

Reha Muhtar'ın ekranlarda olduğu zamanlardı. 90'lı yılların ikinci yarısı. Sanırım 1999'da satanizm haberleri almış başını gidiyordu. Akşam saatinde ana haberlerde satanizmin gençleri nasıl tehdit ettiği anlatılıyor, ciddi ciddi buna saatler ayrılıyordu. Bir satanistin babası Reha Muhtar'a konuk olmuş, "elime geçse oğlumu baltayla doğrarım" demişti. "Hangisi satanist, oğlu mu yoksa babası mı? Hangisi daha kötü?" diye kafamız karışmıştı. O zaman bile en azından şunun farkındaydık: Ortada tehdit filan yoktu. Şeytancılık oynayan bir avuç şaşkının varlığı abartılmış, satanizm sanki Türkiye'yi saran bir akımmış gibi gösterilmişti. Gençlerin önünde yeni tehdit: Şeytancılık! Haberlerde açıkça söylenmese de ima edilen şuydu: Eğer çocuklarınız dini ve geleneksel değerlerimizden uzaklaşırsa varacakları nokta satanizmdir.

Derken 1999 depremi yaşandı, 17 Ağustos'ta, malum. Lise sona geçmiş bir öğrenciydim ve o dönem insanların dalga dalga dindarlaştığını hatırlarım. Sanırım büyük korkular, travmalar insanların ellerindeki değerlere sıkı sıkıya sarılmalarıyla sonuçlanıyor. O dönemde okulun kantininde çalışan ablaların kapandığını fark ettik ilk. Sonra caddelere, sokaklara, pazarlara baktık. Herkes kapanıyordu. Kapanan bir genç kız ise çevresinden takdir görüyordu: "Çok iyi yapmış, çok güzel olmuşsun kızım, sakın açılma!" 2000 civarında şu BBG'ler ve ardından kaynana programları başladı. İnsanlar birbirini gözetliyor, birbirinin dedikodusunu yapıyordu. İlk başta toplum buna o kadar da hazır değil ve tepkiliydi: "İnsanları gözetlemek, dedikodu yapmak, ne kadar saçma!" diyorlardı. Ama işin içine bizim kültürümüzdeki kaynana-gelin ilişkisi gibi baskıcı unsurlar yedirilince beyaz bayraklar çekildi. Artık programların cazibesine karşı koymak mümkün değildi. Müge Anlı'lar, Esra Erol'lar ve dizilerde reyting almak uğruna sürekli bağıran, kaşları çatık, kavga eden tipler insanlara model oldu. Onlarla bir nesil yetişti. Artık insanlar "ayar verme" tutkunu olmuştu. Nezaket rafa kaldırılmış, çok konuşanın, sesi gür çıkanın haklı olduğu inancı etrafı sarmıştı. Çok konuşmakla doğru konuşmak arasındaki ayrım buharlaşmıştı, mesele karşınızdakini susturmaktı: Ne de olsa güçlü zayıfı ezerdi. Kaynana Semha Hanım en popüler insandı. İbrahim Tatlıses kızınca birilerinin topuğuna sıktırıverirdi: Ne de olsa o imparatordu. Bir yanda da oyuncu kadrosu nitelikli olan ama muhafazakar ortamı besleyen diziler vardı: Ekmek Teknesi gibi. Düzenli izlemedim ama arasıra denk geldiğimde geleneksel bir aile yapısı, dominant bir anne görürdüm. Bir tane agresif aşık vardı, hani sevdiğini bıçakla doğrayabilecek gibi dengesiz hareketleri ve beklenmedik agresiflikleri olan. Annesiyle karnındaki bebek arasında geçen ve meleklerin aracılık ettiği bir diyalogu aktaran bir adam vardı. Ayrıntılı olarak hatırlamıyorum. Ama tüm bu TV programları, diziler, ünlüler ve tabi ki 2001 iktisadi krizi AKP'nin doğmasına zemin hazırladı. 

99-2002 arasında her şey o kadar hızlı değişti ki, artık plajda yüzen kadınlar bile bu sataşmalardan kurtulamıyordu. "Soyunmakla olunuyorsa medeni, Afrikalı yamyam senden benden medeni" gibi beylik ve yüzeysel laflar trend halini almış, bilinçaltımıza medeni olmanın koşulunun giyinmek ve kapanmak olduğu algısı yerleştirilmişti. Bunun geleceği nokta internette AKP destekçisi ve muhafazakar yüzbinlerce, belki de milyonlarca insanın Facebook gibi ortamlarda: "Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer; perdesiz evse ya satılıktır ya da kiralık" gibi sözleri paylaşmalarıydı. Bu sözü dikkatli okuyun, başı açık kadın resmen fahişe ilan ediliyordu: zira ya satılıktı ya da kiralık. Geçen yıl kadınlar plajı yapmaya kalktılar, o civarda oturan insanlar bu Berlin Duvarı gibi yapıya karşı geldi ve yıktı. Buna "utanç duvarı" deme cesaretini gösterdiler. Yaşanacaklar belliydi, kendimizi kandırmayalım. Kadınlar plajı yapıldığında bütün kadınlar oraya gitmek zorunda kalacaktı. Eğer "karma" plaja giderlerse onlar için her şey söylenecekti. Yalan mı?

90'lı yıllardaki özgürlük rüzgarı 99'dan itibaren son buldu. Hatırlar mısınız? Pop müziğin altın çağı denen -özellikle 90'ların ilk yarısında- şarkılarda "Karabiberim, vur kadehlere. Hadi içelim, içelim her gece" ya da "İçelim sabah kadar, Akdeniz gecelerinde" gibi sözler geçiyordu. Şimdilerde içmekten, sevişmekten bahseden pek yok. Rakı bile diyemiyorlar, anason kokusundan söz edilen bir şarkı duydum bir iki sene önce. Özgürlük sadece aşk ve şarap mıdır? Bunlar da önemlidir ama kuşkusuz bunlardan ibaret değil özgürlük. İlk zamanlar AKP doğrudan doğruya yasaklamıyordu karşı olduğu yaşam tarzını. Mesela tam 23 Nisan civarında Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri başlar oldu. Kutlu Doğum Haftası'nın kapsamı o kadar geniş tutuluyordu ki, çocuklar için futbol turnuvası bile bu yeni paradigmaya yediriliyordu. Ramazan ayı boyunca tüm kanallarda 7/24 dini yayınlar yapılıyordu -bunda pek bir sakınca yok fakat şehrin göbeğindeki sokakları iftar sofralarıyla doldurmak bu belediyelerin yeni icadıydı. Kamusal alan herkesindir, elbette sokakta iftar yapılabilir; tıpkı solcu müslümanların yeryüzü sofraları kurması gibi. Ama aynı belediyeler sokaklarda içki içilmesinden hoşlanmıyor, barların ve restoranların masa ve taburelerini kaldırıyordu. Artık öyle bir hale gelmişti ki durum, hiçbir şey diyemezdiniz. En ufak bir eleştiride size "Beyaz Türk", "darbeci", "dinsiz" vb. etiketlerini yapıştırırlardı. Oysa eleştirilere yanıt vermekle insanları yaftalamak bambaşka şeylerdir.

Bisiklete binenlere sataşanlar görebilirsiniz. Koşu yarışında bir cadde kapatıldığı için koşanlara tepki verenler görebilirsiniz. Yelkenlisini almış rüzgarlı bir havada denize açılanlardan haz etmeyenleri görebilirsiniz. AKP seçmeninin -en azından bir kısmı- kendi hayat tarzının dışında yaşayanlardan haz etmiyor. Mesele sadece içki değil yani. Bisikletle gidenler için minibüste şoföre "sıkıştır şu bisikletlileri ya!" diye bağıran yolcu bilirim. "Değerlerimize sahip çıkıyoruz" derken dini de arkalarına alan bu güruh tuhaf bir karışıma dönüştü. Herkes kendileri gibi olmalıydı. Aksi halde pala ya da sopayla insanlara saldırabilirlerdi de. Başörtülü bacılarıma saldırdılar diyenler nedense başı açık bacılarına saldırıldığında ses çıkartmayacaklardı. Ne de olsa onlar kendilerinden değildi, her şey yapılabilirdi.

99'dan itibaren medya ile kafası karışmış bu kitle, sınıfsal bir ideoloji geliştirememenin ezikliği içinde kendisine referans noktaları aradı. Necip Fazıl Kısakürek "üstat" olarak anılır oldu. Sürekli ondan şiirler paylaşıldı. Rabia işaretleri onların sembolleri oldu. STV dizileri ise sağlıklı akıl yürütmelerini sekteye uğrattı. Her sene kar eden TÜPRAŞ satılırken maliye bakanı Kemal Unakıtan “satarım kardeşim, kar da etse satarım!” diyor ve bu mantıksız açıklama alkışlanıyordu mesela. Vahşi bir serbest piyasa, üç milyon civarında açlık sınırı altında yaşayan ve belediye yardımlarıyla ayakta kalan bir kitle, sürekli dine referans, Karagöz ve Hacivat oyunları, İsmail Türüt gibi kişilerin nefret saçtığı halk konserleri, Fetih 1453 gibi filmler ve Çanakkale Destanı gibi çizgifilmlerde sürekli aşılanan Osmanlı hayranlığı bu tuhaf ideolojinin üstyapısını oluşturdu. Özellikle 2007'den itibaren, muhafazakarlaşma, Osmanlılaşma şeklinde yön değiştirdi. İsmet İnönü’ne alenen yüklenilirken Atatürk’e dolaylı bir saldırı başladı. Sözcükler dikkatli seçildi, mesela asla "Ulu Önder" denmedi, "Gazi" dendi Mustafa Kemal için. Kurtuluş savaşının esamesi okunmaz oldu. Varsa yoksa –sonunda yenildiğimiz ve İstanbul’da İngilizlerin cirit atmasıyla sonuçlanan- Çanakkale savaşı vardı bahsedilen. Üstelik o da iman gücüyle kazanılmıştı. Referans noktası Mustafa Kemal ya da modern ordu değil de Seyit Onbaşı efsanesiydi.

Birkaç sene önce İstanbul'da devasa bir akvaryum açıldı. Açılışta başbakan "müdürüm, burada üç gün giriş halka ücretsiz olsun" talebinde bulunmuştu da "halk" akvaryumu resmen talan etmişti. Bozuk para atarak balıkları öldürdüler. Bazı tropikal balıkların fotoğraf makinesi flaşına karşı hassasiyeti olduğunu hatırlatan güvenlik görevlilerini tartakladılar. İzdiham yaşandı. "Kimsin lan sen?" diyebilirlerdi güvenlik görevlilerine, ne de olsa başbakan arkalarındaydı. Zaten onlara hiçbir şey diyemezdiniz: "Bize göbeğini kaşıyan adam dediler, bizi hor gördüler!" diye cevap verirlerdi. Sanırım başbakan halka, seçmenine özgüven vermek isterken kontrolu elinden kaçırdı. Bayağılık, şiddet, kaba-sabalık, lafla dövme, doktor ve öğretmen bıçaklama, kafa tokuşturma, “şikayet ederim seni!” nidaları bu atmosferin bir sonucu oldu. Hal böyleyken bugün yaşananlar münferit değildir. Nevşehir'de geçenlerde arabasına bisikletle çarptı diye Japon bir turisti öldürüp, ardından tecavüz etti adamın biri. Olayı takip etmek için gelen Japon gazetecilere ise adliye önünde sanığın yakınları saldırdı. Üstelik gezi eylemlerine karşı son derece gözü kara olan polis "saldırıyı engellemede yetersiz kaldı" gibi satırlar okuduk.

Siyaset ise tamamen bayağı bir üslupla yapılıyor. Sanki ülkeyi yöneten CHP imiş gibi sürekli CHP'ye ve diğer muhalefet partilerine sataşılıyor. Siyasilerin bayağılığı ve düzeysizliği, hükümet sözcüsü Hüseyin Çelik'in "Sayın Bahçeli evlat acısı nedir bilmez çünkü onun evladı yoktur" sözlerinde açığa çıkarken, bu sözler üzerine ekranları başında biz utanıyorduk. Eğitim-sen "PKK'lıları içinde barındırıyor" diyerek eleştiriliyor, ama AKP yetkilileri Öcalan ile görüşünce sıkıntı olmuyordu. Zamanında BDP ile ittifak yapan SHP lideri Karayalçın vatan haini ilan edilirken, Leyla Zana ya da Öcalan'la görüşen AKP lideri ya da yetkililerine söz söylenmiyordu. Biz ne ara bu kadar riyakar hale geldik? Bu kadar değişmemiz için 13-14 sene nasıl yeterli olabildi?

Şu an düzen adamı diyebileceğim egemen insan modeli şöyle: Profiline Rabia simgesi koyan, Necip Fazıl'dan alıntılar paylaşan, otomobilin arkasına Arap harfleriyle Allah yazdıran, evine ve işyerine Osmanlı tuğrası asan, sesi gür, çok konuşup karşısındakini susturarak baskılayan, "Erdoğan aşığı", maddi durumu iyi, belediyede ve tüm diğer kurumlarda tanıdıkları olduğu için işini kolayca yaptıran, her eleştiriye "işte bunlar hep cehape!" diye yanıt veren, kendisini sürekli mağdur gösteren ve tabi ki AKP'ye oy veren kişi. 

Milli Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi son günlerde bir yazısında şunları söyledi: "Şu koskoca açık saçık kadına bakın, güpegündüz kalabalık caddede bir külah dondurmayı inek gibi yalayarak yürüyor. Bir elinde dondurma bir elinde cep telefonu." Gelinen nokta artık budur. Sokakta bir kadın dondurma yiyemeyecek. Peki bu yeterli olacak mı? Asla. Baksanıza "bir elinde cep telefonu" diyor, demek ki ondan da rahatsız. Her şeyi yasaklasanız bu kez de "kadınlar sokakta kahkaha atıyor" der. Onu yasaklasanız, "kadın gülümsüyor" der. Onu yasaklasanız, "kadınlar terlikle geziyor ayaklarını görüyoruz tahrik oluyoruz" der. Bitmez bu talepler. Üstelik burada kendi özgürlüğü değil söz konusu olan. Tüm diğer yurttaşların ve kamusal alanın kendi canının istediği gibi olmasını istiyorlar. Bu taleplerin asla sonu gelmeyecek. Bu muhafazakar atmosfer dağıtılmalı. Gezi olayları ve bu sıralar Antakya'da, Tuzluçayır'da ve bazı diğer yerlerde yaşananlar bu hegemonik baskıya karşı verilen tepkilerdir. Artık muhafazakar dalga miadını doldurmak üzere. Yeni bir dönemin kokusunu alabiliyorum. Umarım yanılmam.

Tamer Ertangil.

Kaynaklar: 

11 Eylül 2013 Çarşamba

Fransa, Laiklik ve Zorunlu Din Dersi Üzerine


İki gün önce Fransa'da devlet okullarının duvarlarına 15 maddelik laiklik sözleşmesi asılmaya başlandı. Dini inançların bireysel olarak yaşanmasına saygı duyulduğu, fakat dini inançlar bahane edilerek okul müfredatına müdahalede bulunulmasının talep bile edilemeyeceği vurgulandı. Laikliğin olmadığı yerde demokrasi olmaz. Darısı başımıza. İlk olarak zorunlu din dersinin seçmeli hale getirilmesiyle başlanabilir. Zorunlu din dersi kaldırılmalıdır çünkü:

(1) Dini dogmalarla yetişen bireyin sağlıklı akıl yürütmesi zorlaşır. Kavramsal gerekçeler ve empirik kanıtlardan değil de inandığı dogmalara dayanarak çıkarımlar yapan -yani bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan- birey, demokratik bir tartışma ortamında eşit bir katılımcı olamaz. Argümanı karşı kanıt ve gerekçelerle çürütüldüğü halde "benim inancım böyle, sunduğunuz kanıtlar beni ilgilendirmez!" der ve bu durumda ortak karar almak imkansız hale gelebilir. Tartışma zemininin olmadığı yerde demokrasi olmaz. Bu bakımdan, laiklik demokrasinin koşuludur. Laikliğin tesis edilmediği yerde demokrasi her an elden avuçtan kayıp gidebilecek, korunmaya muhtaç kırılgan bir yapıya dönüşür.

(2) Eğitimde dini dogmaların zorunlu olarak öğretilmesi, aynı anda fen bilimlerini öğrenen bireyde kafa karışıklıklarına yol açar. Örneğin bir yandan dini inancı ona Musa peygamberin Kızıldeniz'i ikiye ayırdığını söylemekteyken öte yandan fen bilimlerine, daha doğrusu doğa yasalarına göre böyle bir olayın yaşanmış olmasının imkansız olduğunu bilmektedir. Sonuç, doğa ve mucize arasında kalan, kafası karışmış bir bireydir.

(3) Öğrencinin mensup olduğu dini inanç, öteki dini inançlara mensup olanları ötekileştirmeyi emrediyor olabilir. Nisa suresinin 89. ayetinde olduğu gibi, ya da Tevrat'ta Tesniye 7/1-3, İşaya 15-16'da olduğu gibi kendi dininden olmayanlarla dost edinilmemesini, onlarla savaşılmasını, çoluk-çocuk demeden işkence edilip öldürülmesini emrediyor olabilir. Benzer örnekler diğer dinlerde de olabilir. Bu nedenle okulda din dersi eğitiminin sonuçlarından birisi hoşgörüsüz, hatta ötekinin varlığına son vermeyi bile göze alabilecek insanların yetişmesi olabilir. 

(4) Dini dogmalara dayanan bir eğitim alan bireyin tercihleri, siyasal iktidarlarca din kullanılarak yönlendirilebilir. Siyasi çıkarlardan kaynaklı olarak bir siyasi iktidar yurttaşlarını cihata ya da haçlı seferine çağırabilir. Dini dogmalar tartışmaya açık olmadığı için ve yanlışlanmaları da imkansız olduğu için, yurttaş söz konusu çağrıya gözü kapalı destek verebilir. Bugün Suriye'de yaşananlar da bunun etkisi de var.

(5) Bireylerin dini inançlarını bir çeşit "mana arayışından kaynaklı maneviyat ihtiyacı" dolayısıyla yaşamaları, ibadetlerini yerine getirmeleri anayasa ile güvence altına alınmalıdır. Zaten artık -mesela Türkiye'de- hangi parti iktidara gelirse gelsin, kimse cuma namazına giden bir adama kolundan tutup "gidemezsin!" diyecek değil. Kimse oruç tutan birisine "oruç tutma kardeşim, tutamazsın, istemiyorum!" diyecek değil. Artık o aşamalar geçildi. Dediğim gibi bir insan din ve vicdan özgürlüğü gereği dilediğine inanabilir ve inançlarının gereklerini yerine getirebilir; fakat inançlarının gereklerini okul müfredatına sokmak isterse ona müsaade edilemez. Aksi halde orta ve uzun vadede yukarıda saydığım sonuçlar ortaya çıkacaktır. Bunlar yaşanmamış ve yaşanmayan şeyler de değil.

Fransa'nın laikliğe bu denli vurgu yapıyor olması boşuna değil; zira Fransa Roma Katolik Kilisesi'nden politik olarak bağımsız olabilmek için çok mücadeleler vermiş, çok kan dökülmüştür. Geçmiş deneyimleri onları bugün daha dikkatli olmaya sevk ediyor. Türkiye'nin yapması gerekense zorunlu din dersini kaldırmaktır. Gayet ılımlı ve makul bir talep bu: Din dersi kalsın, ama zorunlu olmasın, seçen seçsin. Bu konuda çok fazla hassasiyet gösterildi. Biraz abartıldı. En ufak bir eleştiri bile dine karşı tehdit olarak görüldü ve "din elden gidiyor!" nidaları atıldı. İnancı, itikatı kuvvetli bir kişi bu kadar kaygılanır mı? Madem -anketlere bakılırsa- bu ülkede yaşayan insanların büyük çoğunluğu dindar, o halde neden bu kadar korkuluyor? Yoksa inançları zayıf mı?! Anlamak zor.

Ben mevcut muhafazakar hegemonyaya rağmen ileride din dersinin zorunlu olmaktan çıkarılacağını düşünüyorum. İkinci kitabım Feyerabend'in bilim felsefesi üzerinden gidecek ama bu konuları da eğitim bağlamında tartışacak. Çıkınca duyuracağım zaten.

Tamer Ertangil.

29 Ağustos 2013 Perşembe

Helsinki Şehir Maratonu Üzerine

Helsinki Şehir Maratonu, Başlangıç Anı.
Helsinki maratonu 17 Ağustos'ta koşuldu. Hava neredeyse soğuktu ve maraton başlamadan önce ve ilk on beş dakika boyunca sağnak yağış vardı. Yağmur zorlayıcı bir etken olsa da serin havanın koşucular için daha tercih edilir olduğunu söyleyebilirim. İtalyan bir arkadaşla yan yanaydık ve o da benim gibi ilk maratonunu koşacaktı. Sunucu ikili "Helsinki'de ilk maratonunu koşacak olanlar el kaldırsın!" dediğinde ikimiz de elimizi kaldırdık ve etrafımızdakiler bize "şehrimize hoşgeldiniz!" dedi. Derken start verildi ve koşmaya başladık.

Tecrübesizlikten kaynaklı ilk hatamı hemen fark ettim. Kendimi zorlamadığım halde çok hızlıydım diğerlerine göre. Meğer yanlış yerden başlamışım! Tempo tutuculardan "5.00" yazanların olduğu kısımdaydım çünkü bir kilometreyi beş dakikada bitiririm diye planlıyordum. Meğer "5.00" ile kastedilen maratonu beş saatte bitirme hedefiymiş. O nedenle belki iki bin kişiyi geçmişimdir. Bu da gereksiz zigzaglara ve enerji kaybına yol açmaktan başka işe yaramadı.

İlk maratonum olduğu için hedefim bitiş çizgisine varmaktı. Süre pek umrumda değildi açıkçası. Hiç nefes nefese kalmadım. Üç kilometrede bir su ve enerji içeceği servisi vardı. Benim enerji içeceğiyle aram yoktur, suyu ise ilk olarak dokuzuncu kilometrede içtim. Herkes kendi vücudunu az çok tanır. Benim aşırı su ihtiyacım olmuyor, pek terlemiyorum. O nedenle dokuzuncu kilometreden itibaren altı kilometrede bir su içtim ve bu yeterli oldu. Hep sorarlar "42 kilometreyi hiç durmadan mı koştun?" diye. Evet, bir istisna ile. Su içerken yürüyorum 6-7 adım. Koşarken su içmekte zorlanıyorum zira.

İlk on kilometre bir çırpıda tamamlandı. Yorgun değildim. Hala insanları geçmeye devam ediyordum. Kafamda pek fazla düşünce yoktu. Daha önce hiç adım atmadığım bir şehrin hemen her noktasına adım atmanın tadını çıkartıyordum. Helsinki'de önce Olimpik Stadyumun çevresini dolandık ve merkezden uzaklaştık. Göllerin ve parkların yanından, bir de köprülerden geçtik. Yirminci kilometreye geldiğimde yorgun değildim. Üstelik şehrin tam göbeğine gelmek üzereydik. Finlandiyalılar alkışlarla ve "üba üba!" sesleriyle koşucuları destekliyordu. Havanın soğuk olması onların bu festivalin tadını çıkartmalarına engel teşkil etmemişti. Şehrin merkezinde izleyici sayısı daha fazlaydı ve itiraf etmeliyim ki tezahüratlar insanı bir hayli gaza getiriyor. 

Derken dönüş yolu başladı. Sıkıntının yirmi altıncı kilometrede başladığını hatırlıyorum. Nefes nefese değildim. Kendimi iyi hissediyordum ama bacaklarımda sızılar başlamıştı. Dizlerimin üstü de, altı da hafif hafif sızlıyordu. Tamer diye düşündüm, sabırlı ol, manzaranın tadını çıkar. Herkes maratonda bir andan sonra "bitse de kurtulsam" diye düşünürmüş -öyle yazardı internette. Ben tam tersine maraton hiç bitmesin istedim. Sanırım antrenmanlarımı yaptığım futbol sahasında hamster gibi dönüp durmak yerine böylesine güzel bir şehirde koşmaktı beni motive eden. O kadar antrenmana rağmen sızlayan bacaklarımla otuz üçüncü kilometreye girdiğimde "artık ölsem bile bu yarışı bitiririm" diye düşündüğümü hatırlıyorum; çünkü eşiği aşmıştım. On kilometreden az kalmıştı. Son on kilometrem ilk otuz iki kilometreye göre daha yavaş geçmiş. Bir yerden sonra koşsanızda sanki bacaklarınız sizden bağımsız hareket etmeye başlıyor. Hızına kendisi karar veriyor -siz değil. 

Dört kilometre kala fotoğraf ekibinin fotoğrafımı çektiğini görünce selam verdim kolumu kaldırıp. O an baldırımda kramp şöyle bir yoklayıp gitti. Çekme yaptı derler ya hani, işte ondan. Tamer dedim kendi kendime, dur şimdi, önüne bak ve koş. Bitişe bir kilometre kala çıkılan yokuş ise biraz yıldırıcıydı. Derken Olimpik Stadyuma girdik. Bütün tribünler dolu değildi, bir kısmında seyirciler alkış tutuyordu. Bu zamana kadar koştuğum tüm yarışların son 200 metresinde hızlanır, hatta neredeyse sprinter gibi ivmelenirim ama bu kez yapamadım. Maraton başka derler ya, gerçekten öyleymiş. Sprinte kalkmayı denediğim anda iki baldırım birden sinyal gönderdi: "Yooo dostum, yapma bunu!" dediler sanki. Kramp ya da sakatlık istemiyordum. Güzellikle bitiş çizgisini geçtim. Küçük ve sevimli bir çocuk boynuma hatıra madalyamı geçirdi. İkramları iştahla yedim, özellikle şu meyveli yoğurt ilaç gibi gelmişti. Ertesi sabah kahvaltıda şu şekerli waffle ekmeğine çilek reçeli boca edip hunharca yediğimi de ekleyeyim -ki normalde çaya bile şeker atmayan birisiyimdir.

Çim sahanın üstünde kramptan ötürü inleyip kıvrananlar da vardı, tecrübeli olup ağrı çekmeyenler de. Açma germe hareketlerini yaptım ama yine de yarışı izleyen üç gün boyunca merdiven inerken bir ağrı hissettim bacaklarımda. Sol dizimdeki hafif ağrı ise daha birkaç gün önce geçti. O da gülün dikeni artık. Maraton bitirmek güzel bir duygu gerçekten de. İnsan devamını getirmek istiyor. Sakatlık yaşamadığım sürece her yıl yurtdışında bir maratona katılmayı planlıyorum. Yarışı  üç saat kırk altı dakikada bitirdim ama sanırım üç buçuk saatte bitirebilecek potansiyelim var. Maraton hem potansiyelinizin, vücudunuzun ne kadar da dayanıklı olduğunun, hem de eksiklerinizin farkına varmanızı sağlıyor. Benim sorunum sol dizim mesela. Ona iyi davranmalıyım. Yakında yine koşmaya başlayacağım ama her gün değil -gün aşırı. Kendi vücudunu tanıyan birisi ona aşırı yüklenmemesi gerektiğini de anlıyor zamanla.

Spora birçok insan gibi göbeği eritmek amacıyla başlamıştım üç buçuk sene önce. Zamanla spor yapmanın, bedeni yormanın tadına insan alışıyor. Bedeninin değerini bilmeye, içtiği sudan, aldığı duştan, yediği yemekten daha fazla tat almaya başlıyor. Platon Yasalar adlı diyaloğunda kuracakları okulları anlatır: "Okulumuzda hem cimnastik, hem de müzik eğitimi vereceğiz. Böylece öğrenciler hem bedenen hem de zihnen, yani bir bütün olarak sağlıklı yetişecekler" gibi bir şeyler der. Cimnastikten kastı bütün sporlar, müzikten kastı ise bugün anladığımız anlamda müziğin yanı sıra matematik, geometri, mantık ve felsefedir. Filozof denince günümüzde insanın aklına düşünmekten önünü göremeyip çukura düşen birisinin imgesi gelir -ya da Rodin'ın düşünen adam heykeli. Oysa ne Platon ne de Aristoteles bu imgeye uyuyordu. Gayet sağlıklı, yapılı insanlar oldukları bilinir. Felsefeyle hemhal olup dünya işlerinden el etek çeken birisi felsefenin öte-dünya bilgisi olduğuna inanmıştır. Oysa felsefe bal gibi bu dünyayla ilgili, ona temas eden, onu dönüştüren bir etkinliktir. Hal böyleyken neden bedenlerimizi değersiz bulalım?

Koşmak güzel şey. Siz de koşun. Koşamazsanız da size uygun başka bir spor vardır muhakkak. 

Bu yazıyı yazmamı sürekli bana hatırlatan sevgili dostum Erkal Ünal'a ithaf olunur.

Tamer.

24 Ağustos 2013 Cumartesi

Finlandiya ve Estonya Hakkında Kişisel Bir Değerlendirme

Finlandiya'lı bir aile.
Helsinki Şehir Maratonu vesilesiyle ilk kez yurtdışına çıktım. Hatta ilk kez uçağa bindim. Hep maratondan, şehrin mimarisinden ve tarihinden söz etmek yerine, bu kez insanlarından ve kişisel deneyimlerimden söz etmek istiyorum. 

Her bir Finli adeta ülkesini temsil eden bir yetkili gibi. Her zaman yardımcı olmaya hazırlar. Bir hafta boyunca bir kişi bile bana "işim var", "acelem var", "başkasına sor" demedi. Hiçkimse terslemedi. Hatta bir keresinde elimde haritayla bir mekanı ararken birisi gelip bana "yardımcı olayım, nereyi arıyorsunuz?" diye sordu ben bir şey demeden. Dönüş yolunda tramvaya binip ücreti öderken, vatman valizimi gördü ve "havalimanına gidecekseniz, şu bileti alın, böylece otobüse ücretsiz binmiş olursunuz, boşuna fazla para ödemeyin" dedi. Bunu uzun uzun açıkladı. Havalimanına gidecek otobüsün hangi duraktan kalkacağını bile söyledi. İnanın ben mahcup oldum o sırada tramvayı beklettiği için. Bana açıklama yaparken insanların gecikmesini istemezdim sonuçta. Tramvaydan indiğimde ise vatman başıyla selam verdi. 

Soğuk insanlar mı şimdi bunlar? Dışarıda yakalambaç oynadıkları, frizbi oynadıkları, her fırsatta sosyal etkinliklerle bir araya geldikleri için mi soğuklar? Hep yardımcı oldukları, nezaketlerini korudukları için mi? Soğuk olduklarına kesinlikle katılmıyorum. Havadan sudan sohbeti pek sevmedikleri söylenir. Bilemiyorum, benim kişisel deneyimlerim bunun aksini gösterdi.

Finlandiya bana kalırsa uygarlığın beşiği konumunda. Uygarlıktan benim anladığım zenginlik, gökdelenler, AVM'ler değil yalnızca. İnsanların uygar tavırları, nazik davranışları ve sosyal sorumluluk duygularının gelişmiş olması. Ben ilk kez yaya geçidine adım attığım an duran otomobillerle karşılaştım. İlk baş o kadar tuhaf geldi ki, elimle selam verip teşekkür etme ihtiyacı duydum sürücülere. Sonra alışmaya başladım. Finlandiya'da korna sesini neredeyse hiç işitmedim. Bir tane kızgın, ortalıkta bağırıp çağıran adam görmedim. Bisiklet kullanan çok fazla sayıda insan var ve bisiklet yolları her yerde mevcut. Yaya olarak kaldırımın size ayrılan kısmından gitmeniz gerekiyor, aksi halde hızlı giden bir bisikletli size çarpabilir. Her yerde bisiklet park yerleri, apartmanların zemininde ise bisikletleri dikey konumda koyabileceğiniz, böylelikle az yer kaplamalarını sağlayan bölümler var.

Biraz şaşırdığım bir mevzu ise sigara içen çok Finli görmem. Bir Türkiye ya da Yunanistan kadar yaygın değil sigara tiryakileri, ama beklediğimden fazlaydı. Şaşırdığım mevzulardan birisi ise bira kutusu toplayan zencilerdi. Oraya gitmek için vize almak gerekirken, mali durumunuzu belirtmeniz gerekirken, böylesine pahalı bir şehirde beş parasız insanlar ne yapar? Nasıl girerler bu ülkeye? Burası bir muamma. Bu arada bira kutuları 15 avrosent ediyor. Kutuları ezen küçük geri dönüşüm makinaları var süpermarketlerde. 

Kaldığım hostel'de çok çeşitli insanlarla tanıştım. Zaten oraya gelenler muhabbete meyilli insanlar. Yalnızlığa düşkün birisi gider otel odası tutar, tek başına kalır. Bir Polonyalıyı kendime çok benzettim. Kieslowski filmlerinden, edebiyattan, Türkçe ve Fince'nin akraba diller olmasından vb. söz ettik. Üstelik o da maraton koşmaya gelmişti. İlgi alanları ve mizaç itibariyle kendimin Polonyalı muadili ile karşılaşmıştım adeta. İlginç bir deneyimdi. Belçikalı bir Flaman da çok hoş sohbetti. Hatta o kadar sosyal birisiydi ki bir günde bütün hostel ile arkadaş oldu. Maratona hazırlandığını ve 42 gündür bira içmediğini, koşudan sonra bir sürü bira alacağını söyleyip duruyordu ve dediğini de yaptı. Evde bira yapıyormuş kendisi. Bu konuda uzmanım, mütevazı olamayacağım diyordu. Valonlarla Flamanlar arasındaki meseleden söz açtığımda Belçika Kraliyet Ailesi'nden haz etmediğini söyledi. Çok ilginç birisiydi. Tarih konusunda çok bilgiliydi. Meğer tarih alanında yüksek lisans yapmış. Ama bir hastanede hasta bakıcı olarak çalışıyormuş. Hastanelerde iş bulmak kolay diyordu. Polonya'lı kadar benim benzerim değildi. Aşırı-sosyal birisiydi, benden farklı.

Finlandiya'dan Estonya'ya gitmek çok kolay. Feribotla bir saat kırk dakika sürüyor topu topu. Pasaportunuza şöyle bir bakıyorlar ve geçiyorsunuz. Estonya'da herhangi bir kontrole tabi tutulmuyorsunuz. Helsinki'den Tallinn'e ucuz alkol almaya gelirmiş Finliler. Tallinn'in turistik mekanları hiç de ucuz değil ama alkol satan şu özel dükkanlarda fiyatlar inanılmaz düşük. Bira 72 Avrosent, 1,8-1,9 Türk lirasına tekabül ediyor. Bizim için bile ucuzken Finliler için ne kadar ucuzdur düşünün artık. 30'lu paketlerle alıyorlar.

Estonlar ne yazık ki Finliler kadar medeni değil. Kimisi nezaketten yoksun. Tamam, turistik mekanlarda iyiler ama şehir merkezine gittiğinizde işler değişiyor. Yaya geçidine adım atınca Helsinki'deki gibi durmuyor arabalar. Bisiklet kullanan yok. Bisiklet yolu da yok. Bir ara birisi geçmek için beni itekledi mesela. Giyime çok önem veriliyor olsa gerek. Hangi AVM'ye girsem hep giysici doluydu. Estonya'da Rus etkisi çok fazla. Rusya'ya gitmiş gibi hissettim kendimi oradayken. Çok da kötülemek istemem. Helsinki'ye göre Tallinn kesinlikle kötü bir yer her bakımdan. Ama yine de güzel bir şehir. Herkes kaba değil tabi. Nazik insanlar da var. 

Katedrallere ve kiliselere gelirsek, gerek Finlandiya'da, gerekse Estonya'da bu mekanlar dini mekanlar olmaktan neredeyse çıkmış, turistik hale gelmişler. Hepsinin içinde hediyelik eşyalar satılıyor. Adamlar "inanç turizmi" konusunda ilerletmiş işi. Çarmıha gerilmiş İsa biblosu satıyorlar mesela içeride. Zaten dinin bu iki ülkenin günlük hayatında hiçbir yeri yok. Estonya nüfusunun %74'ü dinsizken, Finlandiya'da da bayağı bir dinsiz nüfus var. Hıristiyanım diyenlerinse kiliseye uğradıkları pek yokmuş. Günlük hayatta din diye bir şey yok, bunu gelip kendiniz deneyimlemelisiniz. Anlatması zor.

Finlandiya eğitimde dünya birincisi. Bir şehirde neredeyse herkes mi İngilizce bilir arkadaş? Araştırdım bu işi. Öyle çok aşırı çalıştıkları yok. Öğretmenler günde dört saat derse giriyormuş ama haftada iki saat mesleki gelişim eğitimi görüyorlarmış. Doğrusu da bu değil mi zaten? Bizim ülkemizde öğretmeni ellerinden geldiğince çok derse sokarlar, öğretmen yıllarca yerinde sayar, kendini geliştiremez. Bence öğretmeni günde 8-10 saat derse sokacağına kitap ver, de ki bunu oku, bunun hakkında tartışacaksınız diğer öğretmenlerle. Bu da mesleki gelişime katkı olur. Finlandiya'da süpermarketler dışındaki dükkanlar erkenden kapanıyor. Çoğu mekan hem Pazar hem de Pazartesi günleri tatil yapıyor. İnsanlar sosyal yaşamlarına ve ailelerine zaman ayırıyor. Demek ki bir ülkenin kalkınması, zenginleşmesi ve eğitimde üst düzeye çıkabilmesi için ucuz işgücü ve uzun iş saatleri şart değilmiş. Ha diyeceksiniz ki ama sömürmüşlerdir bir yerleri. Hayır, Finlandiya hiçbir zaman sömürgeci olmadı, onu da belirteyim.

Estonya değil ama Finlandiya benim gözümde bir yeryüzü cenneti. Hayalimdeki ülke böyle bir şeydi hep. Demokrasi, çoğulculuk, farklı kültürlere saygı, nezaket ve ekonomik refaha ek olarak doğal güzellikler de mevcut bu ülkede. Zaten Finlandiyalılar kendi ülkelerinin dünyanın en güzel ülkesi olduğunu düşünüyor. Göller ve adalar yüzlerce, belki de binlerce. "Ülkemizde sel, kasırga, hortum, deprem ve tsunami olmuyor" diyorlar. "Peki ya soğuklar?" diye sorunca "iklime göre giyinince sorun yok" diye yanıtlıyorlar. Temiz hava diye bir şey varsa onu ben burada aldım. Serin, berrak, tertemiz bir havası vardı Helsinki'nin.

Finlandiya ve Estonya'ya dair kişisel izlenimlerim böyle. Yolunuz düşerse haber edin, belki bir faydam dokunur.

Tamer Ertangil.