30 Aralık 2012 Pazar

Turgenyev'in Babalar ve Oğullar'ı ve Nihilizm

İvan Sergeyeviç Turgenyev (1818-1883)
Babalar ve Oğullar, Turgenyev’in 1862 tarihli bir romanı.

Kitapta en çok nihilist Bazarov karakteri dikkat çekiyor. Bazarov’un konuşmalarını okurken daha bir ciddileşiyorsunuz. Tüm değerleri reddettiğini ve hiçbir şeye inanmadığını savunan bazarov’un, savunduğu bu tutumu hayatına uygulayamamasını, örneğin aşkı reddetmesine karşın aşık olmasını anlatıyor Turgenyev. Böylelikle, nihilizmin insan doğasına uygun olmadığını, yaşama uygulanmasının olanaksız olduğunu öğretmeye çalışıyor.

Tıp okumuş olan ve doktora yapmakta olan Bazarov, doğayı inceler, kurbağaların anatomisi ile ilgilenir. Mikroskobu ile gözlemler yapar ve ortaya attığı görüşleri gerekçelerle savunur. Bir bilim insanı tavrı hakimdir onda; üstelik son derece mantıklı da konuşur, demem o ki, mantıksal çıkarımlar yapar sürekli. Yine de ona sorsanız mantığı da inkar edecektir:

"Bırakın canım, mantık bizim neyimize gerek? Biz onsuz da yaşayabiliriz … tahmin ederim ki, aç oldğunuz zaman bir parça ekmeği ağzınıza atmak için mantığa ihtiyaç yoktur." (s. 69)

Mantık, deney, bilim ve benzeri disiplinler şöyle dursun, hayat anlamsızdır zaten. Bazarov bir yerde şunları söylüyor:

"Ben ise düşünüyorum, işte şurada saman yığınının yanında yatıyorum… vücudumun kapladığı daracık yer, geriye kalan boşluğun, benim bulunmadığım, benimle hiç ilgisi olmayan boşluğun yanında o kadar küçük kalıyor ki! Yaşayabileceğim süre de, benden önce varolan, benden sonra da devam edecek olan sonsuzlukla ölçülünce o kadar önemsiz ki! Buna rağmen, bu atomun, bu matematik noktanın içinde kan dolaşıyor, beyin çalışıyor, istekler doğuyor… ne saçmalık! Ne boş şeyler!" (s. 178) 

Evrenin sonsuzluğu karşısında insanın kendini bir mikrop kadar değersiz görmesinin tipik bir örneğidir bu sözler. Öte yandan on dokuzuncu yüzyılın edebi eserlerinde hayatın bunca anlamsız bulunduğuna pek rastlamayız. Örneğin, Goethe’nin Werther’i, hayatı boş ve anlamsız bulduğu için değil, aşık olduğu kadına kavuşamadığı için intihar eder. Zaten Bazarov bu nedenle ilginçtir zamanı için, o dönemlerde birinin her şeyi reddettiğini savunmasına pek sık rastlanmaz. 

Uslanmaz nihilist Bazarov en sonunda “cezasını" çekecektir. Turgenyev kitabı didaktik bir üslupla bitirir ve ilkesiz bir yaşamın sürdürülmesinin imkansız olduğunu ima eder.

İyi hoş ama sorun şu ki bazarov’un tam olarak bir nihilist olduğunu söylemek zor…

Ahlakı, bilimi, mantığı, tanrıyı, aşkı ve toplumsal değerleri tümüyle reddeden bazarov’un tutumu yalnızca lafta kalmakta, uygulamaya pek de konamamaktadır. Sonsuz evrende kapladığı azıcık yer ile ne denli saçma bir yaşamın içinde olduğunu söylese de, yaptıklarına bakıldığında hayatın hemen her yönüne son derece ilgi duyduğu söylenebilir. Yani ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz ilkesi ile değerlendirildiğinde, bazarov’un bir nihilist olduğunu söylemek güçleşir. Diğer bir yandan, bazarov’u nihilist saysak bile, onun nihilizmden daha baskın olan yönleri seçkinci, ukala, kibirli, müşkülpesent ve ehl-i keyf olmasıdır. Rahatsız edilmeyi sevmez. Canı ne zaman ne isterse onu yapar. Tartışma esnasında karşısındakini neredeyse aşağılamaya kadar gider. Aristokrasiyi küçümsemekle kalmaz, köylü halkı da küçümser. Hiçbir şeyi beğenmez. Gelgelelim tek başına çalışmaktan sıkıldığında insanlara koşar, köylü ile sohbet eder, aristokratların konaklarında kalmayı kendi ailesiyle kalmaya tercih eder ve güzel bir kadın gördüğü vakit Onu beğenmekten kendini alıkoyamaz.

Özetle, Bazarov karakterinin nihilizmi tartışılır, tıpkı nihilizmin kendisinin de bir hayli tartışılır bir kavram olması gibi…

Tamer Ertangil.

16 Aralık 2012 Pazar

Eğitim Üzerine Birkaç Söz


"Eğitim", okul, devlet, çevre, aile, öğrenci, öğretmen, ekonomi, hukuk, medya, veli vb. Birbiriyle etkileşim içinde olan birçok unsur ile etkileşim halinde olan bir bütündür, denilebilir.

Okul toplumdan kopuk bir kurum değildir. Genellikle eğitim-öğretimin okulda yapılması gerektiği ve okulun adeta toplumdan yalıtık bir yer olduğu düşünülür. Buna göre okul öğrenciyi hayata hazırlayan bir yerdir, hayatın kendisi değildir. Oysa biraz düşünüldüğünde okulun hem hayatı önceleyen bir yer, hem de hayatın ta kendisi olduğu anlaşılabilir. Toplumun bir parçasıdır okullar. Eğitim de bu nedenle okulda yapılıp, ders bitince sona eren bir etkinlik değildir.

Böyle didaktik bir üslupla bilmiş bilmiş konuşmak yetmez tabi. Örneklemek gerekir. Mesela okulda yeşilay kulübü faaliyet yürütüyor, panolara sigaranın zararları anlatılıyor, hatta sigara tiryakisi olan öğretmenler sigara içmek için okul dışına çıkıyorlarsa, okulda tamirat yapan, fayans döşeyen ya da harç yapan ustanın da öğrencilerin gözü önünde sigara içmemesi gerekir. Bunu gören çocuğun gözünde eğitim bitmiştir artık. Demek ki okulda öyle deniyordur, ama hayat öyle değildir. Bak işte, usta sigarasını tüttürmektedir okulda herkesin göreceği şekilde. Öğretmen aksini söylese ne yazar, söylemese ne.

Trafik kulübü olarak okulun yakınındaki yola bir üst geçit talep ettiğinizi düşünelim. Bunun için öğrenciler imza kampanyası yürütmüş, yüzlerce imza toplanmış, bir de dilekçe kaleme alınmış olsun. Karayolları Bölge Müdürlüğü ve belediyeye bu dilekçeler ve imzalar verilmiş olsun. En azından söz konusu kurumların bir yanıt vermesi, olumsuz da olsa bir yanıt vermesi beklenir. Aksi halde çocuk “okulda yapılanın okulda kaldığını" düşünecek, hayat ile okulun bambaşka yerler olduğu düşüncesi kafasında pekişecektir.

Okulda öğrencilerin kavgalarını ayırdığınızı, onlara kavga ettikleri için kızdığınızı, sözlü olarak anlaşmanın olanaklı olduğunu söylediğinizi düşünün; öte yandan çocuk televizyonda tekerlekli sandalye basketbol maçında bile büyük kavgalar çıktığını, hatta koridordaki tekerlekli sandalyelerin taraftarlarca parçalandığını gördükten sonra sizin anlattıklarınızın bir kıymet-i harbiyesi kalmayacaktır. Kavga okulda yasaktır, dışarıda ise gayet olağan bir eylemdir -çocuk böyle düşünür. Çünkü o haklı olarak lafa değil, işe bakar. Gördüklerine gözlerini kapatmaz.

O kavga edenler de velidir. Evde küfreden de velidir. Kahveye gelip “bir anket yapabilir miyiz?" diye hevesle soran çocuğa ilgisiz davranan ve batak oynamaya devam eden de bir velidir. Eğitimde bütünlüğün bozulması anlamına gelir bütün bunlar. Eğitim denilen şey okulda olup bitse ve mükemmel sonuçlar verseydi, çok kolay bir iş olurdu. Fakat “ne yazık ki" öğrenciler bilgisayar programı değildir. Hep aynı sonuçları vermek üzere programlanamazlar, çoğu zaman da öngörülemezler. Hepsi özgür irade sahibi yurttaşlardır.

Hal böyleyken “Finlandiya eğitimde n’için birinci?" diye sormak ve Türkiye’yi Finlandiya ile kıyaslamak gülünç kaçıyor.

En azından, orada engellilerin mücadele ettiği bir basketbol karşılaşmasında kavga çıkacağını, hele hele tekerlekli sandalyelerin parçalanacağını hiç sanmıyorum.

Dolayısıyla eğitimdeki başarı yalnızca öğretmene ait olamayacağı gibi, başarısızlık da yalnızca öğretmene ait değildir diye bitireyim.

Tamer Ertangil.

15 Aralık 2012 Cumartesi

Zeki Demirkubuz - Kıskanmak

Kıskanmak (2009) - Zeki Demirkubuz
Kıskanmak, Nahid Sırrı Örik‘in aynı adlı romanından uyarlanarak, Zeki Demirkubuz tarafından çekilmiş bir film.

Zeki Demirkubuz’un bu romanı senaryolaştırması tesadüf olmasa gerek, zira her filminde olduğu gibi insanın karanlık yönlerine, insan doğasındaki iyilikler kadar kötülüklere, çirkinliklere odaklanmış yine.

Filmi izlerken ilk anda çirkin ve sönük bir hayatı haiz olan Seniha’nın, güzel ve hayat dolu olan, ancak tutkularını da denetim altında tutmaktan aciz Mükerrem’i kıskandığını düşünüyorsunuz. Aslında pek de yanılıyor sayılmazsınız, ancak filmde esasen mükerrem’in görümcesi Seniha, abisini, yani mükerrem’in kocasını kıskanır.

Film bu kıskançlığın nedenlerini, geçmişini pek fazla vurgulamaz, açıkça gözümüze sokmaz, ancak yinede Seniha’nın zaman zaman abisinin çocukluk fotoğraflarına attığı bakışlarda ve bir yerde mükerrem’e içini dökerken, evleneceği adamı inzibatlara ihbar eden abisinden yakındığında, abisine karşı beslediği, biriktirdiği hınç duygusunun kökenlerini az çok anlıyoruz. Yine abisi bir gün işten döndüğünde karısı mükerrem’e “ben yokken şımartma şunu" der Seniha için… hep ezmiştir Seniha’yı, her zaman önünü kesmiş, onun tüm olanaklarını kısıtlamıştır. Bu bakımdan filmin 1930’lar zonguldak’ında geçtiğini de hatırlatmakta yarar var, çünkü her ne kadar balolar düzenlense, kadınlar sosyal hayatın içerisine dahil edilse ve görünüşte modern bir yaşam tarzı ile yaşıyorlar gibi görünse de, aslında gayet geleneksel bir aile yapısı muhafaza edilmekte, erkek mutlak otorite olarak görünmektedir. Bu nedenle tüm o "şık" giyimli kadınlar, tüm o balolar ve danslar salt zevahiri kurtarmaktan ibaret birer maskedir. Kendisini dışarı nasıl gösterirse göstersin, türk toplumu özünde yine aynıdır, öyle binlerce yıl ile kolektif bilinçdışına, ya da alt-beyine, her ne derseniz deyin, ilmek ilmek işlenmiş olan kadınlık ve erkeklik rolleri kolay kolay değişmez.

Yine de Seniha’nın mutlak bir otorite ile abisine bağlı olduğunu unutmamak gerekir. Aynı şekilde mükerrem de kocasının otoritesine mutlak bir şekilde tabidir, itiraz etmez, direnmez. Aralarındaki tek sohbet konusu ise “bugün tatlılardan ne var?" kabilinden sorulardır, yemek sofrasında sorulan.

Tam da bu nedenle mükerrem aldatır zaten kocasını, zira tutkularının önüne geçemediğini, bu konuda zaaflarının olduğunu söylemiştim. Üstelik aşık olduğu genci filmin başında baloda gördüğünde beğenmediğini ifade eder diğer kadınlara. Tabi dil bu, kemiği yok, söylenene güven olmaz, çünkü insanın içinden neler geçer, bilinçdışında neler dolanır, arzu ve irade neye yönelir, bazen bunları insan kendisi bile bilemez. Bildiği halde kabul etmediği de olur.

Aslında kıskanmak iki türlü gibidir sanki. Bir kere insan sevdiğini kıskanır, hani şu “seni saran kemerden belini kıskanırım" sözünde olduğu gibi, her ne kadar bu biraz uç bir örnek olsa da, insan öncelikle sevdiğini kıskanır, onu kimselerle paylaşmak istemez, onun üzerinde başkalarının gözlerinin dolaşmasını istemez.

Bir de güzelliğinden, zenginliğinden, toplumsal statüsünden ve gördüğü saygıdan ötürü kıskanılan insanlar vardır; tam da bu özelliklere sahip olmayan, çirkin, yoksul ve itibarsız olan insan kıskanacaktır diğerini, kıskanmakla kalmayacak, hınç biriktirecek, intikam planları yapmaya başlayacaktır.

İşte bu filmde iki türlü kıskanma fiili var, yanı sıra hınç, öfke, intikam var. Tüm fiiller iç içe geçmiş gibi. Bazı hallerde empati kurabiliyorsunuz karakter ile, bazen anlayamıyorsunuz onu, çünkü dediğim gibi, insanın doğası safi iyilikten ibaret değildir, Zeki Demirkubuz da bunu bize muhteşem bir şekilde gösteriyor.

Hani intikam soğuk yenen bir yemektir derler ya, Seniha öylesine sakin, öylesine donuk, öylesine planlıdır ki, insanın izlerken bile kanı donar. Yüzündeki çirkinlik, özündeki çirkinliğin bir tezahürüdür adeta. Filmin sonunda kendi kendisine abisi eğer kendisinden önce ölürse, ancak o zaman içindeki kötülüklerin bir nihayete ereceğini itiraf eder.

Filmde çirkin Seniha, güzeller güzeli Mükerrem’i kıskanır, yine aynı Seniha, maden mühendisi olan abisini kıskanır; abi, karısı mükerrem’i kıskanır ve tam da bu nedenle filmin kopma noktasına imzasını atar (söylemeyeyim artık o kadarını); mükerrem, kocasını aldattığı zengin genç Nuzhet’i başka kadınlardan kıskanır, herkes birbirini bir şekilde kıskanır. Ancak filmin adını yine de “kıskanmak" koymak insanın içine sinmiyor, ben olsaydım bu filme intikam adını koyardım, hınç adını koyardım ya da, ne bileyim.

Tüm kapılar kapalıdır Seniha için, film boyunca kapılar açılır ve kapanır, sürekli, ancak hiçbir kapı açık değildir, ne de kendiliğinden açılır. Seniha çirkindir, evde kalmıştır, abisi tarafından ezilmiştir, sıkıcı ve sönük bir hayatı vardır. Kapıların kapalı olması onun imkanlarının kısıtlı olmasına göndermede bulunur gibiyken, Seniha içinden abisinin ölmesini istediğini geçirir ki tam da o anda bir kapı kendiliğinden açılır.

Ancak o zaman nefreti dinecek, öfkesi kendisini terk edecektir.

Edecek midir? Bana kalırsa orası da kesin değil.

Kıskanmak’ı, Nuri Bilge Ceylan‘ın Üç Maymun filmine de benzetmedim değil. Eğer bunu beğenirseniz, Üç Maymun’u da izleyin derim. İyi seyirler.

Tamer Ertangil.


14 Aralık 2012 Cuma

Hakkari'de Bir Mevsim - Ferit Edgü

Hakkari'de Bir Mevsim - Ferit Edgü
Ferit Edgü’nün “o" adlı romanı, 1983 yılında “Hakkari’de bir mevsim" adıyla filme çekildikten sonraki tüm baskılarını “Hakkari’de Bir Mevsim" adıyla yapmıştır.

Öncelikle romanın biçim itibariyle olağan bir romandan bir hayli farklı olduğunu söylemek gerek. Şiir gibi bir roman. Kısa cümlelerden ve tek cümlelik paragraflardan müteşekkil. Ferit Edgü bu tarzı ile bir şekilde okuru kitabın içine çekmeyi başarmış. Hani bazı romanlar vardır, film izler gibi okursunuz. Bazıları ise okuru olayın içine çeker, sanki oradasınızdır. İşte Edgü’nün romanı bu ikinci kategoriye ait. Bir yandan son derece gerçekçi, bir yandan da gerçeküstü öğelere sahip. Kitabın kahramanı Hakkari’nin bir dağ köyüne sürülmüş bir öğretmen. Öte yandan kendisinin bir denizci olduğunu, teknesinin bu dağ köyünde kayalıklara çarptığını, bu nedenle bir kazazede olduğunu söylüyor. Tuhaf, büyülü bir gerçekçilik söz konusu Edgü’nün kurgusunda. Bir yandan olayları tüm gerçekliğiyle gözlemliyor, bir yandan da yazarın zihnine, hatta bilinçaltına giriyor, orada geziniyorsunuz.

Kitap 1976 yılında kaleme alınmış. Hakkari’de bir dağ köyü. Çay içiliyor. Yufka ekmek, bulgur ve otlu peynir yeniyor. Meyve ve sebze yok. Kimse evinin kapısını kilitlemiyor. Hastalanan bebeğin kurtulma şansı yok. Her şey öğretmene soruluyor. Öğretmenden ilaç alınıyor, muska yazması bile isteniyor ondan. Öğretmenin en zoruna giden olay, bebeklerin ölmesi: “insanlar ölmesin demiyorum / istediğim ölümsüzlük değil / ne kendim, ne başkaları için / istediğim, çocuklar ölmesin" (s. 59) kimi zamansa ölümden kaçış olmadığı biliniyor, ilacın hiçbir fayda etmeyeceğini bilen alaaddin ile öğretmen arasında şöyle bir konuşma geçiyor: “hoca, benim kardeş hasta, diyor. / nesi var? Diyorum. / ateşi var çok, diyor. Ölecek. / ilaç vereyim mi? Diyorum. / hayır, portakal ver, diyor. / portakal yememiştir hiç." (s. 137)

Türkçe bilmeyen kürt çocuklarıyla baş başa kalan sürgün ne yapabilir ki? Kitapta “na" sözcüğü çok geçiyor, belli ki “hayır" anlamında. Öğrencilere alınyazısı diye bir şey olmadığını öğretiyor son dersinde. Ama öncesinde biraz türkçe ve hesap da öğretiyor, tahtalardan çaktığı sıralarda ve siyaha boyayarak yaptığı kara tahtada. Eğitim sisteminin belirli bir yapıyı dayatarak çocuğun özgür düşünmesinin önünde bir engel haline geldiğini, çocuğun da böylelikle sistemin bir tuğlası haline geldiğini biliyor.

"Hem sayıyor, hem yazıyor:
1,2,3,4,5,6,7,8,9,10,101
dur, diyorum. Bu ne?
On bir.
Yirmi bir yaz, diyorum.
Yazıyor: 201
otuz bir yaz.
Yazıyor: 301
kırk bir yaz.
Yazıyor: 401
dur, diyorum.
Öbür çocuklara dönüyorum. Doğru mu yazıyor?
Hep bir ağızdan bağırıyorlar: doğruuu!
Peki, yüz yaz diorum. Yazıyor: 100
yüz bir yaz, diyorum.
Yazıyor: 1001
anladım. Bir yanlışlık değil söz konusu olan. Bir başka mantık.
Şimdi, görevim gereği, bu mantığı değiştirmem gerek." (s. 105)

Edgü, romanında kayıp ada Atlantis misali yapay yüceltmelere de gitmez. Hakkari onun gözünde neyse odur. Dağ başında hukuk olmaz, tanık olmaz, kanun olmaz: “kim vurdu? Diye sorarsın. Kimse bilmez. Herkes bilir. Hiçbiri ağzını açıp söylemez." (s. 153) yine de gelecekten umut vardır. Son günlerde televizyonda izlemişsinizdir, tekerlekli sandalye basketbol karşılaşmasında taraftarların çıkardığı kavga ve kırılan, parçalanan tekerlekli sandalyeler… bu nesilden umudu kestik belki, ancak ileride daha doğru düzgün bir neslin gelmemesi için bir neden yok: “kar kapamış yolları. / ziyanı yok biz açarız / eski yolları değil, yeni yolları açarız / çocuklarımızla birlikte / yirmi bir çocuğumuzla birlikte" (s. 165) yirmi bir çocuk, öğretmenin köydeki öğrencilerinin sayısı.

Öğretmen, en sonunda baharın gelmesi ve karların erimesiyle birlikte müfettiş ile de tanışır. Müfettiş onu teftiş etmek şöyle dursun, bu şartlara dayandığı için kendisini tebrik ettiğini söyler. Bir hafta sonra özgürdür. İstediğini yapabilir, istediği yere gidebilir. Fakat öğretmen bunu hiç planlamamış, özgürlüğün hayalini bile kurmamıştır. Gidecek yeri olmadığını söyler. Oysa köylüler onu nehir kıyısına götürür, onun teknesini bulup onarmışlardır. O tekne ile derelere, nehirlere ve denizlere yeniden ulaşabilecek, kendisi olabilecektir.

Gidecek bir yeri olmasa da gitmek güzeldir. Önemli olan hedefe varmak değil de yolda olmaktır bazen.

Gülümser.

Not: Film uyarlamasının da fena olmadığını söyleyebilirim. Ancak film sizi kendi içine çekemiyor. Üstelik gerçekçilik yönünden romana yaklaşsa da, o büyülü gerçekçiliği yakalayabilmesi imkansızdı belki de, zaten yakalayamamış. Yine de izlenir.

Bu arada, başrolde Genco Erkal oynuyor.

İyi seyirler ve okumalar,
Tamer Ertangil.