29 Ekim 2012 Pazartesi

Johnny Depp'in 1993 Yılında Oynadığı Film: What's Eating Gilbert Grape?

What's Eating Gilbert Grape? (1993)
1993 yapımı, başrollerinde Johnny Depp ve Leonardo Dicaprio’nun oynadığı muhteşem film.

Filmde sorumluluk duygusunun önemi ve gerekliliğinin yanısıra ne kadar ağır olabileceğini de görüyoruz. Ailevi sorumlulukların ağırlığı bazen o raddeye varıyor ki, hem bir baskı unsuruna dönüşüyor, hem de kişinin bağımsız bir özne olmasını engelliyor. Örneğin, johnny depp’in canlandırdığı karakter doğru düzgün aşık bile olamaz. Zihinsel olarak bir hayli geri olan kardeşinin ve evden çıkamayacak denli şişman olan annesinin sorumluluklarından ötürü, hep “gitmesi gerekmektedir". En çok kullandığı ifade budur: “gitmem gerek".

Dört kardeşin üçü gayet sağlıklı iken, Dicaprio’nun canlandırdığı en küçük olanı zihinsel bakımdan özürlü sayılabilecek bir durumdadır. Bu arada belirtmekte yarar var, dicaprio film çekildiğinde 18-19 yaşlarında olsa da, 14 yaşında gibi duruyor. Ne kadar büyük bir oyuncu olacağı ise daha o zaman belliymiş. Bu dört kardeş, televizyonda gördükleri hayatlardan tamamen uzak bir taşra kasabasında, babalarının yaptığı müstakil ve bir hayli eskimiş bir evde yaşarlar. Her ne kadar zaman zaman birbirleriyle çatışsalar da, daha çok birbirlerine kenetlenmiş haldedirler. Adeta kader birliği etmişlerdir. Öte yandan bu çileci birlikteliğin ve katlanma kapasitelerinin, taşrada farklı hayatlar görememelerinden kaynaklandığı da söylenebilir. Eğer “büyük şehir" hayatını deneyimleselerdi, muhtemelen o rutinden kopup, sorumluluklarını bir kenara bırakırlardı. Kısacası, gözleri açılmamıştır onların, bir anlamda.

Karavanla şehirden şehire gezen büyükanne-toruna özenmemek elde değil. İnsanoğlu aslında yakın çevresine karşı, ya da iş veya okul ortamında maskeler takabiliyor. Saklıyor kendini. Oysa sanal ortamda veya seyahatte, hiç tanımadığı insanlara karşı daha “kendisi" olabiliyor. Sanırım bu nedenle, bu kafa rahatlığından ve zincirlerinden kopmuş olmaktan ötürü o aşk doğabildi filmde. Çok da güzel oldu, keyifle izlettirdi.

Filmin sonundaki yangın sahnesi ise, Tarkovski’nin Offret (Kurban) adlı filmine bir gönderme barındırıyor olabilir diye düşünüyorum. Zira iki filmde de kişiler kendi evlerini yakıyor. Üstelik ölen annenin yakılarak kurban edildiği de yoruma açık. Her ne kadar esas neden, obez annenin cesedinin çatı katından vinçle indirilecek olması, aşırı kilolu oluşundan utanan annenin sokağa bile çıkmazken, vinç nedeniyle etrafta kalabalığın toplanacak olması, ve bunu yaşamaktansa, evdeki eşyaları boşaltıp evi -annesiyle birlikte- ateşe verecek kadar, kardeşlerin, annelerinin “vasiyetine" sahip çıkmaları…

Evdeki alevlerin her yükselişinde sorumluluğun da omuzlardan kalkması.

Bağların çözülmesi ve ertesinde gelen -kısmi- özgürlük.

‘90’lı yılların filmlerine karşı bir sempatim vardır ve bu sempati boşa doğmamış. Mükemmel bir film.

İzleyin bence,
Tamer Ertangil.

27 Ekim 2012 Cumartesi

Bir Bilim Kurgu Klasiği: Soylent Green Üzerine

Soylent Green (1973)

Soylent Green (1973) Harry Harrison’ın Yer açın! Yer açın! adlı romanından esinlenmiş, 1973 yapımı bilim kurgu filmi.


Film 2022 yılında geçiyor. Nüfus aşırı derece artmış. Kaynaklar kısıtlıdan da kısıtlı. İnsanlar aç, şebekelerde su yok. Duş almak nedir bilmiyorlar. Buna rağmen tel örgüler ve güvenlik görevlileri ile korunan son derece lüks sitelerde yaşayan bir üst tabaka var. Onların her şeyi var. Filmin kitaptan bu noktada büyük bir farklılığı var. Kitapta nüfus artışına çok vurgu yapılıyor, doğum kontrolünün öneminden, bunun yasalaşmasından filan söz ediliyorken, filmde bunlar vurgulanmıyor. Kitapta ezilen halk sürekli isyan halindeyken ve mitingler düzenlerken, filmde bu durum da pek vurgulanmıyor. Hatta kilise ve din adamları halka yardımcı oluyorlar, onlara kalacak yatak veriyorlar. Oysa kitapta böyle bir şey de yoktu. Yani filmin kitaba göre daha bir tevekkülcü, daha bir kaderci anlayışı telkin ettiğini söyleyebilirim. Bir de filmde bilim ile bilimin sömürülmesi, suiistimal edilmesi arasındaki ayrım çizgisi bulanık. Kitapta bilime doğrudan bir kötüleme yapılmıyor. Bu bakımdan kitap daha dikkatli. Yine de film kötü mü? Hayır.

Film kitaptan yalnızca “esinlenmiş" demiştim, çünkü romanla film arasında bariz farklılıklar var. Üstelik yalnızca ayrıntılarda değil, temelde de. Kitabı okumaya ya da filmi izlemeye niyetli olanlar buradan sonrasını okumasa da olur.

(1) Kitapta esas karakterlerden biri olan Gilbert, filmde yalnızca çulsuz bir kiralık katil. Kitapta gilbert’ın ailesi, terk edilmiş bir gemide yaşamaktadır, pekçok diğer yurttaş gibi. Gilbert ailesiyle tartışır ve evi terk eder. Çulsuzdur ama kiralık katil filan da değildir. İşlediği cinayet ise kuryelik yaptığı sırada istemeden meydana gelir. Özellikle sonradan birlikte bir odayı paylaştığı ve kıyamet gününün yaklaştığını söyleyip duran ihtiyar peter ile beraber geçirdiği günleri filmde görmeyi çok bekledim -ama yoktu.

(2) Kitapta “yosun krakeri" olarak geçen temel gıda ürünü, filmde Solyent adında bir firmanın yeşil ürünü olarak, “solyent green" olarak geçiyor ki, filme adını veren de bu olmuş. Filmde bu krakerlerin insan bedeninden, bir fabrikada üretildiğini görüyorsunuz. Oysa kitapta böyle bir şey yok. Yalnızca yosun krakerleri var, o kadar.

(3) Kodaman Mike’ın fedaisi Tab ise kitapta çok iyi bir insandı. Yanlış hatırlamıyorsam zenci idi. Üç çocuğu vardı. İşini güzel yapardı, saygılıydı, tam bir centilmendi. Oysa filmde kendisi sarışın, karısı ise zenci, çocukları filan da yok. Üstelik kötü bir karakter, para için her şeyi yapacak birisi -adam öldürmek dahil.

(4) Kitaptaki en güzel kısımlardan biri, lüks yaşama alışmış olan Shirl’in, dedektif ile birlikte dedektifin evinde yaşaması ve lüks yaşamdan sonra sefalete alışamamasıydı. Oysa filmde öyle bir şey hiç olmuyor. Koca Mike’ın ardından başka birisi kiralıyor binayı. Shirl aslında dedektifi sevse de, o adama “hizmet" ediyor. Daha da kötüsü, kitapta kiracı filan değil, Mike’ın kızkardeşi şirret bir kadın çıkıyordu ortaya. 

(5) Kitapta dedektifin ev arkadaşı yaşlı Sol, doğum kontrolünü destekleyen bir mitinge katılıyor, orada yaşanan bir arbedede yere düşüp kalçasını kırıyor. Ardından evde yaşlılıktan ve çeşitli hastalıklardan mütevellit hayatını kaybediyordu. Filmde ise kendi isteğiyle ölmeyi seçiyor. “yuva" denen bir yere gidiyor ve orada artık dünyada kalmamış olan doğa görüntüleri izlettirilirken ölüyor. Kitapta yaşlı sol ölünce dedektifi sosyal hizmetler aracılığıyla hak iddia eden 7-8 çocuklu bir aile evden çıkartıyordu. Evde bakılacak yaşlı birinin yokluğu, dedektifin bir hak iddia edememesine neden oluyor. Yaşlı sol’un kitapta shirl ile yaşadığı bir tartışma da harikaydı. İnsanoğlunun doğasından nüfüs artışının ne hale geldiğine, doğum kontrolünden ölüm kontrolüne, doğa yasalarından modern tıbba kadar kapsayıcı, güzel bir tartışma vardı. Bütün bunlar filmde yok; zira Shirl ile Sol hiç bir araya gelmiyor. Sol son derece rasyonel bir adam, ama filmde daha çok geçmişinden “Kayıp Ada Atlantis" imgeleri ile kendini avutan, duygusal biri olarak resmedilmiş.

* * *

Bilim kurguya merakı olanlar izleyin derim. Ama kitabı gerçekten çok daha iyi, hem düşünsel bakımdan, hem de kurgu zenginliği bakımından. Son olarak, 1973 yılından bakıldığında bazı teknolojik ilerlemeler belli ki öngörülemiyordu. Nedir onlar? Sürpriz olsun.

Tamer Ertangil.

21 Ekim 2012 Pazar

Alphaville - Jean-Luc Godard

Alphaville - Jean-Luc Godard
Alphaville, Fransız yönetmen Jean-Luc Godard’ın 1965 tarihli bir bilim kurgu filmi.

Bilim kurgu deyince aklınıza Hollywood filmlerindeki gibi lazer ışınları, ışınlanmalar, uzay savaşları filan gelmesin. Bu filmde hiçbiri yok. Daha çok, Orwell’in 1984 adlı kitabında olduğu gibi, geleceğe ilişkin kötümser bir tasarı, bir distopya var. Üstelik film noir tadında bir film. Başrolde pardesülü, fötr şapkalı, dedektif tipli bir adam var.

Filmin esas derdinin, akıl ve duygu çatışması olduğu söylenebilir. Film açıkça duygulardan yana taraf tutuyor. Alphaville adlı hayali şehirde Alpha 60 adında bir bilgisayar şehri yönetmektedir. Şehrin hiçbir sakini aşkın ne olduğunu bilmez. “o da nedir?" diye sorar. Vicdan nedir bilmezler. Öyle bir sözcük duymamışlardır daha önce. Her şey tamamen rasyonel, akli, ölçülebilir, biçilebilir, dolayısıyla bilimseldir.

Bu noktada filmin akıl ve bilim karşıtlığı eleştirilebilir. Feyerabend üzerine çalışırken bilim-karşıtlarına karşı çok makul eleştirilerle karşılaşmıştım. Örneğin, diyordu bir eleştirmen, neden bilim diye, duygulardan arınmış bir etkinlik de bağımsızca varolmasın? Tamam, insan duyguları da olan bir varlık, fakat bu nedenle bilimin de duygularla yapılması, onunla karıştırılıp kaynaştırılması zorunlu mudur? Hayır.

Bilimsel yöntem en nihayetinde deneysel kanıtlara başvuran, kuramları buna göre doğrulayan, karşılaştıran ve seçen bir yapı arz eder. Esasen günlük yaşantımızda da gayet “bilimsel"izdir. Örneğin işyerine sırılsıklam halde biri girdiğinde, dışarıda yağmur yağdığını çıkarsarız. Bir evin bacası tütüyorsa, bu, evde soba yandığına ilişkin bir kanıttır. Hoşumuza gitmeyen bir haber aldığımızda, “kim söyledi? Nereden biliyorsun? Dayanağı nedir? Gören olmuş mu?" gibi sorular sorarız. Ya da cezai soruşturmaları düşünelim. Bir cinayet işlenmiş olsun. Keyfi olarak birisini tutuklamak yerine, çeşitli empirik kanıtların ve mantıksal gerekçelerin işaret ettiği kişi tutuklanır. Örneğin olay mahallinde parmak izi bulunan, olay saatinde olması gereken yerde olmayan, şahitlerin olduğu, kamera kayıtlarının olduğu vb. Kişinin katil zanlısı olması, herhangi bir kişinin olmasından çok daha büyük ihtimaldir.

Hal böyleyken, günlük hayatta ve pekçok alanda gayet bilimsel olunabiliyorken bile insanların duygularını bütün bir yaşamda bir kenara koymadıklarını görüyoruz. Yine de dinlere inanıyor, aşık oluyor, ağlıyor, gülüyorlar. Herhangi bir kanıt ya da gerekçe göstermeksizin, bir şeylere inanabiliyorlar. Aşktan, vicdandan bahsedebiliyorlar.

Demek ki bilim, zorunlu olarak hayatın her anının rasyonalize edilmesiyle sonuçlanmıyor. Zira hem olgu ve değer farklı iki şey, hem de bilim ile yaşam tarzı farklı iki şey.

Birçok post-modern bilim karşıtı bu ayrımı birbirine karıştırıp, bilimin üzerine, daha doğrusu bilimsel yöntemin üzerine yürüyor. Feyerabend de buna dahil, Alphaville adlı filmi izleyince, yönetmen godard’ın da bu tutumu savunduğunu, bunu sinemaya başarıyla aktardığını görüyorsunuz.

Bence Godard’ın en güzel filmi Vivre Sa Vie. A Bout de Souffle de çok güzel bir film. Her ne kadar derdini başarıyla anlatamadığını düşünsem de, “Alphaville" de çok güzel bir film. Hiçbir dijital efekt kullanmaksızın, hiç uzaylı giysileri giymeksizin, uzay gemileriyle savaş yapmaksızın da gayet güzel bir bilim kurgu çıkabiliyormuş ortaya.

Cesur Yeni Dünya, 1984, The Matrix, Fahrenheit 451 ve Ben Robot gibi distopyaları çok severim. Bunlara Alphaville de dahil oldu artık.

Selamlar,
Tamer Ertangil.