9 Temmuz 2012 Pazartesi

Farklı Yaşam Tarzları

Farklı Yaşam Tarzları Üzerine
"Farklı yaşam tarzları", genel olarak bakıldığında alışılagelmişin ya da genel olanın dışında kalan yaşam tarzları olarak tanımlanabilir. Daha küçük ölçekte bakarsak, kişinin kendi yaşam tarzına yabancı olan yaşam tarzları olarak da tanımlanabilir.

İlhan İrem’in “sürgün gibi masallarda" adlı şarkısı dolandı geçen gün dilime, indirip dinledim. İlhan İrem’in masalsı tarzı, kozmik enerjiye olan inancı, uzakdoğu felsefelerine benzer olan bir hayat görüşüne sahip olması gibi özellikleri bana tamamen uzak. Karısıyla tanışmalarını öğrendiğimde, oldukça gülünç bulmuştum. Şimdi tam hatırlamıyorum ama ya daha önceki hayatlarında başka bedenlerde beraber olduklarını, ya da evrendeki kozmik güçlerin onları bir araya getirdiğini, birbirlerini ilk kez görmelerinden önce bile zaten tanıyor olduklarını filan söylüyordu İlhan İrem…

Rasyonel düşünen ve buna uygun olarak yaşamaya gayret eden birisi olarak, son zamanlarda kendim gibi olmayan yaşam tarzlarına karşı duyduğum saygı arttı sanki. Bu yaşam tarzlarını sürdüren birey ya da gruplar gelip de bana müdahale de bulunmadığı sürece, benim için bir sıkıntı teşkil etmiyor. İlhan İrem örneğini ele alalım, adam benim gözümde birazcık uçmuş, yanlış bilince sahip, tuhaf bir insan. Ama kendi içinde tutarlı bir hayat sürdürüyor. Sesi güzel, zaman zaman dinlemek güzel oluyor. Bazı şarkı sözleri naif, hatta çocuksu kaçabiliyorsa da yine bir bütün olarak bakıldığında İlhan İrem’in kişiliği, yaşam tarzı ve ürettikleri birbiriyle tutarlı bir bütün arz ediyor denilebilir. 

Farklı yaşam tarzlarına bir örnek de tarikatlardan verilebilir. Ben acımasız, dışlayıcı ve gösteriş meraklısı insanlardan haz etmem. Ama hangi tarikattır bilmediğim birilerini görmüştüm televizyonda, adamlar cüppeli, sakallı, yelekli. Ama belirli ahlaki kodlarda temellenmiş ve belirli bir dış görünüşte tezahür eden, kendilerince bir yaşam tarzını kendi içlerinde yaşıyorlar. Ona buna zararları yok en azından. En güzeli de alışveriş tutkunu filan olmamaları. Gösterişçi değiller. Bana son derece uzak bir yaşam tarzları olsa da, adamların ortak kullandıkları tofaş şahin model bir araba ile ulaşım ihtiyaçlarını gidermeleri, onlara karşı saygı duymama sebep oldu. Adamlar gidip son model zırhlı bir araçla, ya da yüz elli bin liralık bir ciple de gezebilirler, böyle yapan insanlar da malum, ama bunların öyle hava atmakla, tüketmekle işleri yok. Kılık kıyafetlerini ise pekçok kişi yadırgasa da, başkalarının ne düşündüğünü umursamıyor, onlara dik dik bakan kimi gözlere karşı tepki vermiyorlar -bu nedenle saygı duydum bu insanlara.

Herhangi bir kişi ya da grup, kendi içlerinde tutarlı belirli bir yaşam tarzını benimseyip sürdürmekte özgür olmalıdır. Ama gidip de başka kişi ya da grupları yadırgıyor, onları küçümsüyor, onların yanlış yolda olduğunu, sapkın olduklarını düşünüyor ve onlara “doğru yola getirmek" iddiasıyla müdahalelerde bulunuyorsa, işte o zaman sorun başlar. Öte yandan, müdahale etmedikleri sürece, kimseye müdahale de bulunmamak gerekir, bırakalım herkes arzu ettiği şekilde yaşasın.

Bu noktada yaşam tarzları ile nesnel doğrular arasındaki ayrıma da parmak basmak gerekiyor. Alan Sokal ve Jean Bricmont’nun Son Moda Saçmalar: Postmodern Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları adlı kitabında güzel bir örnek vardır. Amerikan yerlilerinin inancına göre, ataları yeraltındaki ruhlar aleminden çıktığından beridir yerliler Amerika’da yaşamaktadır. Oysa bilimsel bulgular onların 10-20 bin yıl kadar önce, asya’dan amerika’ya berring boğazını geçerek geldiklerini göstermektedir. Birçok arkeolog, bilimsel görüş ile yerli halka duydukları saygı arasında kalmış ve bu durum onları, bilimin de yalnızca başka bir inanç sistemi olduğu şeklindeki postmodern göreciliğe yaklaştırmıştır. Oysa sokal ve bricmont’na göre, yerli halkın siyasi taleplerini desteklemek için, onların yaradılışçı mitlerini eleştirmeksizin ya da ikiyüzlülükle onaylamamız şart değildir. Mesele Amerikan yerlilerinin siyasi taleplerini desteklemekse, onların ezelden beridir mi, yoksa 10 bin yıldır mı amerika’da olduklarının bir önemi yoktur.

Öyleyse farklı yaşam tarzlarına saygı duymak, nesnel doğruları, bilimsel olguları, kısacası rasyonaliteyi bir kenara koymamızı gerektirmez. Ama herhangi bir konuda daha doğru bilgiye sahip olmak, farklı yaşam tarzlarına müdahale etmemizi de gerektirmemeli. Zaten bilgi kamuya açık, erişilebilir olduğu sürece, erişen erişir, dayatmaksa olsa olsa insanları üzer…

Selamlar,
Tamer.

8 Temmuz 2012 Pazar

Vivre Sa Vie - Jean-Luc Godard Üzerine

Vivre Sa Vie (1962) Jean-Luc Godard
Fransız yönetmen Godard'ın Vivre Sa Vie’sinin felsefi bir film olduğu söylenebilir. Godard bize şunu anlatmaya çalışır gibidir: Yazgı diye bir şey yoktur. Yaptıklarımız tamamen kendi özgür istencimizden kaynaklanır. Tam da bu nedenle, her yaptığımızdan sorumluyuzdur. Hiçbir yapıp etmemiz, bizi aşan koşullardan kaynaklanmaz, hiçbir belirlenmişlik içinde değilizdir –ne tarihsel ne de toplumsal olarak koşullanmışızdır. Dolayısıyla, eylemlerimize bahaneler üretmek, “mecburdum” demek, hatta “kendimi bir an için kaybetmişim” demek bile kabul edilebilir değildir. Gözlerimizi kapıyorsak, evet, bunu kendi istencimizle yaparız, işte bu yüzden, gözlerimizi kapattığımız için sorumluyuz. Aslında Godard’ın karakterleri, Sartre’ın Bulantı adlı romanından fırlamış gibidir. Başrol oyuncusunu, kaçınılmaz ve maalesef bir hayli kötü olan sonuna doğru götüren, onun bilinçli tercihleridir.

Başroldeki aktris, “niçin insanlar konuşmak zorundadır?”, diye sorar. Sessizliği tercih edeceğini, böyle bir yaşamın çok daha iyi olacağını düşünür; zira konuştukça sözcükler ağırlıklarını kaybetmekte, anlamlarını yitirmektedir. Yine de konuşmayı bırakamaz. Hem ötekine ulaşmanın, onu anlamanın, hem de kendini anlatmanın yolu dilden başkası değildir. Zaten film boyunca ötekiyle “yakın ilişkiler” içerisinde olan kadın, kendini yalıtmaktan, söze gereksinim duymayacağı bir yaşam kurmaktan da olabildiğince uzaktır. 

Böylelikle konuşur o, hem diliyle, hem de beden diliyle; yine de onun sözle olan bu haşır neşirliği, kendi sonunun öteki tarafından getirilmesini önlemeyecektir. Sartre, “cehennem başkalarıdır” demişti. Filmi izlerken, senaryonun Sartre tarafından yazıldığı izlenimi uyanır seyircide. Filmdeki, yazgının reddine ve herkesin kendi yaşamını kendisinin biçimlendirdiğine dair vurguya karşın, filmin sonu bu varoluşçu tutumun gerçeğe uygunluğuna dair soru işaretlerinin oluşmasına neden olur, denilebilir.

İyi seyirler,
Tamer.