20 Nisan 2012 Cuma

Mayıs Sıkıntısı - Nuri Bilge Ceylan Üzerine

Mayıs Sıkıntısı (1999) - Nuri Bilge Ceylan
Nuri Bilge Ceylan'ın Mayıs Sıkıntısı güzel bir film. Açıkçası ben bu filmin, Kasaba (1997) ve Uzak (2002) ile bir üçleme oluşturduğunu bilmiyordum. Uzak’ı dört yıl önce izlemiştim. Mayıs Sıkıntısı’nı ise dün, geriye Kasaba kaldı ki, böylelikle üçlemeyi sondan başa doğru tamamlamış olacağım. Tıpkı Semih Kaplanoğlu’nun birinci filminde karakterin yetişkinliğini, son filmde ise çocukluğunu konu etmesine benzedi, bilmeden.

Filmi Uzak ile karşılaştırmamak gerekiyor. Uzak çok daha oturaklı, derdini daha iyi anlatan, daha “olmuş" bir film.

Mayıs Sıkıntısı öncelikle film içinde film. Yönetmenler genellikle kendilerini, mesleklerini, film çekim ortamının bizatihi kendisini filme çekmeyi çok severler. Bu filmde de bir film çekmek niyetinde olan bir yönetmenin filmini izliyoruz. Dolayısıyla film aynayı yansıtan bir aynaya bakmak gibi, içi içe geçmiş bir yapı arz ediyor.

Filmde benim en çok ilgimi çeken çocuk ve dede oldu. Dedemizin bütün derdi, tarlasındaki ağaçları kestirmemektir. Zira devlet bu ağaçlardan ötürü tarlayı orman niteliğinde ele alıp kamulaştırmak derdindedir. Dedeye kalan alternatif ise ağaçları kesmektir, oysa o bu işe hiç yanaşmaz. Hukuka inanır, elinde tapusu yoktur ancak mülkün kendisine ait olduğuna dair senet vardır çok eskilerde verilen. Yargıtay içtihatlarını bile araştırmış, okumuştur, sorun olmayacağına inanır. Ancak filmin sonunda kadastro memurlarının ağaçlara kırmızı boya ile işaret koyduğu görülür. Kanuna güvenen dede, bizatihi kanun tarafından mağdur edilecektir. Ancak mücadelesini sürdürmek niyetindedir.

Filmdeki çocuğun tek derdi “müzikli saat" almaktır. Halası ona bir yumurta verir ve “bu yumurtayı kırk gün boyunca kırmadan cebinde taşıyabilirsen, o saati aldırırım babana" der. Amacı çocuğa sorumluluğun ne olduğunu, sorumluluk almayı öğretmektir. Filmdeki yönetmen sürekli çocuğa “başka yumurtayla değiştirsen ne olur ki?", “o yumurtayı haşla, o zaman kırılmaz, kimse de anlamaz" gibi sözlerle telkinlerde bulunur ancak çocuk bu önerileri kabul etmez, çünkü ona göre böyle şeyler yapmak “hilelik" olacaktır. Çocuk hileye inanmaz. Verilen sözlerin yerine getirileceğine emindir; verilen görevlerin yerine getirildiği takdirde hak ettiği nesneye kavuşabileceği düşüncesindedir. Saftır, temizdir, iyi niyetlidir.

Dokuz yaşındaki çocuk yumurtayı otuz beş-otuz altı gün kadar kırmadan cebinde taşımıştır. Ancak köyde oturan aksi bir kadın ona bir sepet domates verir ve bayağı uzak bir yerdeki komşusuna götürmesini ister ondan. Çocuk isteksizce de olsa çaresiz kabul eder. 

Görev üstüne görev, sorumluluk üstüne sorumluluk almıştır.

Ve bu ikinci sorumluluk ona ağır gelir. Zira onca yolu yürüdükten sonra sepetten düşen bir domatesi almak için eğildiğinde cebindeki yumurta kırılır.

Çok kızar ve hayatındaki ilk dönüşümünü o an yaşar: sepete bir tekme geçirir, bütün domatesler ortalığa saçılır. Umurunda değildir artık. Acilen önlüğünü çıkartıp derede yıkar. Birisinin kümesine girip yumurta çalar, önlüğü kuruduğunda cebine yumurtasını koyar ve eve gider.

Artık o saf, temiz çocuk geride kalmıştır. Ancak bunu ona yaptıran, ona “hakkını" vermeksizin sürekli “görevler" yükleyen insanlardır.

Çocuğu izlerken, yaşlandığında tıpkı dede gibi kanundan yana olsa da kanundan zarar görecek bir insan haline dönüşeceği, ancak mücadeleyi bırakmayacağı izlenimini alırız. Zira dede mahkemelerde uğraşmaya kararlıdır, tıpkı çocuğun o müzikli saati almak istemesindeki kararlılığı gibi. Bunun için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdırlar.

Mücadele ise elbette umut duygusunu içimize işler, tam da bu nedenle film güneş ışığının ekranı beyaza kesmesiyle biter.

Mayıs ne kadar sıkıntılı olsa da, bahardır, ve çiçeklerin açtığı mevsimde umut eksik olmaz.

Filmdeki terziye de değinmeden geçmemek lazım. Orwell’in Hayvanlar Çiftliği’ndeki Benjamin gibidir terzi. O mücadeleye inanmaz, ne olsa ayndır, her şey aynı kapıya varır, dünya değişse de aynıdır, değişmese de. O nedenle dedenin tarlasıyla ilgili umutlarını küçümser. Onun için güneşin altında yeni bir şey yoktur, tam da o nedenle suya sabuna dokunmaz, etliye sütlüye karışmaz, karışanı da hakir görür.

İyi seyirler,
Tamer Ertangil.


12 Nisan 2012 Perşembe

Dalgaları Aşmak (Breaking The Waves) - Lars Von Trier (1996) Üzerine

Dalgaları Aşmak (1996) - Lars Von Trier
Dalgaları Aşmak, Dogma 95 manifestosunun öncülerinden Danimarkalı yönetmen Lars Von Trier’in 1996 yapımı filmi.

Bir kere belirtmeden geçemeyeceğim, filmin çekildiği kasaba feci derecede merakımı uyandırdı, kurgusal bir mekân da olabilir elbet, ancak yine de erkeklerin denizin ortasındaki petrol rafinerilerinde, gayet ağır bir işte çalıştıkları ve bu nedenle evli çiftlerin belirli sürelerde ayrı kalmak zorunda oldukları, küçük ve dindar bir kasaba gerçekten ilgiyi hak ediyor.

Dindar dediysem, kilisesinde çan olmayan, kilisedeki ayinler esnasında kadınların konuşmasının yasak olduğu, günah işlediği düşünülen kişiler için cenaze merasimi tertip edilmeyen ve fakat bunun yerine gömülmekle yetinilen ve gömülme esnasında görevli papaz tarafından “cehenneme gitsin" dileklerinde bulunulan bir “dindarlıktan" söz ediyorum.

Bir tarikat ya da katı bir mehzep olsa gerek. Araştırmadım henüz, ama ben bu mekânın gerçek olduğunu, en azından gerçek bir mekândan esinlenerek kurgulandığını düşünüyorum.

Esas karakterin jest ve mimikleri itibariyle ilk anda gözüme yapmacık, şımarık ve sevimsiz göründüğünü itiraf etmeliyim. Öte yandan, film biraz ilerleyince, kendisinin daha önce akıl hastanesinde tedavi görmüş olduğunu, hâlen ilaç kullandığını, şizofrenik ve histerik davranışlar sergilediğini görüyor ve aslında hiç de yapmacık olmadığını anlıyorsunuz.

Hele kilise de dua ederken, tıpkı yüzüklerin efendisi‘ndeki smeagol/gollum karakteri gibi ikiye bölünerek, hem tanrıyı hem de aciz kulunu oynadığı diyaloglar yok mu…

O kendi kendine dua etmelerden sonra, artık bess ne yapsa hoş görüyorsunuz. Kıyamıyorsunuz ona. Hani delidir, "ne yapsa yeridir" gibi değil, “masum o, ne yapsa suçlu değil" gibi.

Kocasıyla telefonda konuşabilmek için saatlerce, öyle ki hava kararıncaya değin telefon kulübesinde bekleyip uykuya dalan, sonra telefon çaldığındaysa duyamayan, o derece aşık birisidir bess.

İşyerinde geçirdiği kaza sonucu felç geçirmesine rağmen kocasını yine de sevecek, hatta onun için, onun bir kez gülümsemesi için her şeyi yapacak kadar diğerkâm birisi.

Bağlılığı bağımlılığa dönüştürecek kadar rahatsız ve bir o kadar da masum,

-aynı zamanda mahçup.

Asla mağrur değil.

Harika bir filmdi, yazmayayım diyorum ama sanırım bunu da paylaşmam gerek: Film çok uzun… Her şeye rağmen daha kısa olsaydı daha güzel olurdu.

İzlememiş olanlara şimdiden iyi seyirler,
Tamer Ertangil.