30 Aralık 2012 Pazar

Turgenyev'in Babalar ve Oğullar'ı ve Nihilizm

İvan Sergeyeviç Turgenyev (1818-1883)
Babalar ve Oğullar, Turgenyev’in 1862 tarihli bir romanı.

Kitapta en çok nihilist Bazarov karakteri dikkat çekiyor. Bazarov’un konuşmalarını okurken daha bir ciddileşiyorsunuz. Tüm değerleri reddettiğini ve hiçbir şeye inanmadığını savunan bazarov’un, savunduğu bu tutumu hayatına uygulayamamasını, örneğin aşkı reddetmesine karşın aşık olmasını anlatıyor Turgenyev. Böylelikle, nihilizmin insan doğasına uygun olmadığını, yaşama uygulanmasının olanaksız olduğunu öğretmeye çalışıyor.

Tıp okumuş olan ve doktora yapmakta olan Bazarov, doğayı inceler, kurbağaların anatomisi ile ilgilenir. Mikroskobu ile gözlemler yapar ve ortaya attığı görüşleri gerekçelerle savunur. Bir bilim insanı tavrı hakimdir onda; üstelik son derece mantıklı da konuşur, demem o ki, mantıksal çıkarımlar yapar sürekli. Yine de ona sorsanız mantığı da inkar edecektir:

"Bırakın canım, mantık bizim neyimize gerek? Biz onsuz da yaşayabiliriz … tahmin ederim ki, aç oldğunuz zaman bir parça ekmeği ağzınıza atmak için mantığa ihtiyaç yoktur." (s. 69)

Mantık, deney, bilim ve benzeri disiplinler şöyle dursun, hayat anlamsızdır zaten. Bazarov bir yerde şunları söylüyor:

"Ben ise düşünüyorum, işte şurada saman yığınının yanında yatıyorum… vücudumun kapladığı daracık yer, geriye kalan boşluğun, benim bulunmadığım, benimle hiç ilgisi olmayan boşluğun yanında o kadar küçük kalıyor ki! Yaşayabileceğim süre de, benden önce varolan, benden sonra da devam edecek olan sonsuzlukla ölçülünce o kadar önemsiz ki! Buna rağmen, bu atomun, bu matematik noktanın içinde kan dolaşıyor, beyin çalışıyor, istekler doğuyor… ne saçmalık! Ne boş şeyler!" (s. 178) 

Evrenin sonsuzluğu karşısında insanın kendini bir mikrop kadar değersiz görmesinin tipik bir örneğidir bu sözler. Öte yandan on dokuzuncu yüzyılın edebi eserlerinde hayatın bunca anlamsız bulunduğuna pek rastlamayız. Örneğin, Goethe’nin Werther’i, hayatı boş ve anlamsız bulduğu için değil, aşık olduğu kadına kavuşamadığı için intihar eder. Zaten Bazarov bu nedenle ilginçtir zamanı için, o dönemlerde birinin her şeyi reddettiğini savunmasına pek sık rastlanmaz. 

Uslanmaz nihilist Bazarov en sonunda “cezasını" çekecektir. Turgenyev kitabı didaktik bir üslupla bitirir ve ilkesiz bir yaşamın sürdürülmesinin imkansız olduğunu ima eder.

İyi hoş ama sorun şu ki bazarov’un tam olarak bir nihilist olduğunu söylemek zor…

Ahlakı, bilimi, mantığı, tanrıyı, aşkı ve toplumsal değerleri tümüyle reddeden bazarov’un tutumu yalnızca lafta kalmakta, uygulamaya pek de konamamaktadır. Sonsuz evrende kapladığı azıcık yer ile ne denli saçma bir yaşamın içinde olduğunu söylese de, yaptıklarına bakıldığında hayatın hemen her yönüne son derece ilgi duyduğu söylenebilir. Yani ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz ilkesi ile değerlendirildiğinde, bazarov’un bir nihilist olduğunu söylemek güçleşir. Diğer bir yandan, bazarov’u nihilist saysak bile, onun nihilizmden daha baskın olan yönleri seçkinci, ukala, kibirli, müşkülpesent ve ehl-i keyf olmasıdır. Rahatsız edilmeyi sevmez. Canı ne zaman ne isterse onu yapar. Tartışma esnasında karşısındakini neredeyse aşağılamaya kadar gider. Aristokrasiyi küçümsemekle kalmaz, köylü halkı da küçümser. Hiçbir şeyi beğenmez. Gelgelelim tek başına çalışmaktan sıkıldığında insanlara koşar, köylü ile sohbet eder, aristokratların konaklarında kalmayı kendi ailesiyle kalmaya tercih eder ve güzel bir kadın gördüğü vakit Onu beğenmekten kendini alıkoyamaz.

Özetle, Bazarov karakterinin nihilizmi tartışılır, tıpkı nihilizmin kendisinin de bir hayli tartışılır bir kavram olması gibi…

Tamer Ertangil.

16 Aralık 2012 Pazar

Eğitim Üzerine Birkaç Söz


"Eğitim", okul, devlet, çevre, aile, öğrenci, öğretmen, ekonomi, hukuk, medya, veli vb. Birbiriyle etkileşim içinde olan birçok unsur ile etkileşim halinde olan bir bütündür, denilebilir.

Okul toplumdan kopuk bir kurum değildir. Genellikle eğitim-öğretimin okulda yapılması gerektiği ve okulun adeta toplumdan yalıtık bir yer olduğu düşünülür. Buna göre okul öğrenciyi hayata hazırlayan bir yerdir, hayatın kendisi değildir. Oysa biraz düşünüldüğünde okulun hem hayatı önceleyen bir yer, hem de hayatın ta kendisi olduğu anlaşılabilir. Toplumun bir parçasıdır okullar. Eğitim de bu nedenle okulda yapılıp, ders bitince sona eren bir etkinlik değildir.

Böyle didaktik bir üslupla bilmiş bilmiş konuşmak yetmez tabi. Örneklemek gerekir. Mesela okulda yeşilay kulübü faaliyet yürütüyor, panolara sigaranın zararları anlatılıyor, hatta sigara tiryakisi olan öğretmenler sigara içmek için okul dışına çıkıyorlarsa, okulda tamirat yapan, fayans döşeyen ya da harç yapan ustanın da öğrencilerin gözü önünde sigara içmemesi gerekir. Bunu gören çocuğun gözünde eğitim bitmiştir artık. Demek ki okulda öyle deniyordur, ama hayat öyle değildir. Bak işte, usta sigarasını tüttürmektedir okulda herkesin göreceği şekilde. Öğretmen aksini söylese ne yazar, söylemese ne.

Trafik kulübü olarak okulun yakınındaki yola bir üst geçit talep ettiğinizi düşünelim. Bunun için öğrenciler imza kampanyası yürütmüş, yüzlerce imza toplanmış, bir de dilekçe kaleme alınmış olsun. Karayolları Bölge Müdürlüğü ve belediyeye bu dilekçeler ve imzalar verilmiş olsun. En azından söz konusu kurumların bir yanıt vermesi, olumsuz da olsa bir yanıt vermesi beklenir. Aksi halde çocuk “okulda yapılanın okulda kaldığını" düşünecek, hayat ile okulun bambaşka yerler olduğu düşüncesi kafasında pekişecektir.

Okulda öğrencilerin kavgalarını ayırdığınızı, onlara kavga ettikleri için kızdığınızı, sözlü olarak anlaşmanın olanaklı olduğunu söylediğinizi düşünün; öte yandan çocuk televizyonda tekerlekli sandalye basketbol maçında bile büyük kavgalar çıktığını, hatta koridordaki tekerlekli sandalyelerin taraftarlarca parçalandığını gördükten sonra sizin anlattıklarınızın bir kıymet-i harbiyesi kalmayacaktır. Kavga okulda yasaktır, dışarıda ise gayet olağan bir eylemdir -çocuk böyle düşünür. Çünkü o haklı olarak lafa değil, işe bakar. Gördüklerine gözlerini kapatmaz.

O kavga edenler de velidir. Evde küfreden de velidir. Kahveye gelip “bir anket yapabilir miyiz?" diye hevesle soran çocuğa ilgisiz davranan ve batak oynamaya devam eden de bir velidir. Eğitimde bütünlüğün bozulması anlamına gelir bütün bunlar. Eğitim denilen şey okulda olup bitse ve mükemmel sonuçlar verseydi, çok kolay bir iş olurdu. Fakat “ne yazık ki" öğrenciler bilgisayar programı değildir. Hep aynı sonuçları vermek üzere programlanamazlar, çoğu zaman da öngörülemezler. Hepsi özgür irade sahibi yurttaşlardır.

Hal böyleyken “Finlandiya eğitimde n’için birinci?" diye sormak ve Türkiye’yi Finlandiya ile kıyaslamak gülünç kaçıyor.

En azından, orada engellilerin mücadele ettiği bir basketbol karşılaşmasında kavga çıkacağını, hele hele tekerlekli sandalyelerin parçalanacağını hiç sanmıyorum.

Dolayısıyla eğitimdeki başarı yalnızca öğretmene ait olamayacağı gibi, başarısızlık da yalnızca öğretmene ait değildir diye bitireyim.

Tamer Ertangil.

15 Aralık 2012 Cumartesi

Zeki Demirkubuz - Kıskanmak

Kıskanmak (2009) - Zeki Demirkubuz
Kıskanmak, Nahid Sırrı Örik‘in aynı adlı romanından uyarlanarak, Zeki Demirkubuz tarafından çekilmiş bir film.

Zeki Demirkubuz’un bu romanı senaryolaştırması tesadüf olmasa gerek, zira her filminde olduğu gibi insanın karanlık yönlerine, insan doğasındaki iyilikler kadar kötülüklere, çirkinliklere odaklanmış yine.

Filmi izlerken ilk anda çirkin ve sönük bir hayatı haiz olan Seniha’nın, güzel ve hayat dolu olan, ancak tutkularını da denetim altında tutmaktan aciz Mükerrem’i kıskandığını düşünüyorsunuz. Aslında pek de yanılıyor sayılmazsınız, ancak filmde esasen mükerrem’in görümcesi Seniha, abisini, yani mükerrem’in kocasını kıskanır.

Film bu kıskançlığın nedenlerini, geçmişini pek fazla vurgulamaz, açıkça gözümüze sokmaz, ancak yinede Seniha’nın zaman zaman abisinin çocukluk fotoğraflarına attığı bakışlarda ve bir yerde mükerrem’e içini dökerken, evleneceği adamı inzibatlara ihbar eden abisinden yakındığında, abisine karşı beslediği, biriktirdiği hınç duygusunun kökenlerini az çok anlıyoruz. Yine abisi bir gün işten döndüğünde karısı mükerrem’e “ben yokken şımartma şunu" der Seniha için… hep ezmiştir Seniha’yı, her zaman önünü kesmiş, onun tüm olanaklarını kısıtlamıştır. Bu bakımdan filmin 1930’lar zonguldak’ında geçtiğini de hatırlatmakta yarar var, çünkü her ne kadar balolar düzenlense, kadınlar sosyal hayatın içerisine dahil edilse ve görünüşte modern bir yaşam tarzı ile yaşıyorlar gibi görünse de, aslında gayet geleneksel bir aile yapısı muhafaza edilmekte, erkek mutlak otorite olarak görünmektedir. Bu nedenle tüm o "şık" giyimli kadınlar, tüm o balolar ve danslar salt zevahiri kurtarmaktan ibaret birer maskedir. Kendisini dışarı nasıl gösterirse göstersin, türk toplumu özünde yine aynıdır, öyle binlerce yıl ile kolektif bilinçdışına, ya da alt-beyine, her ne derseniz deyin, ilmek ilmek işlenmiş olan kadınlık ve erkeklik rolleri kolay kolay değişmez.

Yine de Seniha’nın mutlak bir otorite ile abisine bağlı olduğunu unutmamak gerekir. Aynı şekilde mükerrem de kocasının otoritesine mutlak bir şekilde tabidir, itiraz etmez, direnmez. Aralarındaki tek sohbet konusu ise “bugün tatlılardan ne var?" kabilinden sorulardır, yemek sofrasında sorulan.

Tam da bu nedenle mükerrem aldatır zaten kocasını, zira tutkularının önüne geçemediğini, bu konuda zaaflarının olduğunu söylemiştim. Üstelik aşık olduğu genci filmin başında baloda gördüğünde beğenmediğini ifade eder diğer kadınlara. Tabi dil bu, kemiği yok, söylenene güven olmaz, çünkü insanın içinden neler geçer, bilinçdışında neler dolanır, arzu ve irade neye yönelir, bazen bunları insan kendisi bile bilemez. Bildiği halde kabul etmediği de olur.

Aslında kıskanmak iki türlü gibidir sanki. Bir kere insan sevdiğini kıskanır, hani şu “seni saran kemerden belini kıskanırım" sözünde olduğu gibi, her ne kadar bu biraz uç bir örnek olsa da, insan öncelikle sevdiğini kıskanır, onu kimselerle paylaşmak istemez, onun üzerinde başkalarının gözlerinin dolaşmasını istemez.

Bir de güzelliğinden, zenginliğinden, toplumsal statüsünden ve gördüğü saygıdan ötürü kıskanılan insanlar vardır; tam da bu özelliklere sahip olmayan, çirkin, yoksul ve itibarsız olan insan kıskanacaktır diğerini, kıskanmakla kalmayacak, hınç biriktirecek, intikam planları yapmaya başlayacaktır.

İşte bu filmde iki türlü kıskanma fiili var, yanı sıra hınç, öfke, intikam var. Tüm fiiller iç içe geçmiş gibi. Bazı hallerde empati kurabiliyorsunuz karakter ile, bazen anlayamıyorsunuz onu, çünkü dediğim gibi, insanın doğası safi iyilikten ibaret değildir, Zeki Demirkubuz da bunu bize muhteşem bir şekilde gösteriyor.

Hani intikam soğuk yenen bir yemektir derler ya, Seniha öylesine sakin, öylesine donuk, öylesine planlıdır ki, insanın izlerken bile kanı donar. Yüzündeki çirkinlik, özündeki çirkinliğin bir tezahürüdür adeta. Filmin sonunda kendi kendisine abisi eğer kendisinden önce ölürse, ancak o zaman içindeki kötülüklerin bir nihayete ereceğini itiraf eder.

Filmde çirkin Seniha, güzeller güzeli Mükerrem’i kıskanır, yine aynı Seniha, maden mühendisi olan abisini kıskanır; abi, karısı mükerrem’i kıskanır ve tam da bu nedenle filmin kopma noktasına imzasını atar (söylemeyeyim artık o kadarını); mükerrem, kocasını aldattığı zengin genç Nuzhet’i başka kadınlardan kıskanır, herkes birbirini bir şekilde kıskanır. Ancak filmin adını yine de “kıskanmak" koymak insanın içine sinmiyor, ben olsaydım bu filme intikam adını koyardım, hınç adını koyardım ya da, ne bileyim.

Tüm kapılar kapalıdır Seniha için, film boyunca kapılar açılır ve kapanır, sürekli, ancak hiçbir kapı açık değildir, ne de kendiliğinden açılır. Seniha çirkindir, evde kalmıştır, abisi tarafından ezilmiştir, sıkıcı ve sönük bir hayatı vardır. Kapıların kapalı olması onun imkanlarının kısıtlı olmasına göndermede bulunur gibiyken, Seniha içinden abisinin ölmesini istediğini geçirir ki tam da o anda bir kapı kendiliğinden açılır.

Ancak o zaman nefreti dinecek, öfkesi kendisini terk edecektir.

Edecek midir? Bana kalırsa orası da kesin değil.

Kıskanmak’ı, Nuri Bilge Ceylan‘ın Üç Maymun filmine de benzetmedim değil. Eğer bunu beğenirseniz, Üç Maymun’u da izleyin derim. İyi seyirler.

Tamer Ertangil.


14 Aralık 2012 Cuma

Hakkari'de Bir Mevsim - Ferit Edgü

Hakkari'de Bir Mevsim - Ferit Edgü
Ferit Edgü’nün “o" adlı romanı, 1983 yılında “Hakkari’de bir mevsim" adıyla filme çekildikten sonraki tüm baskılarını “Hakkari’de Bir Mevsim" adıyla yapmıştır.

Öncelikle romanın biçim itibariyle olağan bir romandan bir hayli farklı olduğunu söylemek gerek. Şiir gibi bir roman. Kısa cümlelerden ve tek cümlelik paragraflardan müteşekkil. Ferit Edgü bu tarzı ile bir şekilde okuru kitabın içine çekmeyi başarmış. Hani bazı romanlar vardır, film izler gibi okursunuz. Bazıları ise okuru olayın içine çeker, sanki oradasınızdır. İşte Edgü’nün romanı bu ikinci kategoriye ait. Bir yandan son derece gerçekçi, bir yandan da gerçeküstü öğelere sahip. Kitabın kahramanı Hakkari’nin bir dağ köyüne sürülmüş bir öğretmen. Öte yandan kendisinin bir denizci olduğunu, teknesinin bu dağ köyünde kayalıklara çarptığını, bu nedenle bir kazazede olduğunu söylüyor. Tuhaf, büyülü bir gerçekçilik söz konusu Edgü’nün kurgusunda. Bir yandan olayları tüm gerçekliğiyle gözlemliyor, bir yandan da yazarın zihnine, hatta bilinçaltına giriyor, orada geziniyorsunuz.

Kitap 1976 yılında kaleme alınmış. Hakkari’de bir dağ köyü. Çay içiliyor. Yufka ekmek, bulgur ve otlu peynir yeniyor. Meyve ve sebze yok. Kimse evinin kapısını kilitlemiyor. Hastalanan bebeğin kurtulma şansı yok. Her şey öğretmene soruluyor. Öğretmenden ilaç alınıyor, muska yazması bile isteniyor ondan. Öğretmenin en zoruna giden olay, bebeklerin ölmesi: “insanlar ölmesin demiyorum / istediğim ölümsüzlük değil / ne kendim, ne başkaları için / istediğim, çocuklar ölmesin" (s. 59) kimi zamansa ölümden kaçış olmadığı biliniyor, ilacın hiçbir fayda etmeyeceğini bilen alaaddin ile öğretmen arasında şöyle bir konuşma geçiyor: “hoca, benim kardeş hasta, diyor. / nesi var? Diyorum. / ateşi var çok, diyor. Ölecek. / ilaç vereyim mi? Diyorum. / hayır, portakal ver, diyor. / portakal yememiştir hiç." (s. 137)

Türkçe bilmeyen kürt çocuklarıyla baş başa kalan sürgün ne yapabilir ki? Kitapta “na" sözcüğü çok geçiyor, belli ki “hayır" anlamında. Öğrencilere alınyazısı diye bir şey olmadığını öğretiyor son dersinde. Ama öncesinde biraz türkçe ve hesap da öğretiyor, tahtalardan çaktığı sıralarda ve siyaha boyayarak yaptığı kara tahtada. Eğitim sisteminin belirli bir yapıyı dayatarak çocuğun özgür düşünmesinin önünde bir engel haline geldiğini, çocuğun da böylelikle sistemin bir tuğlası haline geldiğini biliyor.

"Hem sayıyor, hem yazıyor:
1,2,3,4,5,6,7,8,9,10,101
dur, diyorum. Bu ne?
On bir.
Yirmi bir yaz, diyorum.
Yazıyor: 201
otuz bir yaz.
Yazıyor: 301
kırk bir yaz.
Yazıyor: 401
dur, diyorum.
Öbür çocuklara dönüyorum. Doğru mu yazıyor?
Hep bir ağızdan bağırıyorlar: doğruuu!
Peki, yüz yaz diorum. Yazıyor: 100
yüz bir yaz, diyorum.
Yazıyor: 1001
anladım. Bir yanlışlık değil söz konusu olan. Bir başka mantık.
Şimdi, görevim gereği, bu mantığı değiştirmem gerek." (s. 105)

Edgü, romanında kayıp ada Atlantis misali yapay yüceltmelere de gitmez. Hakkari onun gözünde neyse odur. Dağ başında hukuk olmaz, tanık olmaz, kanun olmaz: “kim vurdu? Diye sorarsın. Kimse bilmez. Herkes bilir. Hiçbiri ağzını açıp söylemez." (s. 153) yine de gelecekten umut vardır. Son günlerde televizyonda izlemişsinizdir, tekerlekli sandalye basketbol karşılaşmasında taraftarların çıkardığı kavga ve kırılan, parçalanan tekerlekli sandalyeler… bu nesilden umudu kestik belki, ancak ileride daha doğru düzgün bir neslin gelmemesi için bir neden yok: “kar kapamış yolları. / ziyanı yok biz açarız / eski yolları değil, yeni yolları açarız / çocuklarımızla birlikte / yirmi bir çocuğumuzla birlikte" (s. 165) yirmi bir çocuk, öğretmenin köydeki öğrencilerinin sayısı.

Öğretmen, en sonunda baharın gelmesi ve karların erimesiyle birlikte müfettiş ile de tanışır. Müfettiş onu teftiş etmek şöyle dursun, bu şartlara dayandığı için kendisini tebrik ettiğini söyler. Bir hafta sonra özgürdür. İstediğini yapabilir, istediği yere gidebilir. Fakat öğretmen bunu hiç planlamamış, özgürlüğün hayalini bile kurmamıştır. Gidecek yeri olmadığını söyler. Oysa köylüler onu nehir kıyısına götürür, onun teknesini bulup onarmışlardır. O tekne ile derelere, nehirlere ve denizlere yeniden ulaşabilecek, kendisi olabilecektir.

Gidecek bir yeri olmasa da gitmek güzeldir. Önemli olan hedefe varmak değil de yolda olmaktır bazen.

Gülümser.

Not: Film uyarlamasının da fena olmadığını söyleyebilirim. Ancak film sizi kendi içine çekemiyor. Üstelik gerçekçilik yönünden romana yaklaşsa da, o büyülü gerçekçiliği yakalayabilmesi imkansızdı belki de, zaten yakalayamamış. Yine de izlenir.

Bu arada, başrolde Genco Erkal oynuyor.

İyi seyirler ve okumalar,
Tamer Ertangil.

20 Kasım 2012 Salı

Yaban Çilekleri - Ingmar Bergman Üzerine

Yaban Çilekleri (1957) - Ingmar Bergman
Hollywood sineması bize alıştırdı, taş gibi, genç, alımlı ve kadın karakter, yakışıklı, karın kasları gelişmiş, karizmatik, zengin ve başarılı erkek karakter.

Bu filmde başrol oyuncusu 78 yaşında. Victor Sjöström’ün son filmiymiş bu, zaten Yaban Çilekleri’nden 3 yıl sonra ölmüş.

Yukarıda gördüğünüz, filmin başındaki rüya sahnesine gelince, belki yıllar geçtikçe filmi unutacağım, pekçok ayrıntısını, ama bu rüyayı unutmam imkansız. Filmin 1957’de çekilmiş olduğunu düşünürsek, sinema sanatı yıllar geçtikçe geriye gitmiş olsa gerek belki de.

Bir sokakta yürür dedemiz rüyasında, kamerada onunla beraber hareket eder, ama karşı sokaktan izler onu, takiptedir, ölümün nefesi ensesindedir artık yaşlı amcanın. Ve o sokakta bir başınadır, yürür, yürür, bir ölüye rastlar, tabut taşıyan bir at arabasına rastlar ki atları süren kimse yoktur, tabut yere düşer, içindeki insana gidip bakınca kendisini görür, kendi ölüsünü. Onun öncesinde sokakta bir direğin tepesinde yer alan saate bakar, saatin ne akrebi vardır ne de yelkovanı, buna bir anlam veremez ve köstekli saatini çıkarır hemen, ancak onda da yoktur saatin kolları, zamanı gelmiştir yaşlı profesörün, sonlu hayatı sonlanmakta ve sonsuzluğun çanları çalmaktadır, saatin kaç olduğunun önemi kalmamıştır artık.

Filmin ilerleyen sahnelerinde tanrının varlığına ilişkin bir tartışma var, akıllarda yer etti doğrusu.

Profesörün 38 yaşındaki oğlu ise aynen babasının izinden gitmekte, soğuk, bencil, “rasyonel" ve çocuk istemeyen birisi.

Karısı hamile olduğunu ve bu çocuğu dünyaya getirmek istediğini söylediğinde ona “bu dünyada kendi isteğim dışında bir gün daha fazla yaşamak istemiyorum" demişti. Sorumluluk alacak birisi değildir, tıpkı babası gibi, kendinden başka birisini düşünmez.

Oysa ölüm kapıyı tıklattığında geçmiş pişmanlıklar fayda etmez. Ukteler olduğu gibi kalır, elli sene de geçse dolmazlar. Tıpkı yaşlı profesörün, gençliğinde sevdiği kızı elde edememesinde olduğu gibi, 78 yaşına da gelse, unutmaz.

İyi seyirler,
Tamer Ertangil.


Abdülhamit Düşerken (2003) Üzerine

İkinci Abdülhamit (1842-1918)
Abdülhamit Düşerken, Nahid Sırrı Örik’in aynı adlı romanından 2003 yılında Türk sinemasına kazandırılmış bir eser. Oyuncu kadrosu inanılmaz. Filmi 2003’te ankara’da sinemada izlemiştim bir arkadaşımla, sinemanın neredeyse bomboş olduğunu iyi hatırlarım… Film ikinci meşrutiyetin ne şartlarda geldiğini, söz konusu anayasanın getirilmesinde ittihat ve terakki cemiyetinin nasıl rol oynadığını ve İkinci Abdülhamit’in son günlerini güzel bir şekilde aktarıyor.

Osmanlı’nın modernleşme teşebbüslerinin Üçüncü Selim’in Nizam-ı Cedit’iyle birlikte başladığı ve ondan itibaren sürekli yinelendiği bilinir. 1839’da Tanzimat Fermanı ilan edilmiş, azınlıklara haklar ve güvenceler verilmiş, böylelikle fransız devrimi ile etkisini enikonu göstermiş olan ulusal bağımsızlık hareketlerinin osmanlı topraklarında da zuhur etmesinin önüne geçilmeye çalışılmıştı.

1856 yılında ise tanzimat fermanının bir anlamda devamı sayılabilecek olan ıslahat fermanı ilan edilmişti. Islahat fermanının ilanında dış güçlerin daha da etkili olduğu söylenir -zira Kırım Savaşı(1853-1856) sonrasında yapılacak olan paris konferansında, kırım savaşında osmanlı’ya yardım etmiş olan ingiliz ve fransızların olası taleplerine karşı önlem olarak, osmanlı devleti kendi topraklarındaki azınlıkların haklarını iyiden iyiye genişletmişti. Öyle ki, ferman neredeyse yalnızca gayri müslimler için yazılmış gibidir.

Derken 1876 yılında Kanun-İ Esasi, yani Birinci Meşrutiyet, başka bir deyişle ilk anayasamız geldi tarih sahnesine. Anayasa o kadar önemli, o kadar önemlidir ki, anayasalarla birlikte padişah kendisini kanunlarla bağlar, mutlak monarşiden meşruti monarşiye geçilir. Parlamento kurulur ve padişah yetkilerinin bir kısmını bu parlamentoya devreder. Meşrutiyet ilan edilmeden hemen önce abdülaziz bir hükümet darbesiyle tahttan indirilmiş, ardından intihar etmiştir. Abdulaziz ki batılılaşma konusunda gayretli bir padişahtır, örneğin avrupayı ziyaret eden ilk padişahtır kendisi. Üstelik onun döneminde avrupanın en büyük üçüncü deniz kuvveti Osmanlı’ya aittir, tabi maalesef bu donanmayı, gemileri yetkin bir şekilde sevk ve idare edebilecek personelden yoksundur osmanlı…

Bütün iyi niyetli çabalara rağmen osmanlı’nın çelişkisi budur: bir yandan ayakta kalmak için çağa ayak uydurmak zorunda olduğunun farkındadır, öte yandan kısmi ıslahatlarla, ucundan azıcık yapılan değişikliklerle modernleşilemeyeceği de gün gibi ortadadır. Eğer kuvvetli bir donanmanız varsa, o donanmanın personelini eğitecek çağdaş ve nitelikli eğitim kurumlarına da ihtiyacınız vardır…

Her neyse, Abdülaziz intihar eder ve veliaht murat, beşinci murat olarak tahta çıkar. Muhteşem yüzyıl dizisine darılanlar, kızanlar var ama bilmeyen yoktur ki beşinci murat alkoliktir, üstelik Abdülaziz’in intiharı onu bir nevi paranoyak hale de getirmiştir. Kendisine sürekli suikast düzenleneceği düşüncesiyle psikolojisi hepten bozulur.

Bunun üzerine beşinci murat’ın kardeşi hamit’e naiplik önerisi götürüldü. Hamit’in bu öneriyi reddetmesi ise Osmanlı için yepyeni bir dönemin başlangıcını teşkil etti: Hamit yeni padişah olarak Abdülhamit adını alacak, kimilerinin kızıl sultan, kimilerininse ulu hakan dediği ikinci Abdülhamit, osmanlı’nın en çalkantılı ve zor döneminde tam otuz üç yıl boyunca (1876-1909) saltanat sürecektir.

Yine de anayasa öyle kolay kabul edilebilir gibi değildir, bir yıl içerisinde şu meşhur ve meşum ‘93 harbi patlak verir. Ruslara karşı feci bir yenilgi alınır, toprak kayıpları yaşanır, ayestefanos antlaşması imzalanır. Bu olağanüstü durum, Abdülhamit için anayasayı askıya alma bahanesi sağlar ve 33 yıl sürecek istibdat dönemi başlamış olur.

Ta ki 1908 yılına, yani ikinci meşrutiyete gelinceye kadar.

İşte film asıl bu dönemi sahneliyor. İttihat ve terakki cemiyetinin anayasayı ilan ettirmek için, o dönemlerin tabiriyle hürriyet için verdiği mücadele takdire şayan. İttihat ve Terakki’nin amacı Osmanlı’yı ayakta tutmak elbette, ancak bunun için artık üçüncü selim’den beridir denenen “yumuşak geçişler"den ziyade, devlette ciddi anlamda yenilikler yapılması gerektiğinin bilincindeler: ve bu adımların ilki anayasanın, yani meşrutiyetin ilanı ve dolayısıyla bir meclis kurulması, yani demokrasi elbette.

Elbette herkesin öyle anayasa ve özgürlük gibi bir derdi olmadığı için, bazı kesimlerin muhalefet ettiği de inkar edilemez. Ahrar fırkası etrafında toplananlar, derviş vahdeti ve volkan gazetesinin oluşturduğu kamuoyu, "şeriat elden gidiyor!" nidalarıyla malum 31 mart vakasına imza atmışlardı. Daha sonra bu isyan, hareket ordusu tarafından bastırıldı.

Geçişler, denemeler, iktidar mücadeleleri, modernleşme girişimleri, restorasyon çabaları, ıslahatlar, ahmet cevdet paşa gibi kişilerin şer’i hukuk ile batı hukukunu sentezleme girişimleri (mecelle) ve daha birçok başka şey bize şunu gösterdi: zamanı okumak önemlidir. Bazen çağın gereklerine ayak uydurmak için bir şeyleri değiştirmek gerekir. Aksi halde 1683’ten beridir yavaş yavaş gerilemekte olan osmanlı devleti’nda olduğu gibi yıkılış kaçınılmazdır.

Gülhane’de, tanzimat fermanı ilk okunduğunda, geleneksel olarak dua okunması gerekir. Şeyhülislam orada yoktur o gün, o nedenle bir imam çağrılır, gelen imamım fermanın içeriğinden haberi yoktur, gayri müslimlere haklar verildiğinden de haberi yoktur, ve duasının sonunda geleneksel sözlerini söyler: “ne kadar gayrimüslim ne kadar gavur ne kadar hıristiyan var ise kahhar ism-i şerifinle cümlesini kahret ya rabbi", ve ardından gelen “amin!" sesi.

Hani bir resim var, Facebook’ta paylaşıldı bir aralar, iki elmanın yarısı, biri yeşil, diğeri kırmızı, ikisi birbirine dikişle tutturulmuş ve altında yazıyor: “olmuyorsa zorlamaycaksın". Olmadığı halde zorladı Osmanlı, yenilikle geleneği bir arada götürmeye çalıştı, ama bir türlü olmadı. Yukarıdaki örnekte olduğu gibi, gayri müslimlere haklar tanıyan bir fermanın ilanıyla birlikte aynı anda, aynı gayri müslimleri lanetleyen bir dua okunabiliyordu. Bir tarafta yenilik, bir tarafta eski zihniyetin devamı.

Nihayet cumhuriyet ile birlikte devrimler hızla uygulamaya kondu ve köklü dönüşümler yaşandı. Cumhuriyet devrimleri, iki yüzyıl süren yumuşak geçiş girişimlerinin başarısızlığına tanık olmuş ve bu başarısızlıklardan gına getirmiş ve osmanlı devleti’nin kurduğu okullarda yetişmiş cesur bir neslin ürünüdür. Başarılarıyla ve hatalarıyla, artılarıyla ve eksileriyle büyük bir adımdır cumhuriyet devrimi.


İyi seyirler,
Tamer Ertangil.

14 Kasım 2012 Çarşamba

Yapay Zeka Üzerine Bir Değini

Yapay Zeka Üzerine
"Yazında rastlanan bir örnek bir gerece beş yaşında bir çocuk kadar başarıyla lego oynatan bir uygulamadır: bir ‘görme’ bileşeni, bir de ‘kolu’ vardır. Önce kullanabileceği lego parçaları tanıtılır, görme bileşeni aracılığıyla, sonra önüne bir -iki boyutlu çizim verilir. Bu gereç deneme-yanılmaya da, başlarda epey çok, ama giderek azalan ölçüde, yer veren bir süreç içinde, önüne konan resmin resmettiği üç boyutlu yapıyı legolardan kurmaktadır. Birkaç yüz saat ‘deney’ edindikten sonra zeka bölümü 110 dolaylarında beş yaşlı insan yavrularından daha çabuk bitirmektedir çoğu yapıyı -önünde olmayan bir parça gerektiriyorsa plan figanı koyvermiyor yapay zeka, ‘şu parça yok’ iletisi verip o işe son veriyor. Bu bakımdan insan yavrularından çok daha zeki."

Harun Rızatepe, Anglo-sakson Felsefede Bilgi Görüşleri, s. 143.

"çıkarımlı sistemler uygulamalı kuramların denetlenmesinde yararlı olabilirler: eğer soyut sistemle uygulamalı kuram arasında yeterince yakın bir eşbiçimlilik varsa, soyut sistemde çıkarsanan sonuçların, uygulama alanında öncülleri sağlanan durumların belirmesi durumunda, çıkarsanan durumlarının uygulama alanındaki karşılıklarının da birlikte ortaya çıkmaları beklenir. Bu beklenti sık sık gerçekleşirse soyut sistemle uygulama alanının birlikte ele alınmasıyla bir yandan uygulama alanında güvenilir öndeyiler yapma fırsatı bulunur, öte yandan uygulama alanında gözlemlere başvurmadan, salt soyut kuram uygulama alanında yeni genellemeler bulmanın yöntemi olarak kullanılır. Öklides geometrisi ve newton mekaniği kullanılarak kepler astronomisine dayanılarak yapılan öngörülerin doğru çıktığının deney ve ölçümlerle saptanmasıyla kepler sisteminin bilimsel kredisinin epey artması, mill’in bu görüşünü esinlendirmiş olsa gerekir."

a.g.e., s. 35.

Özetle, kuram ve deney arasında birebir örtüşme ya da uyum olması halinde, deneye başvurmaksızın deney ile ilgili çıkarımlar yapmak mümkün. Sorun şu ki, bu bakımdan bilim makro ölçekte bir hayli ilerledi, yani gökbilim ve fizik gibi alanlarda. Gelgelelim, sosyal bilimler gibi insanı ilgilendiren, insan öznesini merkeze alan daha “mikro ölçekli" alanlarda bu denli bir örtüşme yakalamaktan çok uzaktayız. Arap baharı denen olguyu kim öngörebildi mesela?

Yine de sosyal bilimlerin ve psikolojinin de birgün fen bilimlerinde olduğu gibi başarılı öngörülerde bulunabilecek düzeye gelmesi en azından mümkün. Bunun örnekleri var en azından. İnsan söz konusu olduğunda devreye çok fazla parametre giriyor ve bu ciddi bir sorun gerçekten. İnsanı anlamak kolaylaştığı, insana ilişkin nitelikli bilgilerin arttığı, iradi kararları koşullayan parametrelerin daha fazla anlaşılması halinde yapay zeka çalışmalarında da koşut gelişmeler yaşanması mümkün.

İnsan, onun kararları ve davranışlarının öngörülmesi gibi konular doğrudan doğruya etikle de bağlantılı. Etik en zor felsefi disiplindir bana kalırsa. Herkesin etik üzerine atıp tuttuğu bir zamanda yaşıyoruz. Oysa değerleri temellendirmek çok zordur. Spinoza gibi filozoflar ise etik değerleri akılda temellendirmeye çalışmış, bunu adeta felsefi bir ütopya olarak görmüştür. Gelenek göreneklerle etiği temellendirmek ise birçok sakınca barındırıyor. Akıl, vicdan, gelenek-görenek, tanrı vb. Etik tartışmaları bu nedenle son derece çetrefil. Üzerine ciddiyetle eğilmeyi hak ediyor, üstünkörü değil…

Tamer Ertangil.

9 Kasım 2012 Cuma

Zeki Demirkubuz'un Son Filmi: Yeraltı Üzerine

Yeraltı (2012) - Zeki Demirkubuz
Zeki Demirkubuz’un, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı kitabından esinlendiği son filmi.

Filme alınan kitaplar genellikle eleştirilir. Filmin kitabın tadını vermekten uzak olduğu söylenir. Ben genelde pek böyle düşünmem ve eğer kitap sinemaya uyarlanmışsa, söz konusu filme bir şans veririm. Zeki Demirkubuz o kadar iyi bir iş çıkarmış ki, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı kitabını -sanırım- altı yıl sonra ikinci kez okumama vesile oldu. Üstelik bu kez kitaptan daha çok tat aldım, kitaba daha fazla nüfuz ettim.

Yeraltından Notlar, günümüzde yeraltı edebiyatı adı altında basılan pekçok kitaptan çok daha nitelikli, gerçek bir yeraltı kitabı. Kahramanımız kitapta bir kahraman olmadığını, zira bir kahramanın taşıması gereken hiçbir niteliği ve hiçbir erdemi taşımadığını kendisi itiraf eder. Kendisi uyumsuz, aksi, asabi ve müşkülpesenttir. Zaten yeraltından kastedilen de kahramanın evidir. Evine kapanmıştır o, insanlarla kurduğu ilişki ve etkileşim de asgari düzeydedir. 


Orhan Pamuk, söz konusu kitaba yazdığı önsözde, kitabın kahramanının sorununun avrupalı olmakla olmamak arasında kalmak olduğunu söyler. Bir yandan rasyonalite ve bilimin kaçınılmaz üstünlüğünü görür, bir yandan da bunu kabul etmek istemez. Hep isyan halindedir. Bile isteye irrasyonel olmayı seçer. Pamuk’un tespitine katılıyorum. 


Avrupalı modern insan dünyayı anlamak çabasındadır. Hiçbir gizem, hiçbir mucize yoktur, her şey doğa bilimleriyle açıklanabilecek, doğa yasaları keşfedilecektir zamanla. Dostoyevski buna itiraz eder: “baylar, yemin ederim, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık." peki neden? Dostoyevski bunu açıklamaz. Pamuk’un dediği gibi, bir yandan bilime, bilmeye dönelik olarak bir isyan vardır metinde, bir yandan da ortaya bir alternatif konulmamaktadır. Dostoyevski’nin anti-kahramanı, modern bilime karşı olan tutumunu açıkça sergiler: “aman tanrım, herhangi bir sebepten ötürü doğa yasaları ile iki kere ikinin dört ettiği hoşuma gitmiyorsa, bana ne bu yasalardan, bana ne aritmetikten?" mesele keşfedilen doğa yasalarının hoşuna gitmiyor olmasıdır. Dünyanın büyüsü bozulmuştur. Öte yandan onların belirli oranda bir kesinlik verdiğini de teslim etmektedir. İki kere iki dört eder, evet, ama bu hoşuma gitmiyorsa görmezden gelebilirim. 


Maalesef gözlerimizi gerçeklere kapatıyor olmamız, gerçekleri ortadan kaldırmıyor.


Kahramanımıza göre, modern bilim insanoğlunun çıkarına olsa da, insanoğlu kendi çıkarının aksine hareket eden bir varlıktır. Akıl ve irade çatışmasından söz eder. Evet, akıl bana benim için neyin iyi olduğunu söyleyebilir, fakat irademle bunun aksini yaparak kendime zarar verebilirim. 


Yine de iradenin karar alma sürecindeki belirleyiciliği, bilimi değersiz kılmaz, akla kulak vermemizin önünde engel teşkil etmez. Sonuçta bilim kendisinde bir değer taşımaz. Ona bir değer atfeden bizlerizdir. Bilim ne iyi, ne de kötüdür, ancak onu iyi değerler adına işe koşmak bizim irademize bağlıdır. Devletler bilimi kullanarak silah da yapabilir, onu insanların yararına, örneğin hayatında hiç işitmemiş, sağır bir kızın ilk kez duymasını sağlayacak yönde de kullanabilir. Bunun için şu videoya bakmanızı öneririm, bilime olan saygınız artacak: 
http://www.youtube.com/watch?v=LsOo3jzkhYA

kahramanımız, insanoğlunun nankör bir yaratık olduğuna inanır. Son derece kötümserdir. İnsanoğlunun önüne tüm nimetler serilse bile, onun rezillik içerisine girmek için elinden geleni yapacağını savunur. Bu kötümserliği, insansevmezliği onu bencilliğe de itmektedir: “seni aldattığım için senden nefret ediyordum. Çünkü benim tek istediğim, sözcüklerle oynamak, hayalimi işletmekti. Yoksa başkasından bana ne? Hepinizin canı cehenneme!.. Ben huzur istiyorum, huzur! Bunu elde etmek için bütün dünyayı peş paraya değişirim. Bana; "çay içmek mi istersin, yoksa dünyanın batmasını mı?" diye sorsalar, hemen "çay içmek!" diye bağırırım".

Dostoyevski’nin sunduğu kahramanın yansıttığı çelişkiler dikkate değer. Benzerleri bizim toplumumuzda da mevcut. Orhan Pamuk’un tespitleri bu bakımdan çok doğru. Sanırım burada olgu ve değer ayrımının tam olarak anlaşılamamış olması belirleyici. Bilim olgularla ilgilenir. Evet, bir hayli nötr, soğuk, rasyonel ve niceldir. Fakat bilimi bir araç olarak kullanmak, onu doğru bilgi veren bir yöntem olarak kabul etmek, değerleri bir kenara atmayı, duygusuz yaşamayı gerektirmez. Nedense gerek Dostoyevski de, gerekse birçok başka irrasyonelist yazarda bu kafa karışıklığı vardır. Örneğin feyerabend de “bilimi kabul etmiş, bilimsel bir hayat sürdüren insanlar için aşk imkansızdır" der. Neden öyle olsun ki? Bir bilim insanı da aşık olabilir. Bu ikisi birbirini dışlamaz.

Zeki Demirkubuz ise sanki modern ve geleneksel olan, bilimsel olan ve mucizeye, gizeme dayanan arasındaki ayrımı göz ardı etmiş ve kahramanın toplumla olan uyumsuzluğunu, aksiliğini ve asabiliğini vurgulamış. Yine de yemek sahnesindeki samimiyetsizliği arkadaşlarının yüzüne vurduğu sahne için bile bu film izlenebilir. Hatta bir bütün olarak filmi çok beğendiğimi söyleyebilirim. 

Zaten Dostoyevski’den esinlendi Zeki Demirkubuz, onun kitabını birebir uygulayacağını söylemedi…

Bir de siz izleyin,
Tamer Ertangil.



29 Ekim 2012 Pazartesi

Johnny Depp'in 1993 Yılında Oynadığı Film: What's Eating Gilbert Grape?

What's Eating Gilbert Grape? (1993)
1993 yapımı, başrollerinde Johnny Depp ve Leonardo Dicaprio’nun oynadığı muhteşem film.

Filmde sorumluluk duygusunun önemi ve gerekliliğinin yanısıra ne kadar ağır olabileceğini de görüyoruz. Ailevi sorumlulukların ağırlığı bazen o raddeye varıyor ki, hem bir baskı unsuruna dönüşüyor, hem de kişinin bağımsız bir özne olmasını engelliyor. Örneğin, johnny depp’in canlandırdığı karakter doğru düzgün aşık bile olamaz. Zihinsel olarak bir hayli geri olan kardeşinin ve evden çıkamayacak denli şişman olan annesinin sorumluluklarından ötürü, hep “gitmesi gerekmektedir". En çok kullandığı ifade budur: “gitmem gerek".

Dört kardeşin üçü gayet sağlıklı iken, Dicaprio’nun canlandırdığı en küçük olanı zihinsel bakımdan özürlü sayılabilecek bir durumdadır. Bu arada belirtmekte yarar var, dicaprio film çekildiğinde 18-19 yaşlarında olsa da, 14 yaşında gibi duruyor. Ne kadar büyük bir oyuncu olacağı ise daha o zaman belliymiş. Bu dört kardeş, televizyonda gördükleri hayatlardan tamamen uzak bir taşra kasabasında, babalarının yaptığı müstakil ve bir hayli eskimiş bir evde yaşarlar. Her ne kadar zaman zaman birbirleriyle çatışsalar da, daha çok birbirlerine kenetlenmiş haldedirler. Adeta kader birliği etmişlerdir. Öte yandan bu çileci birlikteliğin ve katlanma kapasitelerinin, taşrada farklı hayatlar görememelerinden kaynaklandığı da söylenebilir. Eğer “büyük şehir" hayatını deneyimleselerdi, muhtemelen o rutinden kopup, sorumluluklarını bir kenara bırakırlardı. Kısacası, gözleri açılmamıştır onların, bir anlamda.

Karavanla şehirden şehire gezen büyükanne-toruna özenmemek elde değil. İnsanoğlu aslında yakın çevresine karşı, ya da iş veya okul ortamında maskeler takabiliyor. Saklıyor kendini. Oysa sanal ortamda veya seyahatte, hiç tanımadığı insanlara karşı daha “kendisi" olabiliyor. Sanırım bu nedenle, bu kafa rahatlığından ve zincirlerinden kopmuş olmaktan ötürü o aşk doğabildi filmde. Çok da güzel oldu, keyifle izlettirdi.

Filmin sonundaki yangın sahnesi ise, Tarkovski’nin Offret (Kurban) adlı filmine bir gönderme barındırıyor olabilir diye düşünüyorum. Zira iki filmde de kişiler kendi evlerini yakıyor. Üstelik ölen annenin yakılarak kurban edildiği de yoruma açık. Her ne kadar esas neden, obez annenin cesedinin çatı katından vinçle indirilecek olması, aşırı kilolu oluşundan utanan annenin sokağa bile çıkmazken, vinç nedeniyle etrafta kalabalığın toplanacak olması, ve bunu yaşamaktansa, evdeki eşyaları boşaltıp evi -annesiyle birlikte- ateşe verecek kadar, kardeşlerin, annelerinin “vasiyetine" sahip çıkmaları…

Evdeki alevlerin her yükselişinde sorumluluğun da omuzlardan kalkması.

Bağların çözülmesi ve ertesinde gelen -kısmi- özgürlük.

‘90’lı yılların filmlerine karşı bir sempatim vardır ve bu sempati boşa doğmamış. Mükemmel bir film.

İzleyin bence,
Tamer Ertangil.

27 Ekim 2012 Cumartesi

Bir Bilim Kurgu Klasiği: Soylent Green Üzerine

Soylent Green (1973)

Soylent Green (1973) Harry Harrison’ın Yer açın! Yer açın! adlı romanından esinlenmiş, 1973 yapımı bilim kurgu filmi.


Film 2022 yılında geçiyor. Nüfus aşırı derece artmış. Kaynaklar kısıtlıdan da kısıtlı. İnsanlar aç, şebekelerde su yok. Duş almak nedir bilmiyorlar. Buna rağmen tel örgüler ve güvenlik görevlileri ile korunan son derece lüks sitelerde yaşayan bir üst tabaka var. Onların her şeyi var. Filmin kitaptan bu noktada büyük bir farklılığı var. Kitapta nüfus artışına çok vurgu yapılıyor, doğum kontrolünün öneminden, bunun yasalaşmasından filan söz ediliyorken, filmde bunlar vurgulanmıyor. Kitapta ezilen halk sürekli isyan halindeyken ve mitingler düzenlerken, filmde bu durum da pek vurgulanmıyor. Hatta kilise ve din adamları halka yardımcı oluyorlar, onlara kalacak yatak veriyorlar. Oysa kitapta böyle bir şey de yoktu. Yani filmin kitaba göre daha bir tevekkülcü, daha bir kaderci anlayışı telkin ettiğini söyleyebilirim. Bir de filmde bilim ile bilimin sömürülmesi, suiistimal edilmesi arasındaki ayrım çizgisi bulanık. Kitapta bilime doğrudan bir kötüleme yapılmıyor. Bu bakımdan kitap daha dikkatli. Yine de film kötü mü? Hayır.

Film kitaptan yalnızca “esinlenmiş" demiştim, çünkü romanla film arasında bariz farklılıklar var. Üstelik yalnızca ayrıntılarda değil, temelde de. Kitabı okumaya ya da filmi izlemeye niyetli olanlar buradan sonrasını okumasa da olur.

(1) Kitapta esas karakterlerden biri olan Gilbert, filmde yalnızca çulsuz bir kiralık katil. Kitapta gilbert’ın ailesi, terk edilmiş bir gemide yaşamaktadır, pekçok diğer yurttaş gibi. Gilbert ailesiyle tartışır ve evi terk eder. Çulsuzdur ama kiralık katil filan da değildir. İşlediği cinayet ise kuryelik yaptığı sırada istemeden meydana gelir. Özellikle sonradan birlikte bir odayı paylaştığı ve kıyamet gününün yaklaştığını söyleyip duran ihtiyar peter ile beraber geçirdiği günleri filmde görmeyi çok bekledim -ama yoktu.

(2) Kitapta “yosun krakeri" olarak geçen temel gıda ürünü, filmde Solyent adında bir firmanın yeşil ürünü olarak, “solyent green" olarak geçiyor ki, filme adını veren de bu olmuş. Filmde bu krakerlerin insan bedeninden, bir fabrikada üretildiğini görüyorsunuz. Oysa kitapta böyle bir şey yok. Yalnızca yosun krakerleri var, o kadar.

(3) Kodaman Mike’ın fedaisi Tab ise kitapta çok iyi bir insandı. Yanlış hatırlamıyorsam zenci idi. Üç çocuğu vardı. İşini güzel yapardı, saygılıydı, tam bir centilmendi. Oysa filmde kendisi sarışın, karısı ise zenci, çocukları filan da yok. Üstelik kötü bir karakter, para için her şeyi yapacak birisi -adam öldürmek dahil.

(4) Kitaptaki en güzel kısımlardan biri, lüks yaşama alışmış olan Shirl’in, dedektif ile birlikte dedektifin evinde yaşaması ve lüks yaşamdan sonra sefalete alışamamasıydı. Oysa filmde öyle bir şey hiç olmuyor. Koca Mike’ın ardından başka birisi kiralıyor binayı. Shirl aslında dedektifi sevse de, o adama “hizmet" ediyor. Daha da kötüsü, kitapta kiracı filan değil, Mike’ın kızkardeşi şirret bir kadın çıkıyordu ortaya. 

(5) Kitapta dedektifin ev arkadaşı yaşlı Sol, doğum kontrolünü destekleyen bir mitinge katılıyor, orada yaşanan bir arbedede yere düşüp kalçasını kırıyor. Ardından evde yaşlılıktan ve çeşitli hastalıklardan mütevellit hayatını kaybediyordu. Filmde ise kendi isteğiyle ölmeyi seçiyor. “yuva" denen bir yere gidiyor ve orada artık dünyada kalmamış olan doğa görüntüleri izlettirilirken ölüyor. Kitapta yaşlı sol ölünce dedektifi sosyal hizmetler aracılığıyla hak iddia eden 7-8 çocuklu bir aile evden çıkartıyordu. Evde bakılacak yaşlı birinin yokluğu, dedektifin bir hak iddia edememesine neden oluyor. Yaşlı sol’un kitapta shirl ile yaşadığı bir tartışma da harikaydı. İnsanoğlunun doğasından nüfüs artışının ne hale geldiğine, doğum kontrolünden ölüm kontrolüne, doğa yasalarından modern tıbba kadar kapsayıcı, güzel bir tartışma vardı. Bütün bunlar filmde yok; zira Shirl ile Sol hiç bir araya gelmiyor. Sol son derece rasyonel bir adam, ama filmde daha çok geçmişinden “Kayıp Ada Atlantis" imgeleri ile kendini avutan, duygusal biri olarak resmedilmiş.

* * *

Bilim kurguya merakı olanlar izleyin derim. Ama kitabı gerçekten çok daha iyi, hem düşünsel bakımdan, hem de kurgu zenginliği bakımından. Son olarak, 1973 yılından bakıldığında bazı teknolojik ilerlemeler belli ki öngörülemiyordu. Nedir onlar? Sürpriz olsun.

Tamer Ertangil.

21 Ekim 2012 Pazar

Alphaville - Jean-Luc Godard

Alphaville - Jean-Luc Godard
Alphaville, Fransız yönetmen Jean-Luc Godard’ın 1965 tarihli bir bilim kurgu filmi.

Bilim kurgu deyince aklınıza Hollywood filmlerindeki gibi lazer ışınları, ışınlanmalar, uzay savaşları filan gelmesin. Bu filmde hiçbiri yok. Daha çok, Orwell’in 1984 adlı kitabında olduğu gibi, geleceğe ilişkin kötümser bir tasarı, bir distopya var. Üstelik film noir tadında bir film. Başrolde pardesülü, fötr şapkalı, dedektif tipli bir adam var.

Filmin esas derdinin, akıl ve duygu çatışması olduğu söylenebilir. Film açıkça duygulardan yana taraf tutuyor. Alphaville adlı hayali şehirde Alpha 60 adında bir bilgisayar şehri yönetmektedir. Şehrin hiçbir sakini aşkın ne olduğunu bilmez. “o da nedir?" diye sorar. Vicdan nedir bilmezler. Öyle bir sözcük duymamışlardır daha önce. Her şey tamamen rasyonel, akli, ölçülebilir, biçilebilir, dolayısıyla bilimseldir.

Bu noktada filmin akıl ve bilim karşıtlığı eleştirilebilir. Feyerabend üzerine çalışırken bilim-karşıtlarına karşı çok makul eleştirilerle karşılaşmıştım. Örneğin, diyordu bir eleştirmen, neden bilim diye, duygulardan arınmış bir etkinlik de bağımsızca varolmasın? Tamam, insan duyguları da olan bir varlık, fakat bu nedenle bilimin de duygularla yapılması, onunla karıştırılıp kaynaştırılması zorunlu mudur? Hayır.

Bilimsel yöntem en nihayetinde deneysel kanıtlara başvuran, kuramları buna göre doğrulayan, karşılaştıran ve seçen bir yapı arz eder. Esasen günlük yaşantımızda da gayet “bilimsel"izdir. Örneğin işyerine sırılsıklam halde biri girdiğinde, dışarıda yağmur yağdığını çıkarsarız. Bir evin bacası tütüyorsa, bu, evde soba yandığına ilişkin bir kanıttır. Hoşumuza gitmeyen bir haber aldığımızda, “kim söyledi? Nereden biliyorsun? Dayanağı nedir? Gören olmuş mu?" gibi sorular sorarız. Ya da cezai soruşturmaları düşünelim. Bir cinayet işlenmiş olsun. Keyfi olarak birisini tutuklamak yerine, çeşitli empirik kanıtların ve mantıksal gerekçelerin işaret ettiği kişi tutuklanır. Örneğin olay mahallinde parmak izi bulunan, olay saatinde olması gereken yerde olmayan, şahitlerin olduğu, kamera kayıtlarının olduğu vb. Kişinin katil zanlısı olması, herhangi bir kişinin olmasından çok daha büyük ihtimaldir.

Hal böyleyken, günlük hayatta ve pekçok alanda gayet bilimsel olunabiliyorken bile insanların duygularını bütün bir yaşamda bir kenara koymadıklarını görüyoruz. Yine de dinlere inanıyor, aşık oluyor, ağlıyor, gülüyorlar. Herhangi bir kanıt ya da gerekçe göstermeksizin, bir şeylere inanabiliyorlar. Aşktan, vicdandan bahsedebiliyorlar.

Demek ki bilim, zorunlu olarak hayatın her anının rasyonalize edilmesiyle sonuçlanmıyor. Zira hem olgu ve değer farklı iki şey, hem de bilim ile yaşam tarzı farklı iki şey.

Birçok post-modern bilim karşıtı bu ayrımı birbirine karıştırıp, bilimin üzerine, daha doğrusu bilimsel yöntemin üzerine yürüyor. Feyerabend de buna dahil, Alphaville adlı filmi izleyince, yönetmen godard’ın da bu tutumu savunduğunu, bunu sinemaya başarıyla aktardığını görüyorsunuz.

Bence Godard’ın en güzel filmi Vivre Sa Vie. A Bout de Souffle de çok güzel bir film. Her ne kadar derdini başarıyla anlatamadığını düşünsem de, “Alphaville" de çok güzel bir film. Hiçbir dijital efekt kullanmaksızın, hiç uzaylı giysileri giymeksizin, uzay gemileriyle savaş yapmaksızın da gayet güzel bir bilim kurgu çıkabiliyormuş ortaya.

Cesur Yeni Dünya, 1984, The Matrix, Fahrenheit 451 ve Ben Robot gibi distopyaları çok severim. Bunlara Alphaville de dahil oldu artık.

Selamlar,
Tamer Ertangil.


9 Temmuz 2012 Pazartesi

Farklı Yaşam Tarzları

Farklı Yaşam Tarzları Üzerine
"Farklı yaşam tarzları", genel olarak bakıldığında alışılagelmişin ya da genel olanın dışında kalan yaşam tarzları olarak tanımlanabilir. Daha küçük ölçekte bakarsak, kişinin kendi yaşam tarzına yabancı olan yaşam tarzları olarak da tanımlanabilir.

İlhan İrem’in “sürgün gibi masallarda" adlı şarkısı dolandı geçen gün dilime, indirip dinledim. İlhan İrem’in masalsı tarzı, kozmik enerjiye olan inancı, uzakdoğu felsefelerine benzer olan bir hayat görüşüne sahip olması gibi özellikleri bana tamamen uzak. Karısıyla tanışmalarını öğrendiğimde, oldukça gülünç bulmuştum. Şimdi tam hatırlamıyorum ama ya daha önceki hayatlarında başka bedenlerde beraber olduklarını, ya da evrendeki kozmik güçlerin onları bir araya getirdiğini, birbirlerini ilk kez görmelerinden önce bile zaten tanıyor olduklarını filan söylüyordu İlhan İrem…

Rasyonel düşünen ve buna uygun olarak yaşamaya gayret eden birisi olarak, son zamanlarda kendim gibi olmayan yaşam tarzlarına karşı duyduğum saygı arttı sanki. Bu yaşam tarzlarını sürdüren birey ya da gruplar gelip de bana müdahale de bulunmadığı sürece, benim için bir sıkıntı teşkil etmiyor. İlhan İrem örneğini ele alalım, adam benim gözümde birazcık uçmuş, yanlış bilince sahip, tuhaf bir insan. Ama kendi içinde tutarlı bir hayat sürdürüyor. Sesi güzel, zaman zaman dinlemek güzel oluyor. Bazı şarkı sözleri naif, hatta çocuksu kaçabiliyorsa da yine bir bütün olarak bakıldığında İlhan İrem’in kişiliği, yaşam tarzı ve ürettikleri birbiriyle tutarlı bir bütün arz ediyor denilebilir. 

Farklı yaşam tarzlarına bir örnek de tarikatlardan verilebilir. Ben acımasız, dışlayıcı ve gösteriş meraklısı insanlardan haz etmem. Ama hangi tarikattır bilmediğim birilerini görmüştüm televizyonda, adamlar cüppeli, sakallı, yelekli. Ama belirli ahlaki kodlarda temellenmiş ve belirli bir dış görünüşte tezahür eden, kendilerince bir yaşam tarzını kendi içlerinde yaşıyorlar. Ona buna zararları yok en azından. En güzeli de alışveriş tutkunu filan olmamaları. Gösterişçi değiller. Bana son derece uzak bir yaşam tarzları olsa da, adamların ortak kullandıkları tofaş şahin model bir araba ile ulaşım ihtiyaçlarını gidermeleri, onlara karşı saygı duymama sebep oldu. Adamlar gidip son model zırhlı bir araçla, ya da yüz elli bin liralık bir ciple de gezebilirler, böyle yapan insanlar da malum, ama bunların öyle hava atmakla, tüketmekle işleri yok. Kılık kıyafetlerini ise pekçok kişi yadırgasa da, başkalarının ne düşündüğünü umursamıyor, onlara dik dik bakan kimi gözlere karşı tepki vermiyorlar -bu nedenle saygı duydum bu insanlara.

Herhangi bir kişi ya da grup, kendi içlerinde tutarlı belirli bir yaşam tarzını benimseyip sürdürmekte özgür olmalıdır. Ama gidip de başka kişi ya da grupları yadırgıyor, onları küçümsüyor, onların yanlış yolda olduğunu, sapkın olduklarını düşünüyor ve onlara “doğru yola getirmek" iddiasıyla müdahalelerde bulunuyorsa, işte o zaman sorun başlar. Öte yandan, müdahale etmedikleri sürece, kimseye müdahale de bulunmamak gerekir, bırakalım herkes arzu ettiği şekilde yaşasın.

Bu noktada yaşam tarzları ile nesnel doğrular arasındaki ayrıma da parmak basmak gerekiyor. Alan Sokal ve Jean Bricmont’nun Son Moda Saçmalar: Postmodern Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları adlı kitabında güzel bir örnek vardır. Amerikan yerlilerinin inancına göre, ataları yeraltındaki ruhlar aleminden çıktığından beridir yerliler Amerika’da yaşamaktadır. Oysa bilimsel bulgular onların 10-20 bin yıl kadar önce, asya’dan amerika’ya berring boğazını geçerek geldiklerini göstermektedir. Birçok arkeolog, bilimsel görüş ile yerli halka duydukları saygı arasında kalmış ve bu durum onları, bilimin de yalnızca başka bir inanç sistemi olduğu şeklindeki postmodern göreciliğe yaklaştırmıştır. Oysa sokal ve bricmont’na göre, yerli halkın siyasi taleplerini desteklemek için, onların yaradılışçı mitlerini eleştirmeksizin ya da ikiyüzlülükle onaylamamız şart değildir. Mesele Amerikan yerlilerinin siyasi taleplerini desteklemekse, onların ezelden beridir mi, yoksa 10 bin yıldır mı amerika’da olduklarının bir önemi yoktur.

Öyleyse farklı yaşam tarzlarına saygı duymak, nesnel doğruları, bilimsel olguları, kısacası rasyonaliteyi bir kenara koymamızı gerektirmez. Ama herhangi bir konuda daha doğru bilgiye sahip olmak, farklı yaşam tarzlarına müdahale etmemizi de gerektirmemeli. Zaten bilgi kamuya açık, erişilebilir olduğu sürece, erişen erişir, dayatmaksa olsa olsa insanları üzer…

Selamlar,
Tamer.

8 Temmuz 2012 Pazar

Vivre Sa Vie - Jean-Luc Godard Üzerine

Vivre Sa Vie (1962) Jean-Luc Godard
Fransız yönetmen Godard'ın Vivre Sa Vie’sinin felsefi bir film olduğu söylenebilir. Godard bize şunu anlatmaya çalışır gibidir: Yazgı diye bir şey yoktur. Yaptıklarımız tamamen kendi özgür istencimizden kaynaklanır. Tam da bu nedenle, her yaptığımızdan sorumluyuzdur. Hiçbir yapıp etmemiz, bizi aşan koşullardan kaynaklanmaz, hiçbir belirlenmişlik içinde değilizdir –ne tarihsel ne de toplumsal olarak koşullanmışızdır. Dolayısıyla, eylemlerimize bahaneler üretmek, “mecburdum” demek, hatta “kendimi bir an için kaybetmişim” demek bile kabul edilebilir değildir. Gözlerimizi kapıyorsak, evet, bunu kendi istencimizle yaparız, işte bu yüzden, gözlerimizi kapattığımız için sorumluyuz. Aslında Godard’ın karakterleri, Sartre’ın Bulantı adlı romanından fırlamış gibidir. Başrol oyuncusunu, kaçınılmaz ve maalesef bir hayli kötü olan sonuna doğru götüren, onun bilinçli tercihleridir.

Başroldeki aktris, “niçin insanlar konuşmak zorundadır?”, diye sorar. Sessizliği tercih edeceğini, böyle bir yaşamın çok daha iyi olacağını düşünür; zira konuştukça sözcükler ağırlıklarını kaybetmekte, anlamlarını yitirmektedir. Yine de konuşmayı bırakamaz. Hem ötekine ulaşmanın, onu anlamanın, hem de kendini anlatmanın yolu dilden başkası değildir. Zaten film boyunca ötekiyle “yakın ilişkiler” içerisinde olan kadın, kendini yalıtmaktan, söze gereksinim duymayacağı bir yaşam kurmaktan da olabildiğince uzaktır. 

Böylelikle konuşur o, hem diliyle, hem de beden diliyle; yine de onun sözle olan bu haşır neşirliği, kendi sonunun öteki tarafından getirilmesini önlemeyecektir. Sartre, “cehennem başkalarıdır” demişti. Filmi izlerken, senaryonun Sartre tarafından yazıldığı izlenimi uyanır seyircide. Filmdeki, yazgının reddine ve herkesin kendi yaşamını kendisinin biçimlendirdiğine dair vurguya karşın, filmin sonu bu varoluşçu tutumun gerçeğe uygunluğuna dair soru işaretlerinin oluşmasına neden olur, denilebilir.

İyi seyirler,
Tamer.


8 Mayıs 2012 Salı

Fahrenheit 451 - Ray Bradbury

Fahrenheit 451
Ray Bradbury, Fahrenheit 451 adlı kitabına 1993 yılında yazdığı önsözde, liseyi bitirdikten sonra parasızlık nedeniyle koleje gidemediğini söylüyor.

Çocukluğundan beri kütüphanelerin müdavimi olduğunu, deliler gibi okuduğunu, kütüphanede ücretsiz verilen kağıtlara öyküler yazdığını anlatıyor.

28 yaşında kütüphaneden çıktım, diyor.

Kitaplara ve edebiyata olan ilgisini bilen kolej müdürü, bradbury’nin belki de gönlünü yapmak için kütüphaneye gelmiş, ona sembolik bir diploma vermiş, kep ve cübbe giydirmiş ve kütüphaneden “resmen" mezun etmiş.

Adamdaki azmi anlatmak içinse beş yüzün üzerinde öykü, roman, oyun ve şiir kaleme aldığını söylemek yeterli herhalde…

Fahrenheit 451 bir distopya. Kitaptan hatırladığım bir yer var, ev sohbetinde Montag "çok ağır cezalandırıyoruz insanları, düşünüyorum da adil değil galiba" gibi bir söz ettiğinde evdeki misafirlerden birisi “olur mu öyle şey? O da okumasaydı o kitapları, cezasını çekecek tabi. Yasadışı olduğunu bile bile kitap bulundurmasaydı, cezasına katlanmak zorunda kalmazdı."

Ne kadar mantıklı değil mi? Kulağa öyle geliyor ilk anda:

"O da yapmayıverseydi!"

Bugün baktığımızda kitap okumanın yasaklandığı, bulunan kitapların bulunduğu yerde imha edildiği bir toplum bize çok uzak görünüyor elbette, ama günümüzde de pekçok kitap mahkemelik oluyor, hatta toplatılıyor.

Biz de “sansüre hayır!" kampanyalarını destekliyoruz buna tepki olarak.

Ama karşımızdaki bağnaz vatandaş “ya o da o kadar müstehcen bir kitabı yazmasaydı/çevirmeseydi, tabi ki toplatılır, kitap var, kitap var. Ben destekliyorum" diyebiliyor.

Tabi canım: “o da yazmayıverseydi!"

Tıpkı “o da okumasaydı!" tepkisi gibi -fahrenheit 451 distopyasında anlatılan.
Fahrenheit 451’i okurken içinizde yaşadığınız ülkenin gittiği yönden ötürü kaygılanıyorsunuz bir an için. 
Küçük ve bir çırpıda okunabilen bu kitabın 1966 yılında filmi de çekilmiş. 
İyi seyirler/okumalar,
Tamer Ertangil.

Http://www.youtube.com/watch?v=m9n98sxngl8



20 Nisan 2012 Cuma

Mayıs Sıkıntısı - Nuri Bilge Ceylan Üzerine

Mayıs Sıkıntısı (1999) - Nuri Bilge Ceylan
Nuri Bilge Ceylan'ın Mayıs Sıkıntısı güzel bir film. Açıkçası ben bu filmin, Kasaba (1997) ve Uzak (2002) ile bir üçleme oluşturduğunu bilmiyordum. Uzak’ı dört yıl önce izlemiştim. Mayıs Sıkıntısı’nı ise dün, geriye Kasaba kaldı ki, böylelikle üçlemeyi sondan başa doğru tamamlamış olacağım. Tıpkı Semih Kaplanoğlu’nun birinci filminde karakterin yetişkinliğini, son filmde ise çocukluğunu konu etmesine benzedi, bilmeden.

Filmi Uzak ile karşılaştırmamak gerekiyor. Uzak çok daha oturaklı, derdini daha iyi anlatan, daha “olmuş" bir film.

Mayıs Sıkıntısı öncelikle film içinde film. Yönetmenler genellikle kendilerini, mesleklerini, film çekim ortamının bizatihi kendisini filme çekmeyi çok severler. Bu filmde de bir film çekmek niyetinde olan bir yönetmenin filmini izliyoruz. Dolayısıyla film aynayı yansıtan bir aynaya bakmak gibi, içi içe geçmiş bir yapı arz ediyor.

Filmde benim en çok ilgimi çeken çocuk ve dede oldu. Dedemizin bütün derdi, tarlasındaki ağaçları kestirmemektir. Zira devlet bu ağaçlardan ötürü tarlayı orman niteliğinde ele alıp kamulaştırmak derdindedir. Dedeye kalan alternatif ise ağaçları kesmektir, oysa o bu işe hiç yanaşmaz. Hukuka inanır, elinde tapusu yoktur ancak mülkün kendisine ait olduğuna dair senet vardır çok eskilerde verilen. Yargıtay içtihatlarını bile araştırmış, okumuştur, sorun olmayacağına inanır. Ancak filmin sonunda kadastro memurlarının ağaçlara kırmızı boya ile işaret koyduğu görülür. Kanuna güvenen dede, bizatihi kanun tarafından mağdur edilecektir. Ancak mücadelesini sürdürmek niyetindedir.

Filmdeki çocuğun tek derdi “müzikli saat" almaktır. Halası ona bir yumurta verir ve “bu yumurtayı kırk gün boyunca kırmadan cebinde taşıyabilirsen, o saati aldırırım babana" der. Amacı çocuğa sorumluluğun ne olduğunu, sorumluluk almayı öğretmektir. Filmdeki yönetmen sürekli çocuğa “başka yumurtayla değiştirsen ne olur ki?", “o yumurtayı haşla, o zaman kırılmaz, kimse de anlamaz" gibi sözlerle telkinlerde bulunur ancak çocuk bu önerileri kabul etmez, çünkü ona göre böyle şeyler yapmak “hilelik" olacaktır. Çocuk hileye inanmaz. Verilen sözlerin yerine getirileceğine emindir; verilen görevlerin yerine getirildiği takdirde hak ettiği nesneye kavuşabileceği düşüncesindedir. Saftır, temizdir, iyi niyetlidir.

Dokuz yaşındaki çocuk yumurtayı otuz beş-otuz altı gün kadar kırmadan cebinde taşımıştır. Ancak köyde oturan aksi bir kadın ona bir sepet domates verir ve bayağı uzak bir yerdeki komşusuna götürmesini ister ondan. Çocuk isteksizce de olsa çaresiz kabul eder. 

Görev üstüne görev, sorumluluk üstüne sorumluluk almıştır.

Ve bu ikinci sorumluluk ona ağır gelir. Zira onca yolu yürüdükten sonra sepetten düşen bir domatesi almak için eğildiğinde cebindeki yumurta kırılır.

Çok kızar ve hayatındaki ilk dönüşümünü o an yaşar: sepete bir tekme geçirir, bütün domatesler ortalığa saçılır. Umurunda değildir artık. Acilen önlüğünü çıkartıp derede yıkar. Birisinin kümesine girip yumurta çalar, önlüğü kuruduğunda cebine yumurtasını koyar ve eve gider.

Artık o saf, temiz çocuk geride kalmıştır. Ancak bunu ona yaptıran, ona “hakkını" vermeksizin sürekli “görevler" yükleyen insanlardır.

Çocuğu izlerken, yaşlandığında tıpkı dede gibi kanundan yana olsa da kanundan zarar görecek bir insan haline dönüşeceği, ancak mücadeleyi bırakmayacağı izlenimini alırız. Zira dede mahkemelerde uğraşmaya kararlıdır, tıpkı çocuğun o müzikli saati almak istemesindeki kararlılığı gibi. Bunun için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdırlar.

Mücadele ise elbette umut duygusunu içimize işler, tam da bu nedenle film güneş ışığının ekranı beyaza kesmesiyle biter.

Mayıs ne kadar sıkıntılı olsa da, bahardır, ve çiçeklerin açtığı mevsimde umut eksik olmaz.

Filmdeki terziye de değinmeden geçmemek lazım. Orwell’in Hayvanlar Çiftliği’ndeki Benjamin gibidir terzi. O mücadeleye inanmaz, ne olsa ayndır, her şey aynı kapıya varır, dünya değişse de aynıdır, değişmese de. O nedenle dedenin tarlasıyla ilgili umutlarını küçümser. Onun için güneşin altında yeni bir şey yoktur, tam da o nedenle suya sabuna dokunmaz, etliye sütlüye karışmaz, karışanı da hakir görür.

İyi seyirler,
Tamer Ertangil.


12 Nisan 2012 Perşembe

Dalgaları Aşmak (Breaking The Waves) - Lars Von Trier (1996) Üzerine

Dalgaları Aşmak (1996) - Lars Von Trier
Dalgaları Aşmak, Dogma 95 manifestosunun öncülerinden Danimarkalı yönetmen Lars Von Trier’in 1996 yapımı filmi.

Bir kere belirtmeden geçemeyeceğim, filmin çekildiği kasaba feci derecede merakımı uyandırdı, kurgusal bir mekân da olabilir elbet, ancak yine de erkeklerin denizin ortasındaki petrol rafinerilerinde, gayet ağır bir işte çalıştıkları ve bu nedenle evli çiftlerin belirli sürelerde ayrı kalmak zorunda oldukları, küçük ve dindar bir kasaba gerçekten ilgiyi hak ediyor.

Dindar dediysem, kilisesinde çan olmayan, kilisedeki ayinler esnasında kadınların konuşmasının yasak olduğu, günah işlediği düşünülen kişiler için cenaze merasimi tertip edilmeyen ve fakat bunun yerine gömülmekle yetinilen ve gömülme esnasında görevli papaz tarafından “cehenneme gitsin" dileklerinde bulunulan bir “dindarlıktan" söz ediyorum.

Bir tarikat ya da katı bir mehzep olsa gerek. Araştırmadım henüz, ama ben bu mekânın gerçek olduğunu, en azından gerçek bir mekândan esinlenerek kurgulandığını düşünüyorum.

Esas karakterin jest ve mimikleri itibariyle ilk anda gözüme yapmacık, şımarık ve sevimsiz göründüğünü itiraf etmeliyim. Öte yandan, film biraz ilerleyince, kendisinin daha önce akıl hastanesinde tedavi görmüş olduğunu, hâlen ilaç kullandığını, şizofrenik ve histerik davranışlar sergilediğini görüyor ve aslında hiç de yapmacık olmadığını anlıyorsunuz.

Hele kilise de dua ederken, tıpkı yüzüklerin efendisi‘ndeki smeagol/gollum karakteri gibi ikiye bölünerek, hem tanrıyı hem de aciz kulunu oynadığı diyaloglar yok mu…

O kendi kendine dua etmelerden sonra, artık bess ne yapsa hoş görüyorsunuz. Kıyamıyorsunuz ona. Hani delidir, "ne yapsa yeridir" gibi değil, “masum o, ne yapsa suçlu değil" gibi.

Kocasıyla telefonda konuşabilmek için saatlerce, öyle ki hava kararıncaya değin telefon kulübesinde bekleyip uykuya dalan, sonra telefon çaldığındaysa duyamayan, o derece aşık birisidir bess.

İşyerinde geçirdiği kaza sonucu felç geçirmesine rağmen kocasını yine de sevecek, hatta onun için, onun bir kez gülümsemesi için her şeyi yapacak kadar diğerkâm birisi.

Bağlılığı bağımlılığa dönüştürecek kadar rahatsız ve bir o kadar da masum,

-aynı zamanda mahçup.

Asla mağrur değil.

Harika bir filmdi, yazmayayım diyorum ama sanırım bunu da paylaşmam gerek: Film çok uzun… Her şeye rağmen daha kısa olsaydı daha güzel olurdu.

İzlememiş olanlara şimdiden iyi seyirler,
Tamer Ertangil.