28 Haziran 2019 Cuma

Yaşlılarımızın Yalnızlığı

Yaşlılarımız yalnız ve mutsuz. Canları sıkılıyor. Tek başına yürüyen, iş olsun diye bir yerlere gidip gelen, sohbet başlatmaya çalışan yaşlılarımız. Balık alırken başıma geldi en son. Nisan’dı galiba. Çinekoplar küçükmüş, sarıkanat almak lazım, lüfer zaten kalmadı, sardalyanın mevsimi değil filan derken konu konuyu açtı ve yetmiş beş-yetmiş altı yaşlarındaki amca koluma girip “gel sana çay ısmarlayayım” diye ısrar etmeye başladı. Hep balık alırken değil tabi ama birkaç kez başıma geldi bu durum.

Yaşlılarımız tek başına kalmayı muhtemelen tecrübe etmemişler. Erken evlenmişler muhtemelen ve eşleri kendilerinden önce ölünce dımdızlak ortada kalıyor, ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Üniversite okumamış, ailesinden ayrı kalmamış, tek başına ev tutup bir odada kendisiyle baş başa kalmamış kişi, bir ömrü birisiyle paylaştıysa, o kişi hayata veda edince gerçekten şoka uğruyor. Kimisi o yaşta hemen evleniyor tekrar. Bunda yaşlı erkeklerimizin yemek yapmak gibi temel becerileri edinmemiş olmasının ve “hizmet görme” alışkanlığının da payı var tabi.

İki çözümü var bu işin. Birincisi bireyin kendi sorumluluğunda. Koca bir ömrü hiçbir ilgi alanı geliştirmeden geçirmemeliyiz. Uğraşacağın, vaktini dolduracak, severek yapacağın bir iş olmalı. Hobi. Artık kitap mı okursun, bahçeyle mi uğraşırsın, ahşap mı oyarsın, orası sana kalmış. Yaşlılığımızda her zaman sohbet edecek birisini bulamayacağız. İnsanların işi gücü olacak. Sohbetimize eşlik edemeyebilecekler. O yüzden kendimizle başbaşa kalmaya antrenmanlı olmamız lazım.

İkincisi dernekleşme. Almanya’ya proje vesilesiye gitmiştik. 2014’te. Hafta boyunca çalıştık ve Cuma akşamı veda gecesi düzenlendi. Programda konser verileceği yazıyordu. Konseri kim verdi dersiniz? En genci altmış beş-yetmiş yaşlarında, kimisi seksenlerinde olan yaşlı amcalar. Adamlar boş durmamış, “yok olmaya yüz tutmuş Alman denizci türkülerini (halk şarkıları) yaşatma derneği” kurmuşlar. Karşılarında ortaokul öğrencileri. Ama nasıl da ciddiye alıyorlardı bu işi, bir görseniz. Enstrüman çalanlar ve vokaller. İşlerini ciddiye alıyor, profesyonel davranıyorlardı. 

Türkiye’de de buna ihtiyacımız var. Tarım toplumunda olduğu gibi cemaat (gemeinschaft) değil de, kentli bir örgütlenme biçimi olan cemiyetlere (gesellschaft) ihtiyacımız var. Herkesin kendine uygun bir ilgi alanı vardır. Ona göre bir yerlere üye olup çalışmak, üretmek, uğraşmak lazım. Aksi hâlde yaşlandığımızda yalnızlıktan ve can sıkıntısından dışarıda, alışverişte veya bankta otururken, laf atıp sohbet başlatacak birilerine bakınmaya mecbur kalacak, arkadaşsızlığımıza üzülecek, insanları vefasızlıkla suçlayacağız.

23 Haziran 2019 Pazar

Yerleşik Tabirleri Çevirmek ya da Çevirmemek

Yıllar önce, arkadaşlarını arkadaşlarıyla tanıştırmayan insanların çekinceli olduklarını okumuştum. “Aha!” demiştim, ben de mi öyleydim yoksa? Neden aynı anda bir-iki kişiden fazlasıyla bir arada olmayı sevmiyordum? Neden sakınımlıydım böyle? Arkadaşları arkadaşlarla mı tanıştırsaydım yoksa? Yok. Zamanla anladım ki bir ortamda üç kişiden fazlası varsa ve ortamdaki kişiler yüksek sesle konuşuyorsa, aman diyeyim, başım ağrıyor. Kaldırmıyor kafam.

Akşamüstü eve döndüğümde kafam demir gibi ağırdı. Yattım uyudum. Uyanınca MEB'in “eşsiz” projesiyle uğraştım: Özdeğerlendirme. Okulda yapamıyorsun çünkü tüm Türkiye yüklendiği için sistem tıkanıyor. Tüm iyi niyetimle soruları yanıtlamaya başladım. Spesifik olmalıymışım. Net cevaplar vermeliymişim. İyi de sorular genel, spesifik olmaktan uzak yani. Bir tanesinde iş sağlığı için ne gibi çalışmalar yaptığımı soruyordu. Yabancı dil öğretmeni olarak iş sağlığı için ne yapmış olabilirim Alla'sen? Bana alanıma özel, spesifik diyorsun ya hani, öyle sorular sorsana? Hadi edebiyat parçaladım diyelim. Ağzımız laf yapıyor. İyi de, iş sağlığı konusunda kanıt istiyor bu kez. Tamam, kanıt da bulur ya da üretirim. Tamam ama bu gibi, gerekliliğine ikna olmadığım, iş olsun diye, “yazın da çalıştıralım bunları” diye yaptırıldığına inandığım işleri yapmaktan esef duyuyorum. Yararına inansam çok daha uğraştırıcı işler bile dokunmaz; ama bomboş olunca zulüm gibi geliyor.

Aman, kişisel dertlerimden size ne, değil mi? İşi bitirince kahve yapıp oturdum Nietzsche’nin Deccal’ini okumaya. Ve bitirdim. Nietzsche’nin en çok yabancı tabir kullandığı kitabı olsa gerek. Fransızca, İtalyanca, Latince, Yunanca, İngilizce tabirler. Aere perrennius, dies nefastus, ephexis, folie circulare vs. Ben artık hemen hemen tüm tabirleri anlıyorum. Çevirmen notlarının çoğuna bakmıyorum. İngilizce dışında bir yabancı dilim var mı? Yok, yani eh, çat-pat; ama var demem. Gelgelelim anlıyorum. Felsefe okurları Yunanca ve Latince tabirleri anlar. Nietzsche bütün bunları kullanırken açıklama zahmetine girmiyor. Bence çevirmen de açıklamamalı, olduğu gibi almalı. Okurun da sorumlulukları var. Araştırsın, sözlük kullansın, kendini geliştirsin.

Türkçe aşığı olsam da, bir keresinde Türkçe karşılık üretmekte zorlandığım bir tabiri İngilizce kullandım da, ukala bulundum. İlgisi yok hâlbuki. Felsefe kozmopolit bir etkinlik. Entelektüel konular bunu gerektiriyor. Fin de siecle tabiri yerleşmişse kullan gitsin. Senin okurların zaten küçücük bir kitle. Allah aşkına, Gadamer, Ricoeur, Blanchot ve Girard çevirilerini ciddi ciddi okuyan kaç kişiyiz Türkiye’de? Birkaç yüz civarıdır emin olun. Girin Kitapyurdu’na, Ricoeur’un Yoruma Dair’i 2007’den beri tükenmemiş. 86 satış. Marjinal olduğumuzu kabullenelim. Felsefe popüler olmadı, olmayacak. Okur kendini geliştiriyor bu yüzden. Latince bilmiyorum ama Latince tabir görünce sözlüğe bakmadan anlıyorum artık. Anlıyoruz. Nietzsche ve diğerleri sağolsun. Zamanla oluyor bu.

Bellum omnium contra omnes!

19 Haziran 2019 Çarşamba

İnzivaya Doğru

Birkaç yıl yalıtmak istiyorum kendimi. Küçücük bir kasabada, belki bir köyde yaşamak, kışın fırtınalı, karanlık havalarda masa lambamı yakıp oturmak, yazmak, dünyadan soyutlanmak istiyorum. Herkesin hayali kendine. Işıklı metropollere olan ilgim yavaş yavaş söndü. Tiyatrolar, seminerler, kitabevleri umrumda değil. Sinemaya gitmek ilgimi çekmiyor. Ben inzivaya çekilmek istiyorum. Kısmen yaşadığım inziva hâlini daha da arttırmak, daha da güçlendirmek istiyorum.

İl dışı atamalar açılınca okullara bakıp hayaller kurdum. İstesem hemen yazarım Bozcaada’yı! Hemen yazarım Edirne’nin Enez ilçesinin Yenice Köyü Ortaokulu’nu! Saroz Körfezi’ne yakın, mis gibi yer. Hem de nasıl tenha. Şimdilik evime biraz daha doyayım, ödemeleri de azalsın ve bana daha az dokunur, beni daha az sarsar hâle gelsin, o vakit, muhtemelen iki yıl sonra basar giderim. Giresun'un Tirebolu'suna da öyle gitmiştim. Gene giderim. Ama daha küçük bir yer olmalı. Tutan mı var?

Evi taşımam. Ev aynen dursun. Tek bir eşyayı dahi taşımam. Yazın, Temmuz ve Ağustos aylarında memlekete döner, evimde takılırım. İnsanlar yazın tatile gider, ben memlekete dönerim. Bozcaada asıl yazın güzelmiş, Enez, Saroz Körfezi, bilmem ne gölü asıl yazın güzelmiş, kışın ne işim varmışmış oralarda, manyak mıymışım, rahat mı batmış bana? Doğrudur, kışı oralarda geçirmek istiyorum asıl. Soğuk, deniz, rüzgâr, ıssızlık ve nem. “Fuuu” diye esen rüzgârın sesini ve kapının gıcırtısını seviyorum. Masa lambasının sarı ışığını seviyorum. Florasan ışığını hiç sevmem. Bembeyaz. Ofis gibi. Iyk.

Kitap götürmem yanımda. Kobo yetiyor. İki yüz elli gramlık kişisel kütüphanem. Hep yanımda. Yanımda hepi topu iki tane valiz götürürüm. Evi hayatta taşımam. Burası benim kürkçü dükkanım. Ama üç-dört yılı uzakta, küçücük bir yerde, soğuk, ürpertici, karanlık kışlarda azıcık öğrenciyle, kalabalıktan ve koşuşturmacadan uzak geçirmek istiyorum. Gittiğim yerde eşyalı bir ev bulurum herhalde. İlçede bir ev bulurum illa ki. Olmazsa bir pansiyon bulurum. Basar giderim. Sıcak su olan her yer benim evimdir. Yeni bir ortama uyum sağlamam en fazla bir saat sürer. “Ay orada kalamam, burada uyuyamam, şuraya kıvrılamam” demem. Her yer benim. Hepsi. Anında adaptasyon.

Zihnim berrak. Biraz daha pişmem, daha da demlenmem lazım. Henüz eksik duyuyorum kendimi. O gün geldiğinde 3-5 kış inzivaya çekileceğim. Bir şeyler yazmam gerekecek. Otobiyografi desem değil, düşünce desem değil, ben de bilmiyorum ne olduğunu. Hem o hem bu, ne o ne bu. Bakalım. Şimdilik okumalara devam.

17 Haziran 2019 Pazartesi

Üniversite Sınavı Kaldırılsın! -Acaba?

Sınavdan çıkan arkadaşlara geçmiş olsun. Bu konudaki hassasiyetinizi anlıyorum ama “on iki yıllık bilgimizi yüz otuzbeş dakikada ölçüyorlar” gibi yakınmalarınıza hak vermiyorum. Sınav elbette insanlığınızı ve kişiliğinizi ölçmez; ama akademik becerilerinizi pekâlâ ölçebilir. Çoktan seçmeli soru tipi en nesnel soru tipidir, bilirsiniz. Açık uçlu sorular, üniversite sınavı gibi yüzbinlerce, hatta bir-iki milyon kişinin girdiği sınavlarda pek uygun değildir. En azından değerlendirenlere yüzde yüz güven sağlanmadan o risklere girilmez.

KPSS’de matematik öğretmeni adayları “neden tarih sorusu çözüyorum?” diye yakınır, mesela bir coğrafya öğretmeni adayı ise “bana ne diye edebiyat sorusu soruluyor ki!” serzenişinde bulunurdu. Sonra ne mi oldu? Alan sınavı geldi. Gözünüz aydın! Artık tarihçiye tarih sorusu sorulacaktı. Peki önceki genel kültür sınavı kaldırıldı mı? Hayır. Yani işler daha da zorlaşmış oldu. Üstelik mülakat da getirildi.

Ben, bazılarınızın üniversite sınavından, sorulardan ve süreden yakınan, “kral mı köle mi olacağımızı yüz otuzbeş dakikada belirliyorlar” gibi abartılı ve basite indirgeyen sitemlerine hak vermiyorum. Türkiye şartlarında, bu gibi şikayetlerin sonu mülakata varır. Mülakat getirildiğinde hiç torpil dönmeyeceğinin, yüksek mevkilerdeki tanıdıklara ulaşmanızın gerekmeyeceğinin, birilerinin himayesine ihtiyaç duymayacağınızın bir garantisi var mı? Mülakat, açık uçlu soru, niyet mektubu vs. gelirse, bugünün şartlarında, her şeyin tamamen tarafsız ve nesnellikle yapılacağına inanıyor musunuz?

Benim başım matematikle hep dertteydi. Yine de, mühendislik okumak istiyorsam, torpil aramak, araya birilerini sokmak filan yerine oturup matematik sorusu çözmeyi tercih ederim. Bir de her şey için “bu bilgiler günlük hayatta ne işe yarayacak ki?” diye sormazdım şahsen. Ona bakarsanız hayatta yaptığımız pek az şey somut olarak işe yarıyor. İzlediğimiz filmlerden, dizilerden tutun dinlediğiniz müziklere kadar. Hayatta her şeye “işe yararlılık” ölçüsüyle bakmamak lazım bence.

Eleştirilebilecek yerleri, tek tek hatalı soruları olabilir; ama üniversite sınavının, bilenle bilmeyeni, akademik becerisi üst düzey olanla olmayanı ayırabildiğine inanıyorum. Nesnel, tarafsız, güvenilir bir yöntem. İleride daha güveniliri geliştirilirse sözüm yok; ama şu anki şartlarda en iyisi bu.

Umarım herkes dilediği bölüme girer. Başarılar.

13 Haziran 2019 Perşembe

Gençlere Akıl Vermek

Şu zamanda lise çağında olmak istemezdim. Gençlere akıl veren verene. Kimse gençleri beğenmiyor. Tarihte, okuduğum kadarıyla, eskiler yenileri genellikle beğenmemiş zaten ama şimdiki gençliğe iyice haksızlık edildiğini düşünüyorum. Kusura bakma da amcacığım, 40 yaşında emekli olmuşsun, belki hiç emeklilik yüzü göremeyecek, iş garantisi olmayan, yarın ne olacağı belirsiz gençlere akıl verip duruyorsun.

31 yaşımdan itibaren yurtdışına gitmeye başlamış birisi olarak geçirdiğim şoklardan birisi Avrupalı gençlerin konforuyla yüzleşmekti. Benim hâlâ bir MacBook'um yok. Gelgelelim, yurtdışında kaldığım hostellerde mesela Danimarkalı, onsekiz yaşındaki genç iPhone, iPad ve MacBook üçlemesiyle geziyor, Kindle’ını çıkartıp kitap okuyordu. Elemanlar daha 18 yaşında tüm Avrupa’yı geziyor neredeyse.

Sürekli yeni mesleklerden bahsediyorlar: “Yapay zeka konusunda kendinizi geliştirin! Enformasyon teknolojileri üzerine uzmanlaşın!” Yapay zekadır, karanlık fabrikadır, endüstri 4.0’dır, güzel konuşuyorsun ama gençler en nihayetinde “tıbba gireyim de işim garanti olsun” deyip kendini sağlama almak istiyor.

Cem Seymen Twitter’da neredeyse fırça atar gibi gençlerin sivil toplum kuruluşlarına girip etkin olmamalarını eleştirmiş. Cem Seymen olsun, başkaları olsun, herkes kendi reçetesince gençlere misyon yükleme derdinde. STK’lara girmek istemiyorsa istemiyordur, ne diye bu ısrar? Ayrıca Türkiye’de STK’lar politik kimi tutumlara sahip olabiliyor. Tarikat, cemaat, parti gibi oluşumların uzantıları olabiliyor. Riskli konular.

Okumak güzel şey ama okuyunca okumayanlardan daha çok para kazanacağının bir garantisi yok. Üniversiteyi bitirdikten sonra yine asgarî ücretle çalışacaksın muhtemelen. Ama işine aşık olmaktan, adanmışlıktan, kurumsal kimlikten filan bahsedenlerin akıl vermeleri sona ermeyecek. 3.000 lira alıp on iki saatini verecek, akşam eve gittiğinde kafanı kaldıramayacaksın belki. Ama 40 yaşında emekli olmuş büyüklerin seni bir türlü beğenmemeye devam edecek. Sen parasızlıktan çiğ köfte ve tavuk dönerle günlerini geçirirken ve hiç sermayen yokken, “girişimci olun”, “yatırım yapın” gibi akıllar verecekler. Akıllar verecek, para vermeyecekler. Onlar tek yabancı dil bilmezken size “2-3 yabancı dil öğrenin!” aklı verecekler mesela. Kendileri yatışta, 40 yaşından beri emekli maaşı alır, başka bir işle uğraşır, üzerine belki bir de oradan buradan kira alır ve entelektüel hiçbir gayret sarf etmezken, “okuyun”, “dil öğrenin”, "çift anadal yapın", “yüksek lisans yapın” deyip durmayı sürdürecekler. Bir türlü gelmeyecek telkinlerinin sonları.

“Gençlerin hepsi çalışkan ve idealist, her biri bir harika” demiyorum. Ama onları azarlar tonda konuşan ve sürekli akıl veren insanlardan da hoşlanmıyorum. Onlara sürekli misyonlar yükleyen, onları doğar doğmaz ülkesine ve Dünya’ya borçlu ilan eden ve bunu sürekli hatırlatan büyüklerden hiç haz etmiyorum.

Biraz rahat bırakın. Zaten kolay bir hayatları olmayacak.