12 Temmuz 2018 Perşembe

Eğitim, Cehalet ve Kedicikler


Eğitim tüm sorunları çözebilir mi? Bence o kadar büyük konuşmamak lazım. Az önce Adnan Oktar’ın kediciklerinin eğitim durumlarını gördüm. Kadınların her biri üniversite mezunu. Boğaziçi mezunu mu istersin, mütercim tercüman mı yoksa İngiliz dili ve edebiyatı mezunu mu? Hepsi var. Kimisi muhtemelen “ya işte Batı tarzı bir eğitim aldıkları için böyle olmuşlar” diyecektir. Yoo. İçlerinde ilahiyat mezunu olup Arapça bilen de var. 

“Her şeyin başı eğitim” -öyle mi gerçekten de? Bak, kızlar hep eğitimli ama gitmiş Adnan Oktar’ın “davasına” hizmet etmeye karar vermiş. İradesini o yönde kullanmış ve birer kedicik olmuş. İradelerini başka türlü de kullanabilirlerdi. Eğitim, yani okuma-yazma ve aritmetik öğrenmek, insan biyolojisini, kütleçekimini, suyun kaldırma gücünü, tarih ve coğrafyayı öğrenmek, insanları “iyi insan” ya da “kötü insan” yapmıyor. Bilgi, kişisel görüş üzerinde, görüş derken dünya görüşü diyelim, tercih ve kararların üzerinde pek az etkide bulunuyor. Belki de hiç etkide bulunmuyor. Çünkü bu noktada devreye giren unsur irade, nam-ı diğer istenç. 

Bilgi iradeye alt-güdümlü, iradenin hizmetinde olan bir şey. Müthiş yabancı dilin vardır; ama gider o beceriyi Adnan Oktar için Amerikadaki Evangelistlerin yazdığı evrim karşıtı kitapları Türkçe’ye çevirmek için kullanırsın mesela. Veya müthiş fizik bilgin vardır ama o bilgiyle gidip atom bombası yaparsın. Elinde bir bıçak vardır (bilgi) ama o bıçakla yemek yapmak ya da adam kesmek senin iradene, alacağın kararlara bağlıdır.

Şu itiraz gelebilir: "Canım, eğitim derken teknik eğitimi kastetmiyoruz. Sırf bilgiye dayanan ve değerleri ihmal eden bir eğitim ile alim caniler yetiştirebilirsiniz. Oysa değerler eğitimi düzgün bir şekilde verilirse, çocuklara küçük yaşta özgürlük, hoşgörü, dayanışma, güçlü olduğun için zayıfı ezmeme, dürüst olma vb. değerler aşılanırsa, onlar yetişkin olduklarında sahip oldukları bilgileri iyi amaçlara koşabilir." 

Olabilir. Buna katılıyorum ama bir şerh düşmem lazım: Değerler, yetişkinlerden çocuklara, bilgi aktarılmasında olduğu kadar kolay aktarılmaz. Model olmak gerekir. Didaktik söylemler son derece etkisiz. İkincisi, değerler yorumlanabilen şeylerdir. Üçüncüsü, aynı değerler farklı davalar için suiistimal edilebilir. Dayanışmayı ele alalım örneğin. Kişiler, bu erdemi kendi grubu (ör: Adnan Oktarcılar) içerisindeki dayanışma olarak yorumlayabilir. Veya özgürlükten yalnızca kendisi ve kendisi gibi olanların özgürlüğünü anlayabilir.

Bunları söylediğim için “sen ne biçim öğretmensin!” demeyin. Eğitime karşı değilim elbette. Ama sırf eğitimle tüm kötülüklerin kökünün kazınabileceği, tüm sorunların çözülebileceği inancını biraz naif buluyorum. Toplumsal kültür ve iktisadî altyapı eğitimi aşan ve hepimizi kuşatan belirleyenler. Üstelik fark edilmiyorlar. Çoğu zaman, sudaki balık misali, içinde yüzdüğümüz suyun farkında olamıyoruz. Bu yüzden, eğitimle bir şeyleri değiştirmek sanıldığı kadar kolay değil.

* * *

“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyorlar” eleştirisi bir yanılsamada temelleniyor. Bu ifadedeki “fikir” sözcüğüyle genellikle kişilerin görüş veya tercihleri kastedilir. Başkalarının görüş ve tercihleri yanlıştır; çünkü bilgiye dayanmamaktadır. Böylelikle, eğer bilgi sahibi olsalardı, görüşleri farklı olacaktı, denmek istenir.

Burada, kişinin, kendisiyle aynı görüşü paylaşmayan kişi ya da kitleleri cehaletle itham ettiği söylenebilir. Aslında, “benim görüşlerim doğru. Başkaları da benimle aynı görüşü paylaşsın isterdim; ama cahil olduklarından beni anlamıyor, doğruyu bulamıyorlar” denmek isteniyor. Kişisellikten arındırıldığında bile hatalı bir yaklaşım bu: Sanılıyor ki, bilgi sahibi olmak, ki bilgi derken, “Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında kuruldu” gibi, görüş farklılıklarından bağımsız olguları kastediyorum, bizi doğrudan doğruya aynı görüşe taşır, sanılıyor ki kimi bilgileri edinince farklı kimseler, sanki farklı yaşanmışlıkları, farklı duyguları, farklı güdüleri, farklı yorumları, farklı sentezleme becerileri yokmuş gibi, hep aynı tercihleri yapar, sanılıyor ki insanlar okuyup bilgilendikçe hep aynı şekilde düşünür ve tüm görüş ve tercihlerini yalnızca ve yalnızca rasyonalite ile inşa eder. Öyle bir şey yok.

Bilgiden yola çıkınca homojen bir bütünlüğe ulaşacağız diye bir şey yok. Bilgi bizi varılacak tek bir yere, nihaî bir durağa götürmez. Görüşler, yorumlar ve tercihler, yalnızca bilgi ile temellenmediği gibi, bazen bilgiye gereksinim bile duymadan inşa edilir. Bu yüzden, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunabilir. Hatta, kimi zaman görüyoruz, az bilgili kimseler çok bilgili kimselerden daha esnek ve zengin görüşler oluşturabilir.

"Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayın" = “Benim gibi düşünmeyenler bilgisizdir. Yeterince eğitilseler hepsi benim gibi düşünür, benimle aynı görüşleri paylaşırdı” demenin nazik ve süslü yolu. Sanki kitlelere bilgi nakledildiğinde birdenbire herkes aynı yere varacak, sanki aynı bilgi milyonlarca farklı insanı aynı fikirlere taşıyacakmış gibi. 

Koca bir yanılsama.

5 Temmuz 2018 Perşembe

Knausgaard ve Kavgam


Karl Ove Knausgaard’ın Kavgam’ının ilk cildini bitirdim. E-kitabını okuduğum için sayfa sayısını tam olarak bilmiyorum ama beş yüz sayfa vardır. Kimi zaman araya başka kitaplar soktum. Shakespeare’nin Soneler’ini okudum mesela. Cibran’ın Meczup’unu ve Seneca’nın Phaedra’sını filan. (Phaedra’yı bayıla bayıla okudum.)

Kavgam’a dönersek, kitabı İngilizcesinden okudum. Dilini beğendim. Böyle anlatıları seviyorum. Dil yalın ve duru olacak, olay örgüsü ise yüksek IQ gerektirecek kadar karmaşık olmayacak. İç dünyadan kopup gelen ifadelerden müteşekkil, dağınık, fragmanter denilen tarzdaki anlatıları hiç sevmem. Knausgaard öyle değil. Takip etmesi kolay.

Yalnız, her ama her ayrıntıyı anlatması kimi zaman sıkabiliyor insanı. Kahve yapacak diyelim, “mutfağa gittim. Su ısıtıcısına su koydum. Düğmesine bastım. Suyun kaynamasını bekledim. Fincana iki çay kaşığı granül kahve koydum. Isıtıcıdan fincana su döktüm” şeklinde, her adımı anlatıyor adam. Her şeyi. İyi tarafından bakarsak, bu ayrıntıları İngilizcem açısından yararlı buldum. İnsanın sözdağarcığı gelişiyor. Felsefe veya araştırma-inceleme okumak benim için daha kolay. Zor dedikleri kavramsal dilde zorlanmam; ama kevgirin İngilizcesini unuturum mesela. Böyle somut, gündelik şeyler daha zor gelir bana. Veya “wring” sözcüğünü düşünelim. Hani bir toz bezini ıslattıktan sonra kıvırarak sıkar ve suyundan arındırırız ya, işte o “kıvırıp sıkmak” anlamına geliyor “wring” sözcüğü. Ben böyle şeyleri unutuyorum. O yüzden bazı kitapları İngilizcesinden okumak iyi oluyor. Ya öğreniyor ya da hatırlıyorsun.

Knausgaard böyle gündelik işlere çok fazla yer ayırırken arada düşünsel kimi değerlendirmeler yapıyor. Oralara bayıldım. Baştan sona iç dünyasından ve düşüncelerinden bahsetseydi sıkardı. Bunlar hiç olmayınca da olmuyor tabi. Dengeyi iyi kurmuş. Yalnız çok hacimli ciltler. O yüzden ikinci cildi okur muyum bilmiyorum. Okusam bile bir süre erteleyeceğim kesin. Araya başka kitaplar koymam lazım. Hayat kısa.

Kavgam’dan herkes kendine göre bir şeyler çıkarabilir tabi. Benim dikkatimi İskandinavların enternasyonelliği çekti. Çoğu İskandinav ömrünün bir kısmını başka bir ülkede geçiriyor olsa gerek. İngiltere’de, İzlanda'da filan kalmış. İsveç'te yaşamış bir de. Unuttum kaç yıl olduğunu. "Sonra şuraya taşındık, burada iş buldum, oraya geçtim" vs.

Beyaz Zenciler ve Tavandaki Kukla’nın Norveçli yazarı Ingvar Ambjörnsen de Almanya’da yaşıyormuş, Hamburg’da.

2 Temmuz 2018 Pazartesi

Sosyal Medya Sanıldığı Kadar Güçlü Değil

Sosyal ağlarda insanlar yine kendileri gibi olan kişileri takip ediyor. Birbirini onaylayan, birbirine hak veren, birbirinin ne diyeceğini önceden bilen kişilerden oluşan arkadaş listeleri kapalı birer çember oluşturuyor. İnsanlar dahil oldukları çember içerisinde küçük bir sapma gördüklerinde, karşısındakini taraf değiştirmekle itham edebiliyor. Hep onaylandığın ve daima iman tazelediğin bu ortamlar, kafada yerleşmiş şemaya aykırı giden bir görüşe karşı kişiyi tahammülsüz kılıyor.

Hükümetin kimi uygulamalarını eleştiren birisiyim; bu eğitim olur, ekonomi olur, dış politika olur, insanların görüş beyan etmekten çekinmeleri (oto-sansür) ya da başka bir şey olur: Bu görüşlerimi okuyan ve hak veren kişiler, nükleer santrale taraftar olduğumu yazdığımda ya şaşırıyor, ya öfkeleniyor ya da derhal itiraz ediyor mesela. Çünkü ya siyahsındır ya beyaz; ya çemberin içindesindir ya da dışında. Çemberin içindeysen tüm söylediklerin çemberin dışındakilere karşıt gitmelidir. Facebook yine idare eder. Twitter’da en ufak bir sapmayı kaldıramayan insanların sayısı çok daha fazla. Twitter kullanıcıları bilir: Herkesin herkesi blokladığı/engellediği bir ortamdır. “Ne demiş söylesene, bende bloklu olduğu için göremiyorum da :/” ifadesine sık sık rastlarsınız.

Farklı görüşleri olan insanlarla konuşmak ve onları ikna etmeye çalışmak hâlâ işe yarar bir yöntem. Farklı görüşleri benimsemiş kişilerle hiçbir irtibatın, hiçbir temasın yoksa, görüşlerini tebliğ etmiyor, itirazları dinlemiyorsan, kimi, nasıl kazanacaksın ki? Twitter’da, zaten tek başına iktidar bir hükümet varken 24 Haziran erken seçiminin bir gerekçesi olmadığını söyleyen birisine, “evet, hükümet tek başına iktidar ama yeni sistem yürürlükte değil. Erken seçim için gerekçeleri yeni sistemin bir an önce yürürlüğe konması” demiştim. Bunu doğru ya da yanlış bulduğumu söylememiş, sadece gerekçeyi söylemiştim ve bu kişi beni bloklamıştı.

Kendimizden yola çıkarak kimi normlar ortaya koyuyor ve o normlara uymayan, daha doğrusu tercihleri bizden farklı kişileri norm-dışı, anormal ve giderek “psikolojik olarak rahatsız” olmakla itham ediyoruz. Başka bir çembere dahil olanlar da bizi anormal görüyor ve bu böyle sürüp gidiyor.

Bu sebeplerle, sosyal ağların sanıldığı kadar etkili olmadığına ve ana akım medyanın ve televizyonun hâlâ güçlü olduğuna inanıyorum. Buralarda ancak birbirimizi avuturuz. Avutalım, tamam. Kendimiz gibi olanlarla yakınlaşalım -buna da temelde itirazım yok. Gruba aidiyet duygusu içgüdüsel bir gereksinimdir ve sağlıklıdır belki de.

Yalnız, aynı görüşleri paylaşan kişilerin oluşturduğu bu sanal cemaatler gerçeklikten kopmaya sebep olabiliyor. Gerçeklik, kafamızdaki şemaya oturmuyorsa, mevcut şemayı güncellemeyi, onun üzerinde kimi değişiklikler yapmayı değil, gerçekliği inkâr etmeyi yeğliyoruz. Gerçeklik bizim istediğimiz gibi değilse, bizim istediğimiz gibi bir gerçekliğin varolduğuna inanan insanlarla bir aradalıklar kuruyoruz ki birbirimizi doğrulayıp duralım.

Bunda ölçüyü kaçırmamak lazım.

29 Haziran 2018 Cuma

Bu Balkan Göçmenleri Size Ne Etti?

“La’bu Balkan göçmenleri size ne etti?” diye sorasım geliyor. Kimseye bir zararları olmasa da bir türlü beğendiremediler kendilerini. “Ezik” diyen mi dersin, “nehrin öte yakasından gelenler” diyerek, yeterince yerli olmadıkları imasında bulunan mı istersin, adamlara durduk yere laf çarpılıp duruyor. Hayır, kabaca bakıldığında Marmara Bölgesi, ya da hadi Rumeli diyelim, tamamen göçmen zaten. Gerçi Türkiye’de -özellikle savaşlar sebebiyle- yer değiştirmemiş kim kaldı ki? Burada Çamçukur diye bir köy var mesela, mahalle yaptılardı sanırsam, taa 93’ Harbi’nde Ruslardan kaçıp gelmiş Lazlardan müteşekkil. Yani sen oradan geldin, ben buradan gittim muhabbetinin bir anlamı yok. Savaşlar, mübadeleler, işsizlik ve kentleşme derken yer değiştirmeyen kalmadı neredeyse.

İnsanlar zorluklar yaşamış ki kitleler hâlinde yollara düşmüş -zevkinden değil. Mümin Dedem Bulgaristan’dan tek başına gelmiş mesela. 13-14 yaşında. Elinde bir tane sopa: “Yolda sataşan olursa kendimi korurum” düşüncesi. Babası askere gidince bir daha dönmemiş. Muhtemelen ölmüş bir muharebe esnasında. Akıbeti belirsiz yani. Annesi (büyük-büyük annem) Kütahya’dan birisiyle evlenmiş. Kopmuş irtibatları. O da çocuk başına gelmiş işte. Önce Keşan’da durmuş, sonra Yalova’ya gelmiş. “Keşanlı Mümin” derlermiş bu yüzden. Bulgaristan'da insanların Türkçe konuştuğu köyler var hâlâ.

“Nehrin öte yanından gelmişsin hâlâ konuşuyorsun” demişti bir milletvekili, nereli olduğunu tam olarak hatırlamadığım ama Marmara Bölgesi’nden bir milletvekili için. Kafa yapısına bak... Hayır, tarihe bakan, azıcık tarihe ilgi duyan bir insan bu ayrımlara zaten gitmez. Osmanlı-Osmanlı-Osmanlı deyip duruyorsun, e Osmanlı dediğin zaten bir Balkan imparatorluğuydu kardeşim. Başkentleri Bursa, Edirne, İstanbul. Hep Batı’da. Bakmayın oryantalistlere. "Ortadoğu" dediğimiz İngiliz icadı bir sözcük. Osmanlı deyince de akıllarına Suudi Arabistan, Umman ve hatta Afganistan filan gelir. Yok yahu, Arap coğrafyasının Osmanlı’ya katılması çok sonra. Sanıyorum Yavuz Sultan Selim dönemi. Yoksa hem kuruluş hem de yönetim merkezi itibariyle Osmanlı zaten Batı’da, Avrupa’nın dibindeydi.

Önümüzdeki yıllarda Türkiye’yi karış karış gezmek istiyorum. Anadolu, özellikle Erzurum, Sivas filan, Selçuklu mirasını taşıyan şehirlerdir asıl. Osmanlı için daha ziyade Batı’ya bakacaksın, Doğu’daysa daha çok Selçuklu izleri olduğu söylenir. Çok istiyorum gezmeyi... Neyse. Dağıtmayayım. Diyeceğim o ki, Balkan göçmeni deyince akıllara Türkiye’yle hiçbir bağı olmayan insanlar geliyorsa o akıllarda sorun var. 

Bu insanları Arjantin’den, Çin'den veya Norveç'ten gelmiş, Türkiye’nin geçmişiyle hiçbir ilgisi olmayan kimseler zannediyorlar herhalde. Anlamak güç.

10 Haziran 2018 Pazar

Rakamlarla Türk Gençliği

Twitter’da şöyle bir bilgi dolaşıyor: “Gençlerin %55’i eğitim aldığı alanda çalışmak istemiyor, %89’u yabancı dil bilmiyor, %72’si okul kütüphanesini kullanmıyor, %27’si çalışmayı düşünmüyor, %88’i spor yapmıyor, %83’ü cinsellik eğitimi almamış, %95’inin pasaportu yok, %98’i STK üyesi değil.” Altında da ahlar-vahlar tabi.

Bence bu rakamlar iyi bile. Yani gençlerin %45’i gerçekten de eğitim aldığı alanda çalışmak istiyorsa bu iyi bir oran. Zira işini seven pek az insana rastlıyorum. Kime dokunsam bin ah işitiyorum. Gençlerin %11’i gerçekten de yabancı dil biliyor, onu etkin bir şekilde kullanabiliyorsa iyiymiş; zira ben bu rakamın %7-8 olduğunu sanıyordum. Okul kütüphaneleri çoğunlukla atıl vaziyettedir zaten.

Çalışmayı düşünmeyen %27’lik kesime sesleniyorum: Sizi çok iyi anlıyorum gençler. Çoğunluk zorunda olduğu için çalışıyor zaten. Elbette çalışmadan yaşayabilmek istersiniz. 21-23 yaşına kadar bende de vardı o duygu. Bir gün yapılmamış bir şey keşfedip bir şekilde köşeyi dönecek, sonrasında ömür boyu çalışmak zorunda kalmayacaktım. Çalışmak bana uygun değildi. “DNA’mda yoğdu.” Kendimi ilgi alanlarıma bırakmalı, felsefe, sanat ve sporla günlerimi geçirmeliydim. Gelgelelim öyle olmuyor. O yüzden o %27’lik kesim büyük bir hayal kırıklığına uğrayacak. Kendilerini hazırlasınlar.

%88’i spor yapmıyormuş. Doğrudur. Düzenli spor yapmak boş zaman işi. Yoğun çalışan insan spor-mpor yapamaz. %12 düzenli spor yapıyorsa gene iyiymiş. %83’ü cinsellik eğitimi almamış. Vallahi ben asıl bu eğitimi alan %17’yi merak ettim; zira artık “gayri ahlakî” bulunduğu için kimseler bu konuda eğitim almıyor sanıyordum. %95’inin pasaportu yokmuş. Doğrudur. Türkler yurtdışına en az çıkan milletlerin başında geliyor. %5’lik bir kısım her yere giderken, geri kalan %95, gurbetçileri saymazsanız, bir kez olsun bile yurtdışına çıkmıyor. Bunun için genç olmanıza gerek yok. Yetişkinler de çıkmıyor zaten. Üstelik artık ikinci bir vize daha kondu önümüze: Avronun pahalılığı. Yani AB ülkeleri vize istemeyecek olsaydı bile, mevcut döviz kurları varken, gene pekçok kişi dışarı çıkmakta zorlanırdı.

Gençlerin %98’i herhangi bir sivil toplum kuruluşuna üye değilmiş. Etkin bir rol üstlenmiyorlarmuş. “Bana ne ya!” tavrındaymış. E iyi de, n’apsınlar abi? Hangi STK’nın hangi politik cenahta olduğunu kestirmek bir genç için kolay mı? Yıllarca bize “demokrasiyi içinize sindirin! Neden cemaatten rahatsızsınız? Sonuçta onlar da bir STK!” dendi. Bir STK’ya gireyim de topluma faydam olsun demeye korkuyor insanlar. “Yarın bir gün o STK’nın bir yerlerle bağlantısı çıkar, neme lazım, bulaşmayalım” düşünceleri... Anne-babaları duysa kızar zaten: “Ne? Hangi derneğe üye oldun?? Çabuk iptal et üyeliğini!”

Özetle, yukarıdaki rakamlara şaşırmak şöyle dursun, bazılarını iyimser bile buldum. Kitlesel eğitime dair de bazı yeni görüşlerim var. Bir ara paylaşırım.


Yorum: Üniversitelerdeki eğitim kalitemiz de vasatın altı belki de. Kendi işini yapan arkadaşlardan, kendi işini hakkıyla bilenlere de rastlamak zor oldu açıkçası. Vizyon da yerlerde... İdealler konusu da sıkıntılı. Şimdinin ergenlerinde toplumsal hayallerden çok, bireysel ve maddi hayaller görüyorum. Felsefenin, idealizmin zaten çok uzağındalar... Kötü bir dönüşüm içindeyiz. Modernleşmemiz elitist çerçevede değil, popülist çerçevede... Yazdıkların konusunda da hemfikirim. Toplumsal bir pozitif dönüşüme ihtiyacımız var. Yoksa gelecekte kalite sorunu yaşıyacağımız kesin... Ben, bizi geçen bir nesil isterdim. Ne yazık ki biz bile daha kaliteli kaldık...

Yanıtım: Yazdıklarına katılmakla birlikte, aslında Türkiye'nin kendi elitlerini yetiştirdiğini görüyorum. Yüzde beş-onluk bir kesim aradan sıyrılıyor. Gayretli, iyi eğitim alıyor, mühendis, doktor, hukukçu, akademisyen vs. Aslında bunlar ülkeyi ayakta tutuyor bir bakıma. Geri kalan çoğunluk ise zorunlu eğitimde, kayda değer beceriler edinmeksizin, sırf devam zorunluluğu olduğundan okula gelerek, anne-babası işte çalışırken boşta kalmasın diye eğitim-öğretimle "meşgul" ediliyor. Boşta kalmamaları, disipline edilmeleri için bir meşgale... 13-18 yaşlarında milyonlarca genci sokağa salmazlar.


Öte yandan, bu devasa kitle neyi hedefliyor, nereye yönlendiriliyor bilmiyorum. Çoğunluk, doktor ya da mühendis olamasa da başka işler yapmak istemiyor artık. Bu anlamda Batılılaştık. Nasıl ki bir Fransız diş hekimi, avukat ya da öğretmen olurken ağır işleri ise Arap göçmenler yapıyorsa, Türkiye'de de okumayan gençler iş beğenmediği için muhtemelen dükkan filan açacak, beğenmedikleri işleri ise Suriyeliler yapacak yakında. Bu dönüşüm başladı: Masa başı iş varsa tamam. Değilse çalışmaz. Evde oturur daha iyi. Bakıcılar mesela. Şu an bile pek çok hasta ve yaşlı bakıcı Özbek, Kırgız, Kazak filan. Türk vatandaşı yapmıyor.

Naçizane fikrim o ki, bir yüzde on tamam, onlar işi götürür. Geri kalan büyük yığın içinse kayda değer bir plan-program yok görünüyor.

Toplumsal hayaller demişsin. Bizim toplumda toplumsal hayallerin sonu hapisle sonuçlanabildiğinden pek o hayallere bulaşmıyorlar haklı olarak :) Zaten anne babaları kızar. Bireysel hayalleri var dediğin gibi. Yeni iPhone modelini almak gibi mesela. Onu alınca mutlu oluyor. Yetiyor. STK filan, bunlar uzak şeyler.