13 Ekim 2018 Cumartesi

Olan, Olması Gereken ve Rasyonel Tartışma

Olması gerekene bakarak olanı yargılamak mutsuzluk sebeplerinden birisi. Olanı olduğu gibi kabullenince her şey yerli yerinde görünüyor. Yaya geçidinden geçen kadınla iki kızını bir otomobil ezip geçiyor. Normalde, olması gerekene bakarak, yaya geçidinde araçların durması gerektiği düşüncesiyle mevcut duruma karşı duyduğumuz hoşnutsuzluğu dillendirmemiz gerekir. Bir başka olayda, yaya geçidinde durup yayaya yol veren bir araç zincirleme kazaya sebebiyet veriyor. Bunlar bireysel bazda çözülemeyen işler. Sen dursan ne olur? Arkadaki araçlar durmayıp sana çarpıyor bu sefer. Yayaya iyilik yapayım derken onun hayatını da tehlikeye atmış oluyorsun.

Mevcut durum bu. Olan bu. Belki de olanı değil, ideal normları değiştirmeli. Olması gerekeni bir kenara bırakıp, olanı norm kılmalı. Hume haksız olabilir. Olması gerekene bakarak olanı yargılamaktansa, olandan olması gereken çıkartabiliriz pekâlâ. Türkiye’de yaya geçitleri tümden kaldırılsın mesela. Zaten bir işlevi yok. Toplumda bir karşılığı yok. Neden olmasın? Bu da bizim kendi normumuz olur. Gerekli gereksiz her vakit havaya ateş açanları düşünelim. Suç mu bu? Suç. Kim takıyor? Kimse. Yanlışlıkla ölenler olsa da bu alışkanlık değişiyor mu? Hayır. O hâlde belki de bunu norm addetmeli. Belki de vatandaşımız başkalarının kendisinden korkmasından haz duyuyordur. “At, avrat, silah! Bu benim kültürümde var kardeşim. Batı’nın normlarını bize dayatamazsınız!” diye düşünüyor, doğru ya da yanlış, olanın, mevcut durumun devamını arzuluyordur. Olamaz mı?

“Hayır! Olması gerekeni esas almalı, eğitimle, olanı itekleyerek olması gerekene doğru devindirmeliyiz” denebilir. Zaten hep denen de budur. İdeal bir düzen vardır. İdeal olan iyi olduğu için, nesnel bir iyi olduğu için herkes onun iyi olduğuna ikna edilebilirdir. İdeale bakarak gerçekliği yorumlamalı, gerçekliği ideale benzetmek için elimizden geleni yapmalı, farkındalık kampanyalarıyla duyarlılıkları arttırmalıyızdır. Ne kadar işe yarar? Pek etkili görünmüyor. Farkında olmasına farkındayız ama pratikte değişen bir şey yok. Bireyciliğin farklı bir türevi gelişti bizde. Olan bitenden giderek daha az etkilendiğime göre kendimi de katabilirim bu bireyleşmeye. Başkalarına mesafeli, tercihlere saygılı, zarar vermeme ve rahatsız etmeme eksenli bir bireycilik değil de, “benden sonra tufan!” anlayışının egemen olduğu başka bir versiyon yürürlükte olan.

Olması gerekenin nesnel hakikatini bir kenara koyalım. Konu ne olursa olsun tartışacak olsak, akıl yürütmemizi rasyonel gerekçelerle, hipotezimizi ise empirik verilerle, kanıtlarla destekleyip ortaya sunsak yine elde var sıfır; çünkü bu akılcı iyimserlik, muhatabının rasyonel bir birey olduğu ve sırf aklederek ikna olabileceği inancını önvarsayıyor.

Sokrates diyaloğunda yaşamıyoruz. Karşında ikna olma eğiliminde olmayan, makûl olmayan bir muhatap olduktan sonra dünyanın en makûl argümanını da sunsan etki etmiyor.

6 Ekim 2018 Cumartesi

Sağlıkta Şiddet, Her Yerde Şiddet ve Bireysel Silahlanma

2010 kışı. Tirebolu’da bir akşam süpermarket kasasında kuyruk oluşmuştu. Sıra kavgası çıktı. Öyle tekmeli yumruklu değil. Ağız dalaşı. Mülayim olan kişi “belaya bulaşmayayım” düşüncesiyle uzatmamış, ödemeyi yapıp oradan ayrılmıştı. Susmak bilmeyen sinir küpününse hemen arkasında ben vardım. Adam sürekli ama sürekli konuşuyor, çıkan adamın arkasından atıp tutmaya devam ediyordu. İşten çıkmışım, akşam vakti, yorgunluğun verdiği tahammülsüzlükle “yeter, sus!” deyiverdim. “Sana ne oluyor? Sorunun sen’le bir ilgisi var mı?” diye bana yöneldi bu kez. “Benim yanımda bağıra çağıra konuşuyorsun. Kimse dinlemek zorunda değil. Tamam, adam gitti artık, sus!” diye açıkladım. Neyse ki uzatmadı. Bugün olsa hiç tepki vermezdim. O gün yaptığım deli cesaretiymiş.

Bir doktor 18 yaşındaki hastası tarafından vurularak öldürüldü. Ben artık, “canım bunlar münferit hadiseler, genelleme yapmayın” diyenlerin rahatlığından fena hâlde sıkıldım. Her şiddet olayına bir gerekçe bulanlardan, “kim bilir doktor ne dedi o hastaya” diyerek durumu meşrulaştıranlardan, hani tacize uğrayan kadınlar için “o saatte dışarıda ne işi varmış?” yaklaşımı vardı ya, onun gibi, bir insanın cinayete kurban gitmesini normalleştirmek uğruna buna bahane arayanlardan epey sıkıldım. Kötü bir şey olduğunda, “ne var yani, aynısı başka ülkelerde de oluyor!” diyerek durumu eşitleyen, her şeyi ama her şeyi aynı kefeye koyan, Batı deyince Norveç’i ve İsviçre’yi değil de, koca bir Teksas olan Amerika’yı örnek gösterenlerden de sıkıldım. 

"Bir yerde yanlış giden bir şeyler var, bir eğilim söz konusu, insanlarda tahammülsüzlük arttı" dediğinde, insanların artık direkt silah çekmesinden dem vurduğunda, evinde ve aracında pompalı, belinde tabanca, hiç olmadı cebinde bıçak bulunduran ve bunları kullanmak için fırsat kollayan kimselerin varlığından rahatsız olduğunu dile getirdiğinde durumu abarttığını söyleyenlerden, hatta bireysel silahlanmanın ABD’de olduğu gibi Türkiye’de de serbest bırakılması gerektiğini savunanlardan, “sende de silah olursa kendini koruyabilirsin” diyerek bu önerinin nereye varabileceğini hesap etmeyenlerden de fena hâlde sıkıldım.

"Canım, eğitimli kesim halkı ezdiği için halk tepkili" diyerek şiddeti normalleştirenler, her şeyi ama her şeyi anlayışla karşılayanlar, siz de burada mısınız peki? Adam öldü. Kim kimi eziyor acaba? Doktoru öldüren o genç "kader kurbanı" mı oldu şimdi?

Seçim sonuçlarının açıklandığı gecelerde, düğünlerde, asker uğurlamalarında filan havaya pat-pat-pat diye sıkacak kadar rahat insanlar o silahları yalnızca mutlu anlarında kullanmayacak elbet. Hayat mutlu anlardan ibaret değil. Mutlu olunca havaya silah sıkan kişi, sinirlenince gider elinde silah olmayan birini öldürür. Biz “silah kullanma yetkisi devletin tekelindedir” diye öğrendik öğrenciyken. Ancak tüm bu erkeklikler, adamlıklar, adam gibi adamlıklar insanları öyle gazladı ki, giderek daha fazla sayıda insan silah edindi, ediniyor.

Önüne gelenin silaha erişimi bu kadar kolay olmamalı. Bu gidiş iyi değil.

29 Eylül 2018 Cumartesi

Lozan Antlaşması ve Yeraltı Zenginliklerimiz

2023’te Lozan Antlaşması yüz yılını dolduracağı için Türkiye’de şu ana kadar varlığı gizli tutulan madenleri çıkartma hakkı doğacakmış. Bu şehir efsanesine ve kimi türevlerine birkaç sefer rastlamıştım; ancak bugün dolmuş şoförü bahsedince ne denli yaygın olduğunu fark ettim. Beş sene sonra petrol ve doğalgazı çıkartınca köşeyi dönecekmişiz. O zaman Dünya görecekmiş gününü. “Peki böylesine önemli bir bilgi neden -mesela- CNNTürk’te bir kez olsun geçmedi?” diye sorduğumda, bunun son derece gizli bir bilgi olduğunu, televizyonda duymamın mümkün olmadığını söyledi şoför abi. Madem böylesine gizli bir bilgi veya bir devlet sırrı, nasıl oluyor da kendisi biliyor, onu düşünmemiş olsa gerek. “Ben inanmıyorum öyle bir şeye” demekle yetindim.

Bence bu bir gariban avuntusu. Umut fakirin ekmeği derler ya hani, gelecekte şöyle olacak, böyle olacak diye hayaller kurmayı seviyoruz. Aslına bakarsanız, ülkemize özgü bir durum değil. Herkes hayaller kurmak, müreffeh ve mutlu bir gelecek düşlemek ister. Bize özgü olan bunun işleyişindeki mantık: Üreteceğiz, çalışacağız, gayret edeceğiz, ihracatı arttıracağız, nitelikli eleman yetiştireceğiz, sanayi ve tarımda büyük hamleler gerçekleştirecek, ar-ge çalışmalarına ağırlık vereceğiz gibi bir gelecek tasavvurundan ziyade, “madenler varmış, onları çıkartınca zenginiz” tarzında, hazıra konmacı, köşeyi dönmeci, piyangovari bir beklenti içerisindeyiz. 

Bireysel bazda da durum aynı. “Niye üreteyim abi? Fabrika kurup işçiyle uğraşacağıma rezidans inşa eder kira gelirleriyle geçinirim” mantığı yaygın. “Bizim x kazasının y noktasından yol geçecekmiş, köşe olduk!” sevinci vardır bir de. Talih kuşunun bir gün bizim de başımıza konacağına dair bir umut. Her ne olacaksa durduk yere olacak. Ortada bir emek yok. Araziden yol geçecek, köprü yapılınca civar araziler değerlenecek, sözleşmenin miadı dolunca madenler çıkartılacak vb. Adamın sermayesi varsa, gidip de fabrika kurarak risk almak yerine faize yatırıyor mesela. “Yahu” diyor, paradan para kazanmak varken ne diye üretimle risk alayım? Ne diye dertsiz başıma dert açayım. 

Doğalgaz ve petrolde dışa bağımlıyız. O yüzden başka kalemlerde üretimin artması, kendimize yeterli bir ülke hâline gelmemiz ve Dünya’ya ihraç edebilecek ürünler geliştirmemiz şart. Domatesle olmuyor tabi. Adam küçücük bir iPhone ile kasalarca domatesten yapamayacağın kârı elde ediyor. Hatta yazılımlarla, elle tutulamayan sanal kimi ürünlerle, Facebook'la, Google'la bir ülke ekonomisinden bile büyük olabiliyor. Bizde gördüğüm kadarıyla hayaller Suudi Arabistan misali zenginliği hazır bulmak, ona "konmak." Sonuçta, yeterince petrolün varsa bir şey üretmene gerek kalmaz. Bastırır parayı ne gerekiyorsa dışarıdan getirtirsin ayağına.

Şoför abinin gözleri ışıldıyordu umuttan. O kadar ki, keşke yanılsam da ülkenin her yerinden petrol ve doğalgaz fışkırsa diye diledim içimden.

27 Eylül 2018 Perşembe

2018 Ekonomisi ve Instagram Trendleri

Instagram’daki yeni trendi görmüşsünüzdür: Lüks arabasının sürücü kapısından çıkarken yüz üstü yere düşmüş, şık giyimli, bakımlı, bir elinde çantası, yerde iPhone ve pahalı giyim markalarının alışveriş çantaları, diğer elinde takılar, bilezikler, hatta banknotlar olan, belli ki zengin kadınlar. Kadınlar diyorum; belki erkekler de bu trende dahil olmuştur, henüz görmedim. Sanıyorum trendlere dahil olmak eğlenceli. İkincisi, bu yöntemle zenginliği sergileme fırsatı doğuyor. Normalde görgüsüzlük sayılabilecek bir hareket, herkes yapınca meşruiyet kazanıyor. “Canım, herkes yapıyor, ne var yani?” Belki sırf eğlenmek veya zenginliğini sergilemek dışında kimi psikolojik gerekçeler de vardır. Bilemiyorum.

Malûm, Türk Lirası’ndaki değer kaybı hepimizi kaygılandırıyor. İthal ürünlerdeki fiyat artışları zaten aşikâr. “Domatesin dolarla ne alakası var?” diyenler görüyorum. Evet, ilgisiz gibi görünüyor; ama o domatesin yetişmesinde işçilik ve toprak dışında bizden olan pek bir şey yok. Tohum ithal, gübre ithal, akaryakıt ithalse, yetiştirilmesi ve nakliyesi derken illa ki her ürün bu durumdan etkilenecektir. Yalnız, Instagram trendlerinden de gördüğümüz üzere zengine bir şey olmuyor. Olan asgarî ücretli yoksullara ve orta direğe oluyor.

Bir öğretmen olarak hâlime şükrediyorum. İşimi ciddiyetle yapmaya gayret ediyorum. Hiç değilse iş sahibiyim. Okumaya da zaman bulabiliyorum. Sigara içmem. Arabam yok. Tutumlu birisiyim. Ne de olsa çocukluğumda yokluk gördüğüm dönemler oldu. Evde tüp biterdi mesela. Babamın şofbene on gün tüp alamadığı olurdu. Güğümde su ısıtır, kovada ılıştırır, öyle yıkanırdım. 90’lı yıllarda bir bolluk dönemi yaşadığımızı hatırlıyorum: Babam her hafta ‘77 model -benzini adeta içen!- Opel Record ile bizi Yalova’ya götürür, yedirip içirir ve gezdirirdi. Şimdi Scooter motosikleti ile anca’eve gidip geliyor. Yine de, çoğunlukla sıkışıktık. Bu yüzden yoksulluğa idmanlıyım.

Ben gibi yetişmiş orta direk vatandaşlar, gerçek zenginlerin yaşamını tasavvur edemez. Hayal bile edemeyiz. Parasal dünyamız küçüktür bizim. Yat hediye etseler bana, aklıma o yatla keyif çatmak değil de marina kirası, vergisi, bakımı, yakıtı filan gelir mesela. Öyle rezidanslar var ki, oradan bir daire hediye etseler, aidatı yüzünden içinde oturamam :) Dizilerdeki kocaman evleri görünce elimde olmadan “acaba doğalgaz ayda kaç lira geliyordur?” diye düşünürüm. "O koca evi satıp, yerine beş ev alır, dördünü kiraya verir birinde otururum" diye geçiririm içimden. Oysa zenginler böyle yetişmedikleri için bu hesapları yapmaz, benim bir ayda yaptığım gıda harcamasını pekâlâ bir öğünde yapabilirler. Bir arkadaşım, “Tamer, burada bir akşam yemeğine 1.500 lira bırakan var” demişti -lüks bir restoran için.

Şimdi rahatım yerinde. Hiç değilse çeşmeyi açınca sıcak su geliyor :) Her gün restoranda yiyemem tabi; ama dengeli besleniyor ve sosyal hayatımdan geri kalmıyorum. 

Yine de o Instagram trendinde ve TV'de gördüğümüz hayatlar bambaşka. Ayrı dünyalar, farklı kaygılar, başka gündemler.

23 Eylül 2018 Pazar

Güçlü Olan Haklıdır

Dışarı çıktım. Dar bir sokaktan karşı kaldırıma geçerken bir araba benim için durdu. Sahalarda pek görmediğimiz hareketler. Hoşuma gitti tabi. Türkiye’de uygar insanlar da var sonuçta. Varlar ama onlara rahat verilmiyor. Şehiriçinde daracık bir sokak, tamam, arabalar girebiliyor ama zaten hız yapılabilecek bir yer değil. Karşıya geçeyim diye adamcağız -toplasanız bir saniye kadar- bekliyor ve o salisede ortalığı çınlatan “DA-DA-DA-DA-DA-DAT!” sesleri... Bana yol veren aracın arkasındaki araç öfkelenmiş. İçinden, "sen ne hakla yayaya yol vererek benim bir saniyemi çalarsın?” diye geçiriyor olsa gerek. Rahat bırakmıyor önündeki sürücüyü. Nazik sürücü, garibim, pişman olmuştur benim için bir saniye beklediğine. 

Hayır, bir an önce hedefine varıp ne yapacak acaba? Akşam saatinde işten mi dönüyorsun, eve mi gidiyorsun bilmiyorum ama, bilimsel bir buluş filan mı koyacaksın ortaya? Ne bu acele? Savaş mı çıktı? Ambulans da değil kullandığın. Nedir seni bu kadar panikleten? O kadar hırsla, daracık sokakta kornaya art arda kırk kere basacak kadar ne için acelen olabilir ki?

Ama uyarmamak lazım. Hiçbir şey dememeli. Çünkü daha uygar olanlar sindirildi. Daha azız. Çıkıp kibarca konuşmaya kalksan bıçak çekebilir. Haklı olan güçlü değil maalesef. Güçlülerin haklılığı ise kendinden menkûl. Trafikte konvoy da kurar, kural da ihlâl eder, düğünde havaya ateş açar ama yanlışlıkla balkonda oturan bir çocuğu vuracak olsa “kader kurbanıyım” deyip ağlamasını bilir. Havaî fişekle evlilik teklif edeyim derken orman yangınına sebebiyet verir, gökte yerde her yerde mangal yapar, devletten aldığı Evde Bakım Aylığı'na rağmen engelli oğlunu sokak ortasında döver, yanında bıçak taşır, belli ki bir bahaneyle kullanacak, saldırır, küfreder, bıçaklar, silah çeker, topuğa sıkar -hadi hiçbir şey yapamasa, en azından sinirden gözlerini pörtletmiş, kaşlarını çatmış hâlde kırk kere kornaya basar durur. Gücü neye yetiyorsa artık.

Ondan sonra zaten zayıf olan, zaten baskı altında olan ama vergisini veren, kimseye zarar vermeyen, ortalığa saldırmayan kendi hâlinde uygar kişiler, ağızlarıyla kuş da tutsalar, tevazudan yerlerde sürünse ve nezaketten kırılsalar da kimseye yaranamaz, bilakis, “halk olarak bizi hor gördünüz :( Pis elitler!“ diye suçlanırlar. 

Bal gibi hor görürüm kardeşim. Havaya öyle kafana göre silah sıkmayacaksın. Trafikte sinir hastası gibi elin kornada dolaşmayacaksın. Küçücük bir itirazda bile gurur yapıp, bağırıp çağırarak üstünlük kurma çabasına girmeyecek, durduk yere ortalığa saldırmayacak, asker uğurlaması adı altında terör estirmeyecek, arabanın egzozunu deldirip gök gürültüsü sesiyle yayaları ürkütmeyecek, kent kültürünün gerektirdiği en temel kurallara bi’zahmet uyacaksın. Bilakis asıl sen kendi anti-tezini, hiç değilse etrafa rahatsızlık vermeyen güzel insanları hor görüyorsun. 

Egemen kültür böyle: Güçlüysen haklısındır. Belinde silah olan adama en doğru sözü de etsen etkisi yok. Güçlü olmadıktan sonra haklı olmanın bir anlamı kalmıyor maalesef.