15 Şubat 2018 Perşembe

E-Devlet'in Soy Ağacı Hizmeti


E-devlete konan soy ağacı hizmetiyle bunca dalga geçilmesine anlam veremiyorum. İnsanlar atalarının isimlerini ve nereden geldiklerini merak eder. Bunda tuhaf bir şey yok. Doğduğun yerin hiç önemi olmadığı, önemli olanın doyduğun yer olduğu söylenir. Laf. Doğduğun yer n'için önemsiz olsun? Amerikalı bir zencinin Afrika’ya gidip dedelerinin köyünü aradığı bir belgesel izlediğimi hatırlıyorum -ve bizzat tanıştığım bir başka Amerikalı’nın, baba tarafından İsveçli, anne tarafındansa İspanyol olduğunu söylediğini. İnsanlar böyle şeyleri merak eder. Birkaç kuşaktan çok daha eskisini merak edenler için DNA testi bile satılıyormuş. Hem de kapış kapış.

“Nereye gidiyoruz?” sorusunu daha önemli bulmakla birlikte “nereden geldik?” sorusunu önemsiz bulmuyorum. Oldu olacak tarih, jeofizik ve arkeoloji gibi bilimleri de rafa kaldıralım bari. Bence sorun geçmişe takılıp kalmakta -geçmişe duyulan merakta değil. Kendi adıma az çok biliyorum: Rumeli göçmeni olduğumuzu, bizimkilerin muhtemelen Balkan Savaşı (1912) sonucunda göçtüğünü, ana dilimizin Türkçe olduğunu, Boşnak olmadığımızı (eh orası sadece dilden değil, tipten de belli gerçi), büyük-büyük babamın adının Mürsel olduğunu filan biliyorum. Sanıyorum Karamürselli olduğum için, dedemin mezartaşında babasının adının Mürsel olduğunu gördüğümde sevinmiştim. Bu bir rastlantı olsa da, içten içe varolan merak duygusuna işaret etmesi bakımından önemli.

Bir de, “kendini Türk zannedenler soy ağacında Ermeni veya Rum isimlerini görünce şok geçirecek :)” veya “milliyetçiler hayatının şaşkınlığını yaşayacak” gibi ifadelerin birer ırkçılık eleştirisi değil, bilakis tersinden bir ırkçılık olduğunu düşünüyorum. Milliyetçilik eleştirisi bir milliyeti küçümsemekle sonuçlanıyorsa sıkıntılı. Kökenler her şey demektir diyen yok zaten. Ama en azından bir şey. Hele Anadolu ve Rumeli gibi feci savaşların ve göçlerin yaşandığı bir coğrafyada insanların aile geçmişini merak etmesi kadar doğal bir şey yok. 

Sistem açıldığında bakacağım. Meraktan kudurmuyorum ama açıldığında bakarım. Belki bilmediğim şeyler vardır. Başka dillerde isimler görürsem, hiç beklemediğim şehirlerin, başka coğrafyaların adlarını öğrenirsem, eh, ilk baş şaşırırım muhakkak; ama hayat yine, olduğu gibi devam eder.

Zaten kimlik inşasının geçmişten ziyade geleceğe, ortak kaygılara ve bilinçli tercihlere dayanması gerektiğini düşünüyorum. Orası ayrı konu da, kişilerin aile geçmişleri gibi son derece zararsız meraklarını değil, bu merakla dalga geçme merakını tuhaf buluyorum asıl.

Tayfun O.: Hizmetle dalga geçilmiyor. Soyundan çok emin, saf bir ırka mensup olduğunu iddia eden ve bunun üzerinden siyaset yapanlarla dalga geçiliyor. Mizah yapılıyor

Tamer: Dalga geçildiğine tanık oldum. Bilakis, saf bir ırka mensup olduğunu iddia edene rastlamadım. Bir de soy ağacını merak etmemenin, uygulamaya bakmamanın havalı bir tavır gibi kullanıldığını gözlemledim. Mizaha bir itirazım yok. Sarıkaya'nın meşhur karikatürü sık paylaşıldı mesela. O iyi.

Mehtap E.: Türkiye gibi tarih boyunca geçiş, göç yolu olmuş, kurulan yıkılan, uygurlıklarla türlü tenceresine dönmüş,iç göçlerin, siyasi yerdeğişikliklerinin bolca olduğu bir ülkede ırkçılığa şahit olmak zaten aklın alacağı şey değilken milliyetçilik şovu ile sen-ben yapanları bol miktarda görüyoruz. Bence bu espriler de bu şovenistlere gönderme. Yoksa, "en fazla köyün bakkalına gitmişiz" soy ağaçları da gayet güldüren espriler :). Bu ülkede daha pkk - hdp ile Kürt ayrımını bile algılamayan o kadar çok insan var ki insanın aklı duruyor.

Tamer: Milliyetçiliğin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Her halükârda bir "biz" tanımı etrafında toplanılıp ortaya bir "bizden olmayanlar" çıkacak. Şovenizm bomboş iş. Bana kalırsa milliyetçilik ya yapılmamalı ya da yapılacaksa sırf geçmişle övünmekle değil, dilin özenli kullanımı ve bilimsel, sanatsal ve sportif başarılarla yapılmalı. Irkçılığı açık açık savunana ise rastlamıyorum artık.

Barış B.: Gördüğüm duyduğum ve anladığım kadarıyla yeryüzunde milletini sevmeyen övmeyen hiç bir toplum yok. Ülkesini milletini kıyasıya eleştirenler bile dışardan eleştiri geldiği zaman söylem değistiriyor. En basiti her ülkenin spor branşlarında milli takımı var. Herkes bayrağına sahip çıkıyor. Bu gerçeğin farkinda olmak gerekiyor. Ama her konuda olduğu gibi bunun dozu ve altyapısı çok önemli. 

Ayrica gerçek ırkçılar bunu artık asla dile getirmiyor. Bu ancak davranış ve uygulamalardan kendini belli ediyor. Bir de malesef gününüzde ırkçılığın yükselmesinde ırkçılığa maruz kalanların tavrı cehaleti vasatlığı yaşadıkları ülkelerin ser sefil durumda olmasinın rolü büyük.

Tamer: Katılıyorum. Yine de bir ek yapmak isterim. Bugün ırkçılık olarak adlandırılan tutum esasen kültürcülük. Mesela Avrupa'da Ortadoğulu göçmenlere yönelik varolan ırkçılık, esasen o insanların DNA'larının farklı olmasından, göz ve saç renginden filan kaynaklanmıyor. Kültürel ve dinsel farklar, farklı yaşayış tarzları, kadın ve erkeğin toplumsal konumu, aile yaşantısı gibi mevzularda iki kültür arasında doku uyuşmazlığı olduğunda, egemen kültür diğerini hor görebiliyor. Genleri esas aldıklarını sanmıyorum yani. Bugün, esasen, her dışlayıcılık, yani herhangi bir gruba dahil etmeme anlamındaki dışlayıcılığın tüm farklı türlerine ırkçılık deniyor. Burada bir hata var bence.

Bir de, konu uzun ama vaktiniz varsa şu video kaydında bu konuyu ele almıştım: https://www.youtube.com/watch?v=Cc3IL1Yndfc

Barış B.: Yalnız bu olay espiri ve makara yapmaya bir çok yönüyle müsait. Aynı zamanda mizahi yönü olan her durum gibi de ibretlik. Örneğin yıllar yılı soy sop merakını ırkçılık çağ dışı feodal zihniyet olarak ilan edenler, yerden yere vuranların pek çoğunun da bu aramayı yapması. Ve hatta yapınca da kimilerin hayal kırıklığına ugraması kiminin de çocukça tepkiler vermesi gibi. Sovyetlerin kurucusu Ulyanov'a soyu ve yüz şekli yüzünden de çuvaş olup olmadığı sorulduğunda, bu konuları hiç umursamadığı kendisi için sosyalizm fikrinin önemli olduğunu söyleyerek gosterdiği tutarlılığı bizimkilerde hiç goremedim.

Tamer:  O çelişki bariz gerçekten de. Öte yandan, sosyalist ülkelerde de milliyetçilik yoktu denemez. Kuzey Kore ultra milliyetçi bir devlet. Sovyetler'de milliyetçilik yerine "Ulusal Gurur" ifadesi kullanılırdı. Farklı unsurların olduğu sosyalist devletlerde ise illa ki bir baskın unsur vardı. Sovyetler'de Rus kültürü, Yugoslavya'da ise Sırplar baskın unsurdu. Amacım sosyalizmi kötülemek değil. Katılıyorum dediğinize. Bir şekilde yurtseverlik, aile duygusu, milliyetçilik, adına ne denirse densin hep vardı.

4 Şubat 2018 Pazar

Bu Ülkeden Nefret Ediyorum


Başlık dikkat çekici, değil mi? Sık duyduğumuz bir cümle.

Birkaç aydır kendimde bir değişiklik hissediyorum. Hayatın negatif tezahürlerine odaklanmayı kolaycılık olarak görmeye başladım. Bundan böyle neyi sevmediğimden çok daha az bahsedeceğim. Neyin bende tepki uyandırdığına, neye öfkelendiğime, neyi yetersiz bulduğuma değil de huzur ve mutluluk verenlere, hayatı anlamlı kılanlara, bana katkı sunan yaşantılara odaklanacağım artık. Ve mümkün olduğunca başkalarının yaptıklarına tepki vermeyi bırakıp, kendim bir şeyler üretmeye çalışacağım.

Herhangi bir olayı eleştirmek, olanlar olduktan sonra ona tepki vermek veya eksiğini saptamak, evet, zekice belki; ama ben bundan fena hâlde sıkıldığımı farkettim. Nokta atışı yapabilir, önemli saptamalarda bulunabilir, yanlışı görüp ifşa edebiliriz. Öte yandan bu “orantısız zekanın” altında yatan acı bir gerçek var: Yalnızca birer seyirci olduğumuz. Olan bitende yer almadığı, bir özne olamadığı için sırf tepki vererek, bir seyirci, zavallı bir uzantı olarak kurulan bir varoluş. Olan bitenin, bir tutumun, kitabın, filmin, bir demecin ya da her neyse artık, eksiğini saptamak marifet gibi gelmiyor artık. Eleştiri önemsizdir demiyorum; fakat eleştirmek ürün ortaya koymak demek değil, başkalarının ürettiklerine verilen bir tepki. Hayat bundan ibaret değil.

Sevmediğim filmler hakkında konuşmak istemiyorum mesela. Negatiflikten içim şişiyor. Sevdiğim filmleri konuşmayı tercih ediyorum. Bana olumlu katkı sunan yaşantılara odaklanmak varken keyfimi kaçıran, sinirimi alt üst eden şeylerin üzerinde gereğinden fazla durmayı anlamsız buluyorum. Her yeni güne yeni bir taciz ve şiddet haberiyle, siyasilerin söylemleriyle veya kimi skandallarla başlamak, akşama kadar bunu konuşmak, dikkat ettiniz mi, birbirimize sürekli ne kadar da "kötü" bir ülkede, ne kadar "korkunç" bir coğrafyada yaşadığımızı hatırlatmak bir alışkanlığa dönüştü. Bu yol yol değil.

Ekşi Sözlük’ün eski hâllerini özlüyorum. Arada bakıyorum: 15 Ocak x rezaleti, 16 Ocak y rezaleti. Rezalet yoksa bile zorlama rezaletler. Orada yazanlar rezaletleri puanlandırıyor. “Hmm” diyor, bu rezalete puanım on üzerinden dört. Negatiflik alışkanlık hâline gelmiş. Konuşacak bir rezalet yoksa canı sıkılıyor insanların. Çünkü her gün bir doz "bu ülkeden nefret ediyorum!" almak bağımlılık olmuş. O kadar ki, hani arada bir güzellik, bir iyilik çıkacak olsa, feri sönmüş gözlerimiz onu da göremeyecek neredeyse.

Onbeş yıl önce J. B. Russell’ın kitaplarını okumuştum. Soru, iyi ve kadir-i mutlak bir Tanrı’nın varlığı ile mevcut kötülüklerin nasıl uzlaştırılabildiğiydi. “Ben O’nun inayetiyle ilgileniyorum” denmişti yanıt olarak ve o zaman bunu anlamsız bulmuştum. Artık anlamlı geliyor. Hayat olarak ele alalım. Evet, hayatta kötü şeyler olabilir veya kötü olmayan şeylerdeki eksikliklere odaklanabiliriz; ama iyilik ve güzellik de var ve kişi bunlara odaklanmaya, kudreti yettiğince iyilik üretmeye ve sırf tepki vermektense, kendisi, başkalarının tepkisi pahasına, ortaya bir şeyler koymaya çalışmalı.

Artık tercihim çoğunlukla bu yönde olacak.

1 Şubat 2018 Perşembe

İnsan Klonlanması Kaçınılmaz


Son zamanlarda beni en çok heyecanlandıran haber Çin’de klonlanan maymun oldu. Anlaşılan, kaçınılmaz sona doğru ilerliyoruz ve açıkçası bunun için sabırsızlanıyorum.

Klonlama teknolojisi iflas etmiş organların yerine yenisinin geliştirilmesi ve gıda sorununun çözümü gibi işlerde kullanılacak gibi görünüyor. Yine de, en nihayetinde şu ya da bu devletin insan klonlamayı gerçekleştireceğine inanıyorum. Klonlamaya karşı yükseltilen itirazları biliyorum. Ancak uzun vadede bu işin önüne geçilebileceğini sanmam. Evet, klonlanmış bir bireyi Dünya’ya getirirken kimse ona sormayacak. Doğru. Öte yandan “orijinal insanlar” olarak doğmadan önce bize de “Dünya’ya gelmek ister misin?” diye sorulmadı. Kimi itirazlar olacak; ama bu işin önüne geçilebileceğini sanmıyorum.

İdeal durum şöyle şöyle olmalı deniyor ama adı üstünde hep idealde kalıyor. Hep laf. Anayasalara bakarsak hepsinde eşitlik ibaresi geçiyor. Ben duymadım ki bir anayasada “insanlar eşit filan değildir kardeşim” yazsın. İdeale baksak her şey adil, herkes eşit, her konuya karşı müthiş bir etik duyarlılık var. Ama gerçeğe bakıyorum, çok küçük bir kesim yeryüzündeki neredeyse tüm zenginliğe sahipken, geriye kalan gariban çoğunluk kredi taksitleriyle ömrünü heba ediyor mesela. Oranları hatırlamıyorum. Dünya nüfusunun yüzde üçü pastanın yüzde seksenine mi sahipti, öyle bir şey. İnsanın “ama bu hiç adil değil!” diyesi geliyor. Evet, kimimizin kafasındaki ideal eşitlik durumuna göre hiç adil değil ama gerçeklik bu. Gerçek, ideale göre adil değil ama gerçekliğe göre adil ya da gerçekliğin öyle bir sorunu yok.

Etrafımızda olan biteni etik bulmuyor oluşumuz, veya olanın adil olmamasından, hakkaniyetli olmamasından, insan haklarına aykırı filan oluşundan söz etmemiz, bu terimlerin gerçeklikten son derece kopuk, yükseklerde gezinen idealler olmasından kaynaklı. Kimi ideallerin veya mevcut olmayan etik bir durumun penceresinden bakınca göze pek az şey doğru geliyor. Ha, bir de işimize gelmeyen her durumu haksızlık olarak görme gibi bir alışkanlığımız var -o ayrı konu.

Bir gün insan klonlanacak. Belki klonlanmıştır bile. Muhakkak itirazlar da olacak. Bugün de pekçok şeye itiraz ediliyor ama o pekçok şey olduğu gibi duruyor. Bildiğim bir şey varsa o da tarih boyunca bilimin önünde durulamadığı. Dört nala giden bir at gibi bilim. Şaha kalkmasını, harekete geçip hızlanmasını engellemek için dizginlersin en fazla. En sonunda yoluna gider. Akıllı telefonları düşünelim. Hepimizin elinde. Hemen herkesten “akıllı telefonlar çıktı çıkalı yüz yüze bakmaz olduk” serzenişleri işitiyoruz. Serzeniş var, evet; ama herkesin elinde.

Etik kaygılar yeni bir durumun ortaya çıkmasını engelleyecek güçte değil. Etiğin geleceğe yönelik işlediğine inanmıyorum. “Minerva’nın baykuşu alacakaranlıkta uçar” sözünde dendiği gibi, felsefe, olan olduktan sonra iş görüyor. Etik, ortaya çıkacak olan yeni durumu engelleyemeyecek. Yeni durum kurulunca yeni bir etik çerçeve sunacak belki. Onu zaman gösterir.

24 Ocak 2018 Çarşamba

Ursula Le Guin'in Ardından


Ursula Le Guin ölmüş. Mülksüzler’i okuyalı kaç yıl oldu bilmiyorum. Onun dışında Yerdeniz serisinin ilk kitabını da okumuş, yine de en çok, Rüzgarın On İki Köşesi adlı seçkisinde yer alan “Omelas’ı Terk Edip Gidenler” adlı öyküsünü sevmiştim. Sevdiğim bir yakınımı, ailemizin bir büyüğünü kaybetmiş gibi hissediyorum.

Ursula pekçok insan üzerinde iz bıraktı. Cehalete methiyeler düzülmesinden haz etmediğim için, sosyal ağlarda zaman zaman paylaşılan şu sözlerini severdim: Eğer bir kuşak cehaletin mutluluk olduğunu zannederek yetişirse, bir sonraki kuşak kendi cehaletinin farkına bile varamayacak; zira bilginin ne olduğunu bilmeyecektir.

Bilginin önemine inandığım kadar acıyı değil sevinci kucaklayan birisi olduğum için, Omelas’ı Terk Edip Gidenler’de yazan şu cümleleri hatırladım bir de: ”Sadece acı entelektüel, sadece kötülük ilginç geliyor bize. Sanatçının ihaneti bu: Kötülüğün sıradan ve acının müthiş sıkıcı olabileceğini bir türlü kabul edememek. Onlarla baş edemiyorsan onlara katıl. Canını yakıyorsa yinele. Oysa acıyı yüceltmek sevinci lanetlemektir, Şiddeti kucaklamak bütün diğer şeyleri elden kaçırmaktır.” Nereye baksam her şeyin karşıtıyla varolduğunu, yeryüzüne gözyaşlarının eşit miktarda dağıtıldığını, bir yerlerde birilerinin sevinebilmesi için başka bir yerde başkalarının üzülmesi gerektiğini söyleyen kaderci ve kötümser onca düşünceden sonra Ursula’dan bunları okuduğumda, içimden “işte bu!” diye geçirdiğimi hatırlıyorum.

Seksen sekiz yaşında ayrıldı aramızdan. Saygın ve uzun bir yaşam. Çok sevildi. Onu yakından tanıyan ya da tanımayan herkes sevdi. Bilmiyorum, yazarı yapıtından ayrı ele almak lazım aslında; zira kitabını beğendiğin bir yazarla tanışmak bazen hayal kırıklığına sebep olabiliyor. Yine de, Ursula’da anne gibi, büyükanne gibi bir sevimlilik, bir güzellik vardı. Nur yüzlü Ursula Teyze... Gülümseyen o meşhur fotoğrafından kaynaklıdır belki; ama çoğunlukla yazdıklarından elbette. Ve emin olun "çok iyi birisi olmalı" diye düşünürken yanılmadık. Bilimkurgu Kulübü’nden arkadaşlar Yeryüzü Müzesi adında bir kitap çıkarttı. Ursula, ölüm kendisine bu kadar yakınken, sırf bizimkileri kırmamak adına kitaba bir arka kapak metni yazıp göndermiş. Sonuçta “seksen sekiz yaşında kadınım. Her gün Dünya’nın dört bir köşesinden gelen mektupları yanıtlamak zorunda değilim -ne de buna mecalim kaldı” da diyebilirdi.

Gerçi biz onu yine severdik. Toprağı bol olsun.

18 Ocak 2018 Perşembe

Her Şakanın Altında Bir Gerçek Payı Vardır - Masallar

Hayır, her şakanın altında bir gerçek yatmayabilir. Bazen şaka sadece şakadır ve tek amaç gülüp eğlenmektir. Olamaz mı? Bazen, insanların kendilerini rahat hissettiği bir ortamda, pek de kolay yakalanamayan o neşeli anlarda espriler havada uçuşurken, birisinin çıkıp “ama her şakanın altında bir gerçek yatar” demesi soğuk duş etkisi yaratıyor. Anlık bir sessizlik oluşuyor. Sevimsiz bir durum. Yok abi. Her şakanın altında bir gerçek aramak, her espriyi bir laf sokma veya bir yaşanmışlığa gönderme olarak görmek makûl bir tutum değil. Altında gerçek yatan şakalar kadar, öylesine söylenmiş, hiçbir yaşanmışlığa tekabül etmeyen ve yalnızca neşelenme amacı güden şakalar da var. Kaldı ki, eğer her şakanın altında bir gerçek olsaydı, tüm şakalar incitici olur, böylece suratlar daha da asılır, kaşlar çatılır, tüm iletişimlere ciddiyet egemen olurdu.

* * *

İran’da ilkokullarda İngilizce dersi müfredattan kaldırıldı. Gerekçe İranlı çocukların Batı uygarlığı tarafından asimile olmasını engellemekmiş. Türkiye’de de öyle bir fantazi var: Gençler yabancı dili öğrensin; ama kültürünü edinmesin. Oysa hedef kültürden bağımsız, ayakları yere basmayan, sırf soyut kurallara dayalı mekanik bir öğrenme şeklini saymazsak, öyle bir şey hemen hemen imkânsız. Dil ve dilin yeşerdiği kültür iç içe. Bu yüzden yabancı müzik dinleyen, filmleri orijinal dilinde izleyen, blog okuyan, Instagram ve Twitter’da ilgi duydukları konuların ve ünlülerin hesaplarını takip eden, sosyal ağlarda İngilizce yorum yazan vs. öğrenciler ediniyor dili. Zil çalıp da ders bittiğinde yabancı dille olan ilişkin bitiyor, onu gündelik hayatına dahil edemiyorsan olmuyor o iş.

Bu gibi yasaklamaların pek işe yaradığını sanmıyorum. Kendi çocukluğumu düşünüyorum da, yer gök Nasreddin Hoca idi. Kitaplarda Keloğlan’ın varlığını hatırlıyorum. Bir de Dede Korkut masallarını. Öte yandan aklım fikrim Notre Dame’ın Kamburu, Rapunzel ve Hansel ve Gretel gibi Batılı hikayelerdeydi. Nasreddin Hoca ve Keloğlan’ı görmek bile istemezdim. Çok sıkıcıydı. Bu durum, istemsiz, yani farkında olmadığım bir asimilasyonu değil, daha küçük yaşta bile bilinçli olarak yaptığım bir tercihi ortaya koyuyor. Sevmiyordum işte... Seveyim diye maruz bırakılıyordum; ama Milli Eğitim onaylı kitaplarda ve süreli yayınlarda maruz bırakıldıklarım beni hiç etkilemiyor, yalnızca arzu ettiklerime ulaşmak istiyordum. Bu yüzden, İran’daki gibi uygulamalar uzun vadede ters tepebilir diye düşünüyorum. 

Masallar demişken aklıma Fareli Köyün Kavalcısı, Güzel ve Çirkin ve Pinokyo da geldi. İsimlerini yazarken bile tebessüm ediyorum. Bir ara Pinokyo ve Üç Silahşörler’in kısaltılmamış, uyarlanmamış tam metinlerini okuyacağım.