22 Eylül 2019 Pazar

Neslican Tay'ın Ardından

“Her ölüm erken ölümdür” sözüne katılmıyorum. Erken ölümler daha acı. 90 yaşında ölen biri yaşamış gene, 20’lerinde ölenle bir değil. Neslican Tay dün gece öldü. Kanserle mücadele ettiğini biliyordum. Üzülmekle yetinmeyip bazı şeyleri konuşmak lazım.

Kanserle mücadelesinde kendisi için “dikkat çekmek istiyor” diyenler oldu. Ben bunu geçersiz bir eleştiri olarak görüyorum. Eleştiri değil yani. Boş laf. Herkes dikkat çekmek ister. Bir şekilde odak noktası olmak, ama güzelliğiyle, ama başarısıyla, ama çalışkanlığıyla veya başka özellikleriyle dikkat çekmek ister. Dikkat çekmek illa sahnede olmak değildir. Mütevazısındır, göz önünde değilsindir ama başka özelliklerin konuşulsun istersin. Ben de dikkat çekmek isterim. Facebook’ta, Twitter’da yüzbinlerce takipçim olsa keşke. Arasıra yazdıklarım daha fazla insana ulaşsa. Keşke kitaplarım yüzlerce değil de yüzbinlerce satsa. Hem de nasıl isterim. Dikkat çekmek istemesem şu an okuduğunuz satırları evde günlüğüme yazar, kendime saklardım. Ama başkaları okusun istiyorum. Evet, beğeni aldıkça yazasım geliyor. Schopenhauer, öğrencilerin çoğu Hegel’in derslerine gidince üzülür, onları kendi dersine çekmeye çalışırmış. Uzatmayayım, “dikkat çekmek istiyor” muhabbeti bomboş iş.

Hayır, bir de işi çirkin bir şekilde ifade etme sorunu var. “Neslican prim kasıyor ya” diyen mi dersin, “şu kız da kanserin ekmeğini iyi yedi ha” diyen mi? Yahu ne ekmek yemesi? Kız can çekişerek öldü. Bir bacağını kestiler. Ne priminden bahsediyorsun? Ölüyor zaten adım adım ve öleceğini biliyor, buna rağmen kendince pozitif kalmaya çalışıyor, çıkmış oradan bik-bik konuşuyorsun. İşyerinde bir olaydan ötürü yıkılacak, evde ya da dışarıda bir arkadaşının dediği en ufak bir sözden incinecek, kırılacak, depresyona girecek tipler, incir çekirdeğini doldurmayacak şeyleri dert edecek zayıf karakterli kişilikler çıkmış, can çekişen birine “kanserin ekmeğini yedi” diyor. Hadi oradan be! Sen kanser olsan o kadar güçlü olabilecek miydin acaba? Kimselere anlatmadan durabilecek miydin? Gündemin o olmayacak mıydı sanki?

Neslican’ın yaşama azmini eleştiren de oldu. İnsanlar neden yaşamakta bu kadar ısrarcıymış, bu küçültücü değil miymiş filan. E abi çok meraklıysan git intihar et madem. Neden yaşamak istemeyecek mişiz? Yaşayış ve giyim tarzı nedeniyle cennete gidemeyeceğini söyleyen trollere söyleyecek lafım yok zaten de, o söylemleri beğenenlere diyeceğim, sizinle aynı mekânda olmaktan zaten esef duyardı, bu onun için en büyük ceza olurdu, emin olun.

Ben bu kızı, pek tanımasam da, gördüğüm an şöyle düşündüm: Bu kız güzel. Yüzü güzel, boyu posu kilosu yerinde, üstelik özgüvenli ve pozitif. Eh, böyle insanlar kıskanılır. Ayrıca dikkat çekmek için kansere ihtiyacı da yoktu emin olun. Zaten dikkatleri üzerine çekebilecek birisiydi. Bu yüzden kıskandılar muhtemelen. Hastalığından bahsetmesinden rahatsız oldular ve “bir sen misin kanserle mücadele eden?” diye üzerine vardılar.

İyi ki yaşadın #neslicantay

12 Eylül 2019 Perşembe

Erkeği Yetiştiren Kadın mı?

“Bir erkeği eğitirseniz, bir erkeği eğitmiş olursunuz. Ama bir kadını eğitirseniz, bir nesli eğitmiş olursunuz. Çünkü erkeği yetiştiren de kadındır.” Hadi canım! “Eğitmek” ile kastedilen üzerinde mutabık kalınmasının zorluğu bir yana, kadına -ve daha doğrusu annelere- burada biçilen rol son derece abartılı.

Neyse ki son zamanlarda bir uyanış yaşanıyor: “Çocuğu yetiştiren bir tek annesi değildir” saptaması yaygınlık kazandı. Çocuk ilk fiziksel temaslarını, ilk izlenimlerini ve öğrendiklerini anneden, babadan ve yakın çevresinden edinir muhakkak. Ailenin ve annenin rolü burada göz ardı edilemez. Gelgelelim çocuk toplum içinde yetişir. Annenin çocuğu, sanki çocuk dünyadan kopuk, yalıtılmış bir varlıkmış gibi, boş bir levha, yoğrulmayı bekleyen bir hamurmuş gibi sıfırdan, dilediğince şekillendireceğine dair inanç büyük bir yanılgı. Annelere yüklenen bu olağanüstü misyon, çocuklarını diledikleri gibi yetiştiremediklerinde, çocuk beklenen davranışları sergilemediği, arzu edilen tutum ve tercihleri kazanmadığında onları düş kırıklığına da uğratıyor. O kadar kitaplar aldım diyor kadın, çocuk yetiştirmek üzerine, "o kadar özenli davrandım, niye böyle oldu ki?" Anne sanıyor ki bu sırf onun beceriksizliği. Oysa annelerin çocuğun karakterinin gelişmesinde mutlak bir hükmü yok. 

“Bir kadını eğitirsen bir nesli eğitirsin” vecizesinde kadınlara düzülen methiye esasen bir aldatmaca. Bir kere “eğitim” ile bilerek ya da bilmeyerek yenilenme, toplumun ileriye gitmesi, düzelmesi, çağdaşlaşması vs. anlaşılıyor. “Eğitim” hep cehaletin karşıtı olarak kurgulanır. Öte yandan nesilleri eğitme görevini kadına yükleyerek aslında tam da geleneksel, yerleşik yapıyı sürdürmüş oluyorsun. 

Annelere böylesine methiyeler düzmek, “yeni nesil sizlerin eseri olacaktır” minvalinde sözlerle onların gururlarını okşamak ilk anda cazip gelebilir. Bir an için kadın olduğumu düşünüyorum, bunları duysam hoşuma gider, bir an için kendimi güçlü duyardım herhalde. Ancak bu sözde methiyeler, her şeyi tek bir nedene, tek bir kökene bağlama alışkanlığındaki, karmaşık bir ağ olan toplumsal ilişkileri basite indirgeme alışkanlığındaki toplumumuzun, “katilleri yetiştirenler de sizsiniz!” diyerek kadınları suçlamasına da yarıyor.

Bu yüzden, evet, annelik önemlidir; ama ona mutlak bir güç atfetmek abartılı bir tutum. Çocuk yakın ve uzak çevresinin ve içine doğduğu toplumsal kültürün etkilerinden soyutlanamaz. Tüm bu etkiler yokmuş gibi, toplumun iyiye götürülmesini sırf annelerden beklemek ve iyi veya kötü tüm sonuçları onlara bağlamak yanıltıcı olur.

26 Ağustos 2019 Pazartesi

Emine Bulut Cinayeti

Yıllardır tanışıyoruz burada. Kadın cinayeti yaşandığında tepki veriyoruz. 4-5 sene geçmiş Özgecan Aslan cinayetinin üzerinden. Tepki vermedik mi? Verdik. Ses çıkartmadık mı? Çıkarttık. Hem de tüm Türkiye. Bugün de aynı şekilde sesimizi yükseltiyoruz. 

Ne var ki sorun büyük ve köklü. 2008’de altmış altı kadın öldürülmüş kocaları, eski eşleri, sevgilileri ya da ailesi tarafından. 2018’de ise rakam altı katına çıkmış: Üçyüz doksan beş. O kadar ses çıkarttık, üzüldük, protesto ettik ama gelinen noktada bu cinayetler altı kat artmış durumda. 

Yine “idam cezası gelsin” diyenler var. İyi de, çözümün cezalarla sağlanamayacağını da biliyoruz içten içe. Pekçok vakada adam zaten cezayı göze almış oluyor. Ayrıldığı kadını öldürdükten sonra kendi kafasına sıkanlar var. Bu insanları cezayla korkutamazsın. Sorun kanunlarda değil, zihniyette. Bir yandan modernleştik. Kadın artık çalışıyor, geliri var, birey olmuş, diploması var ve sen bu kadını alıp tarım toplumundan kalma, otoriter kocalı, kaynanalı aile yapısının içine sokuyorsun. Tutmuyor artık. Eskiden tutuyordu; çünkü annelerimiz ve büyükannelerimiz ses çıkartamıyordu. 

Boşandıklarında baba evine dönmek zorundaydılar. Kendi ayakları üzerinde duramıyorlardı. Evlilikleri boşanmayla bitmiyordu, evet ama bunun sebebi çok büyük aşklar yaşamaları filan değil, ilişkinin muhtaçlık üzerine kurulmuş olmasıydı. 

Şimdi öyle değil. İki meslektaş düşün. Kadın ve erkek. İkisinin de geliri aynı zaten. Geçinemeyip ayrılacak olsalar bir şekilde yaşayıp giderler yine. Ortada muhtaçlık bağı yok yani. Ama sen hâlâ kadının sana muhtaç olduğu neolitik ilişki tipini “değerlerimiz” adı altında sürdürmeye ve böylelikle kadını baskılamaya çalışıyorsun. “Boşanamazsın”, “boşansan da başkasıyla evlenemezsin” vs. Bu cinayetlerin geleneksel değerlerin yitimiyle de bir ilgisi yok; zira gayet geleneksel ailelerde de çokça yaşanıyor bu olaylar. Yeni bir toplum düzenine geçildi. Kentli, bireysel, özerk; ama bu yeni düzenin değerler sistemini benimsememek için hâlâ direniyoruz.

Hayır, erkek olarak düşünüyorum, bir kadın beni istemiyorsa hâlâ peşinden koşmak, ille de beni istesin diye ısrarcı olmak kırardı benim gururumu asıl. Beni istediğinden değil, mecbur olduğundan yanımda olduğunu bilmek kahrederdi. “Ne demek istemiyor!” diye düşünmek anlamsız. Bırak. İstemiyor işte. Zorla mı sevdireceksin kendini? Eşitler arasında gönüllülük bağı olur. Günümüzde ilişkilerin muhtaçlık ve mecburiyet üzerinden sürdürülmesi mümkün değil artık. Annelerimizin, büyükannelerimizin devri geçti. Bırakın bu nostaljiyi.

On yılda çok daha kötü bir duruma düştük. Umarım yeni nesiller bu sorunları aşar da eşit ve gönüllülük esaslı ilişkiler kurar ileride. Bari onlar güzelce, insanca yaşasın. #eminebulut

19 Ağustos 2019 Pazartesi

Daralan Okuma Tercihlerim

Döndüğümde ilk önce Cicero’nun Yaşlılık ve Dostluk’unu okudum. Romalılar Yunanlılardan ve Yeniçağ Avrupalılarından çok farklı. Kılı kırk yaran bir felsefeleri yok. Bazen düzyazı bazen şiir biçiminde, hayata dair görüşlerini ifade ediyor ve bunu adım adım kanıtlayarak değil, Montaigne’nin denemeleri tarzında, günümüzün deyişiyle kanaat düzleminde dile getiriyorlar. Cicero’nun yazdıklarını bugün yazıp yayımlasanız, “ama bunlar bilgi değil, kanaat” tepkisi alırsınız. Ben seviyorum yine de. Belki ölene dek politikayla iç içe olduğu, hatta en sonunda idam edildiği içindir, somut geliyor bana Cicero vd. Romalılar.

Sonra Baudelaire’nin Paris Sıkıntısı’nı okudum. Kendisi şair ama kitap düzyazı biçiminde. Şiirle aram olmadığından böyle yaptım. Kitap 400 sayfa olsa okumazdım. Tadında bitti. Kundera’nın Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’na başladım. Her biri ayrı bir öykü gibi metinler. Bir bütünlüğü de var sanki ama öyküler müstakil olarak okunabilir. Onu yarıladım.

Spinoza’nın Politik İnceleme’sini okudum. Kitabın ilk on sayfasında insan doğası üzerine Spinoza’nın zeka dolu tespitleri var. Bir cümle alıntılayayım: "İnsanlar zorunlu olarak duygulara boyun eğerler, öyle yaratılmışlardır ki, mutsuzlara acırlar, mutlulara özenirler ... Herkes başkalarının kendi yaradılışına uygun olarak yaşamasını, kendisinin benimsediği şeyi benimsemesini ve kendisinin yadsıdığı şeyi yadsımasını ister." Ne var ki kitabın geri kalanı meclis tüzüğü gibi bir metin.

Tezer Özlü’nün okumadığım iki kitabı kalmıştı, birisi Kalanlar idi. Onu okudum. Tezer Özlü’nün metinleri kişiliğinden ayrı değil. Ben kişiselliği sevdiğim için kitabı sevdim. Özlü’nün harikulade bir üslubu olduğundan değil, kendi yaşadıklarını ve samimi düşüncelerini yazdığından. Alman bir dilenciye para vermenin hazzından bahsediyor, farelerden nefret ettiğini yazıyor vs. İçten.

“Virtue Signalling” (erdem gösterisi?) üzerine 5-6 makale okuduktan sonra Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler’ine başladım. Kitap 240 sayfa. Bence 120 sayfa olsaymış daha iyi olurmuş çünkü yarısına sorunsuz geldim ama sonra sıkıldım. Şu an “hay senin köyüne, muhtarına!” modundayım. Bazı söz sanatlarını etkili kullanıyor, metni dantel gibi örüyor, uzun betimlemeler yapıyor olabilir. Kurgusu çetrefil ve kimileri için etkileyici olabilir ama ben sıkıldım.

Kırk yaşına geliyorum. Artık kurgu yapıtlar seçerken daha dikkatli olacağım. Bir arkadaş kitap önerdi, klasik değil, meşhur değil ama 800 sayfa. Okumam. Kurgu ise 100-150, bilemedin 200 sayfa olacak. Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak’ı, Makanin’in Underground’u gibi olağanüstü bir yapıt olsun, tamam ama genel olarak hacimli romanlardan uzak duracağım.

Otobiyografileri, isterse 1.000 sayfa olsun, sıkılmadan okuyorum. Ama kurgu olunca, ı-ıh. Bundan böyle sınırlı ömrümü tüketmeyen kitaplar seçeceğim. Neydi, bir şair demiş ya, karpuzu kestin, baktın kabak, ne diye yemekte ısrar ediyorsun? Kitaplar da öyle. İyisi iyi, ama sana hitap etmeyenini okurken hafakanlar basıyor.

16 Ağustos 2019 Cuma

Uçakta Yer Vermek Bir Görgü Kuralı mı?

Tanımadığı insanların fotoğrafını çekip ahlâkî yargılamalar eşliğinde paylaşmanın modası geçse de kurtulsak. Adam uçakta yerini ayırtmış. Açmış kitabını okuyor. Bir baba ve oğlu ise belli ki yer ayırtmamış. Yan yana düşmemişler. Baba o tek oturan kişiye “yer değiştirebilir miyiz?” diye soruyor. Sorabilir. Şansını deneyebilir. Diğeri de yer değiştirmek istemediğini söylüyor. Buraya kadar sorun yok. Yok da, üçüncü bir şahıs fotoğraf çekip “okumak bilgini arttırır ama insanlığını arttırmaz!” gibi bir cümleyle Twitter’a salıyor.

Ben bilakis yerini değiştirmeyen adamı takdir ettim. Bir kere öğretici bir deneyim. O çocuk hayatta her istediğini zırlayarak elde edemeyeceğini öğrenmiş oldu böylelikle. Babası da, eğer makûl bir insansa çocuğuna yolculuk bitince “rezervasyon yaptırmadım. Aslında koltukları daha önce yan yana ayırtmam gerekirdi. O adam haksız değil” gibi bir açıklama yaparsa güzel olur. Ha yok, çocuğun yanında “vicdansız adam yer değiştirmedi!” diye anlatırsa çocukta öğrenme gerçekleşmez. Zırlamakla her şeyi elde edebileceğine olan inancını korur ve yerini vermeyen kişinin sorunlu olduğunu, bir istisna olduğunu düşünür.

Hayır, hadi önceden koltuk ayırtmamakla hatalı bir baba söz konusu. Evet, yine de şansını deneyebilir başkasını yerinden oynatmak için, tamam da, buradan erdem gösterilerine varmak, ahlâken yargılamak, başkalarına insanlık dersi vermek de nereden çıkıyor? Hem de üçüncü kişi tarafından. Sürekli bir ders verme merakıdır gidiyor. Neydi şu, “hiç şiir okumamış gibi kötüsünüz”, “bir kedinin başını okşamamış gibi kötüsünüz” gibi laflar da vardı. Ben bunlarda artık başkalarını kötü ilan ederek, dolaylı ve taktiksel bir biçimde, kendini övme gayreti görüyorum.

Son olarak, ben de okumaya öyle büyük anlamlar atfeden birisi değilim de, olayın kitap okumakla ne alakası var? Hemen yapıştırmış “okumak cehaleti alır ama eşeklik bakî kalır” nevinden bir söz. Adam yerini önceden ayırtmış, ister açar kitabını okur, ister okumaz. Sana ne? Bir de şeytan imojisi koymuş yerini değiştirmeyi kabul etmeyenin kafasına. Uçakta her zaman koridor tarafından alırım yerimi. Hem bir taraftan da olsa sıkışmamak, hem de tuvalete giderken kimseyi kaldırmamak için. Bazen kitap okurum bazen makale. Kime ne?

Çocuğundan, hem de küçük sayılmayacak çocuğundan bir saatlik yolculukta bile ayrı kalamıyorsan uçağın koltuklarını önceden ayırtıverirsin, olur biter. Takdir ettim yerini değiştirmeyen adamı. Güzel insan. Helal olsun. İnsanlık dersi vermeye, had bildirmeye, başkalarını haksız yere vicdansız, okumuş cahil, duyarsız vs. diye itham etmeye meraklı böyle insanlar varken ödün vermemek lazım demek ki.