12 Kasım 2018 Pazartesi

Güzeller, Kitaplar ve Ölüm

Güzele güzel diyemiyorsun. Ne zaman birisi için “ne kadar güzelmiş” desem, insanlar onun aslında güzel olmadığını savunuyor. Tepkiler “neresi güzel bunun be??”, “makyaj güzeli”, “estetikliymiş zaten :/” gibi ifadelerden, “tam bir kezo!”, “kıro”, “bakışları çok itici” veya “cahilin teki ya!” gibi küçümseyici ifadelere varabiliyor.

Galiba bunun sebebini biliyorum. Bir kere, ünlü kişiler çok göz önünde oldukları için, göre göre göz alışıyor ve artık o kadar da güzel gelmemeye başlıyor olabilirler. Çıta yükseliyor yani. İkincisi, bu insanlar büyük çoğunlukla oyuncu, manken, şarkıcı ya da yüksek sosyeteye mensup kişiler olduğundan, bir röportajda kırdığı pot, paylaştığı bir görüş, konuşma tarzı veya oynadığı rol sebebiyle insanlara itici geliyor. Ben yerli dizi izlemediğim, müzik piyasasından bihaber olduğum, hele magazin programlarıyla hiç alakam olmadığı için olsa gerek, milletin özel hayatının detaylarını bile bildiği bu insanları ilk kez görmüş oluyorum. Hâliyle, karşımdaki fotoğrafa önyargısız bakabiliyorum. Tanısam ben de gıcık olacağım belki.

Bir de, popülerlik eleştiri oklarını üzerine çeker. Üç aşamalı bir süreçtir bu: Önce kişinin ne kadar güzel, yetenekli, potansiyel sahibi vs. olduğundan, kıymetinin bilinmediğinden, keşfedilemediğinden dem vurulur. Daha sonra bu kişi ünlenir ve insanlar onu bağrına basar. Güzeldir, yakışıklıdır, yeteneklidir ya da her neyse. Sonrasında ise artık baydığından, kimi eksiklerinden, aslında ne kadar da şişirilmiş bir balon, abartılmış bir karakter olduğundan bahsedilir. Bu son aşama hayli yıpratıcı olsa gerek; çünkü göklere çıkartılmış, alkışa, övgüye alışmış kişiler artık açık vermemek zorundadır. Herkes onun açığını arayacak, on tane artısı varsa bir tane eksisini yakalayacak, acımasızca yüklenecektir. 

Böyle bir bedeli var bu işlerin.

Genç ünlüleri tanımıyor olmamın bir dezavantajı da var: Berberde çengel bulmaca çözerken çıkıyorlar karşıma. Yazamıyorum adlarını.

* * *

Tam istediğim tarzda kitaplara rastladığımda çok mutlu oluyorum. Tam istediğim derken, “Tamer, sana da kitap beğendiremiyoruz” diyebilirsiniz. Benim için mükemmel kitaplar ne roman, ne öykü, ne şiir ne de felsefe kitapları. Akademik, dipnotlu, kaynakçalı, araştırma-inceleme türündeki kitaplar da değil. Şiir hiç değil. Ben “anlatı” diyebileceğim, yazarın düşüncelerini açıklarken araya kendi yaşantılarını da serpiştirdiği, kendi kişiselliğini de kattığı, yer yer cümleye “ben” diye başlayabildiği kitapları seviyorum. Roman gibi, ama pek kurgusal değil. Otobiyografi mi? Kısmen; ama yaşantılardan ibaret değil. Düşünceler de var. Otobiyografik felsefî denemeler denebilir belki. Ya da kısaca "anlatı."

Bu bakımdan, Levi-Strauss’un Hüzünlü Dönenceler’ini çok beğendim. Hem etnoloji, hem gezi, hem de bir anı kitabı. Alanında öncü bir bilim insanı olan Levi-Strauss’un, bu eseriyle, edebî yeteneğini de kanıtladığı söylenir. Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı’nı da beğendim. Okumayı hep ertelerdim. Cioran gibi karamsar, içime yumru oturtacak türden bir metin bekliyordum. Meğer öyle değilmiş. Gündelik yaşamının küçük coğrafyasında olan bitenlerin yanına hayal dünyasının ve düşüncelerinin zenginliğini de katmış. Bazen keyifliyken, bazen mutsuzken, günlük tutar gibi yazıp durmuş uzun süre. Her gece birkaç bölüm okuyarak, sindirerek ilerliyorum. Hayallerine fazla kapılmasını yadırgadığım da oluyor. Kimi yerlerde, “seyahat etmek anlamsız. Uzak diyarlara gittiğimi düşleyebilmek varken ne diye kalkıp onca yolu tepeyim?” gibi cümleleri var.

Oruç Aruoba, de ki işte adlı kitabının 130. sayfasında şöyle diyor: “Defter konusunda özellikle Kierkegaard ve Nietzsche'nin durumları ilginçtir. Aslında kendi gündelik yaşamları ile ilgili özel notlarını tuttukları günlük/defterler, aynı zamanda felsefe metinlerinin de ilk kaynağını oluşturur. Kitap olarak düzenledikleri metinlerden geriye doğru, defterlere bakılınca, bu açıkça görülür -bu yolla, sanki, soyut ve genel düşünceden, yaşayan, kanlı-canlı kişilere geri dönülebilir. Şöyle denebilir: Felsefe yazarının birincil kaynağı, kendi üzerine tuttuğu günlük/defterdir."

Tamamen katılıyorum. En soyut düşüncelerde bile kişisellikten, özel yaşamdan izler olabilir. Bu yüzden, otobiyografileri ya da otobiyografik dokunuşları severim. Kendinden bahsedenleri itici bulmam.

Okumak istediklerim o kadar çok ki... Bir yandan, yorumlama becerimi geliştirmek için Gadamer ve Derrida’ya hiç değilse bir iki yılımı ayırmak istiyorum. Thomas Bernhard’ın otobiyografisi de okunmak üzere bekliyor. Proust cazip gelmeye başladı bir yandan. Yetişilmiyor.

Öte yandan, önümüzdeki aylarda okumaları biraz olsun azaltıp, daha ziyade yazmaya odaklanacağım. Çok okuyunca aptallaşıyorum sanki. Sürekli okumak, hep alıcı olmak kişiyi edilgen kılıyor.

* * *

Mesai bitince eve doğru yürümeye başladım. Kırk dakika kadar sürüyor. İyi geliyor müzik dinleyerek yürümek. Belim için de iyi. Sahile indiğimde pazar kurulduğunu gördüm. Doğru ya, bugün Cuma. Doldurdum ellerimi. Hayli ağır oldu. Eve vardığımda yorulduğumu fark ettim. Günün getirdiği yorgunluk. Yürüyüş yormuyor pek ama pazardan aldıklarımı taşırken yoruldum galiba. Yemek yedikten sonra çamaşır makinesini doldurup çalıştırdım.

O sırada kitaplığa gözüm ilişti. Aynı kitabı iki kez okumam pek. Ama hepsini bilirim. Hangisini ne zaman aldım, nerede okudum, hani odada bitirdim, hepsini hatırlarım. Pek de güçlü sayılamayacak olan, konuşurken ne konuşacağımı unutan belleğim böyle önemsiz ayrıntıları hatırlar. Şu kitabı Tirebolu’da bitirmişimdir. Sekiz yıl önce. Bunu beş yıl önce bir önceki evimde okumuşumdur. Şu diğerini Ankara’dayken almışımdır. On altı yıl önce. On altı yıl ne ara geçti? Bir kitap var. Kabalcı Yayınları’nın Frankfurt Okulu. 2003’te almıştım. Onu aldıktan sonra bir yere gidip tavuk döner almış, döneri yerken kitabı incelemiştim. O kitabı her gördüğümde burnuma tavuk döner kokusu geliyor hâlâ. Hem de pul biberli. Yirmi dakika kadar böyle oyalandım kitaplığın önünde.

Sonra takvime baktım. Haftaya sınavlar başlıyor. “Birinci sınavları okumayı bitirince konuları işlemeye devam eder, ikinci sınavların gelmesini beklerim” dedim kendi kendime. Sonra ilk dönem biter, ikinci dönem başlar. İkinci dönem de konular ilerler, münazara, birinci ve ikinci sınavlar, seminerler, toplantılar derken o da biter ve 2019-2020 öğretim yılına başlarız dedim. Önümüzdeki hafta İkea’dan hasarlı parçamın yenisi gelse de karyolayı kursam artık. “Yatak koruyucu ve lastikli çarşaf da almalı” diye konuştum içimden. Küçük odaya bir ara gömme dolap yaptırmalı. Bez dolabı babam istiyor. Motosiklet ekipmanlarını koyacakmış. Bana uyar. Atacaktım yoksa. Sahi, bir ara yeşil pasaporta başvuracaktım. Unuttum. Yapılacaklar, edilecekler.

Birdenbire üzerime bir ferahlama geldi. Bir gün öleceğim gerçeği, ki bu gerçek durduk yere hiç aklıma gelmez ve sonsuza dek yaşayacakmış gibi hissederim, kafama dank etti ve bir kuş gibi hafifledim. Şu alınacak, o malzeme gelecek, bu yaptırılacak, kuru temizlemeye gidilecek, sınavlar yapılacak, okunacak, akşamleyin ne yenecek, neyi okuyayım, hangi filmi izleyeyim, aman uykumu da alayım derken, şu kitabı sekiz sene, o kitabı onbeş sene önce okumuştum, on sene, onbeş sene daha derken, hayat gailesiyle günler günleri, yıllar yılları kovalayacak ve bir gün ölüp gideceğiz işte.

6 Kasım 2018 Salı

Paskalya Adası


Jared Diamond’ın Collapse’ini okuyorum da, Paskalya Adası’nın hikayesi gerçekten çok ilginç. Polinezyalı yerliler, Pasifik Okyanusu’nun en ücra köşesinde yer alan bu küçük adaya M.S. 1200’lerde ulaşıyor. Kendi yaptıkları basit kanolarla. Şili’den uçakla bile saatler süren, Okyanus’un ortasında yer alan bu adaya kanolarla ulaşılması ilk başta kulağa imkânsız gelse de, yerlilerin Polinezya dilini kullanıyor olmaları göç ettiklerine dair kanıtlardan biri. Daha sonra hiçbir yere gitmiyorlar. Yerleşik yaşam.

Eski insanların zeka bakımından bizlerden farklı olduğunu sanmıyorum. Bilim ve teknoloji ilerledikçe biz de bilmez olduk içinde yaşadığımız dünyayı. İnterneti kendi irademizle, ne bileyim oy kullanarak getirmedik mesela. Kendimizi internetin içinde bulduk. Bir şekilde yayıldı. Şu an bu satırları yazarken, klavyenin bir tuşuna tıklattığımda ekranda harflerin görünmesinin, bu elektronik mucizenin nasıl gerçekleştiğini bilmiyorum. Televizyonum var ama görüntünün ekranda nasıl oluştuğunu açıklayamam. Atalar kazma küreği icat ettiyse torunların doğduğu dünyada bunlar hazır bulunur. Biz otomobilleri hazır bulduk mesela. '90 sonrası doğumlular internetin olduğu bir dünyaya doğdu. Teknoloji ve modernite zamanla, birikerek tesis edildi ve işin üretim safhasında yer alan bir mühendis değilseniz, kendinizi içinde bulduğunuz hayata dahil olup, kaldığı yerden devam ediyorsunuz.

Tarım yapmış Paskalyalı yerliler. Hani ilkellerin tarım bilmedikleri, tarımın Bereketli Hilâl bölgesinde buğdayın keşfiyle ortaya çıktığı söylenir ya, hani tarımın keşfiyle birlikte neolitik çağ başlamış, yerleşik hayata geçmişizdir denir ya, ben artık bu tip açıklamalara karşı mesafeliyim. Tarım belki de iklimsel koşullardan ötürü başladı. Buzul Çağı’nda olsak tarım yapamazdık mesela. Mecburen avcı-toplayıcı olurduk. Hava ılınınca tarım yapılmaya başlanmıştır belki de.

Neyse. Paskalyalılar taro, tatlı patates ve şeker kamışı ekermiş. Yeterince tatlı su olmadığından şeker kamışının içini içerlermiş ve 14 yaşında dişleri çürür, 20'sinde ağızlarında diş kalmazmış. Ada hayli rüzgar aldığı için bahçelerinin çevresini taşlarla çevirirlermiş ki meyvalar rüzgar yüzünden olgunlaşmadan düşüp ziyan olmasın. Ayrıca kanolarla, elinde GPS veya pusula olmadan yerleşim yeri keşfetmelerinde kuşları izlemeleri yardımcı olurmuş. Bir yerde bir deniz kuşu sürüsü varsa en fazla 200 ml. mesafede ya bir ada ya da kıta olmalıymış.

Bir de heykel dikme yarışına girmiş adadaki kabileler. Ölülerin ruhlarını temsil eden dikilitaşlar. Bu devasa heykelleri dikebilmek için inanılmaz bir işgücü, o işgücünü beslemek için gıda, heykellerin taşınması için ahşap raylar, halatlar vs. gerekmiş. Bu prestij yarışı adadaki tüm kaynakları bitirmiş. O kadar ki, ada yüzeyinde tek bir ağaç bile kalmamış. En sonunda, açlıktan kırılmaya, yamyamlığa başlamış ve sayıca azalmışlar.

Sonraki nesiller, adayı bitip tüketen atalarına duydukları öfkeden ötürü tüm heykelleri devirmiş. Bir daha da heykel diken olmamış.

28 Ekim 2018 Pazar

Veganlık Üzerine

Veganlık için Karatay gibi "hastalık" demezdim ama eleştirilerim var. Kimin ne yiyeceğine karışacak değilim. İnsanlar vejetaryen olabilir. Vejetaryenler, malûm, yalnızca et yemiyor ama süt, peynir, yumurta, bal ve yoğurt gibi hayvansal gıdaları tüketiyor. Veganlar ise hiçbir hayvansal gıdayı tüketmiyor. Bu bir tercihtir. Paylaşmamakla birlikte saygı duyarım.

Yalnız, veganizmin yılmaz savunucularının yer yer oldukça saldırgan tavırlar sergilediklerini görüyorum. Kendi tercihlerini yücelten tutumlarının, karşılarındaki insanları -hayvansal gıda tükettikleri gerekçesiyle- ruhsuz, vicdansız, hatta katil olarak yaftalamalarına kadar vardığı oluyor. Sorun burada başlıyor. Beslenme çetrefil bir konu. Proteinler, karbonhidratlar, vitaminler, yağ, şeker... Kimileri şekerden uzak durun derken elin Fransızına bakıyorum, kahvaltıda kruvasanları üzerine üç-beş çeşit reçeli süre süre yiyor. Kimisi unlu mamûllerden uzak durun diyor, kimisi az ve sık yiyin derken başkaları günde iki öğünün yeterli olduğunu söylüyor. Böylesine çetrefil ve kültürden kültüre farklılık gösteren bir konuda mutlak hakikati keşfetmişçesine iddialı konuşmak makûl gelmiyor. Kendi hakikatini etik referanslarla yüceltip onu benimsemeyenleri sapkın ilan etmekse fazlaca iddialı.

İnsan yeryüzünün egemen türü. Egemen olduğu için Dünya'yı kendi istediği gibi dönüştürdü. Bir kunduzun derede yaptığı barajı düşünelim. İnsanoğlu çok daha zeki ve güçlü olduğu için su sorunu çekmemek adına devasa barajlar yaptı. Tarım doğal değildir. Doğal bir şey arıyorsak balta girmemiş ormanlara bakmalı. Tarım doğaya bir müdahaledir. İnsanoğlu tarım yaptı, hayvanları evcilleştirdi, Dünya'yı kendi önceliklerini göz önünde bulundurarak dönüştürdü. Ve o kadar kalabalığız ki bu yoldan geriye dönüş mümkün değil. Üstelik bu durumu yanlış bulmuyorum. Eğer aslanlar egemen olsalardı emin olun onlar da yeryüzünü arzularına göre dönüştürürdü. Karıncalar egemen olsaydı, ne varsa kendilerine en uygun şekilde düzenleyeceklerdi.

Kimi bireyler vicdana referansla et yemeyebiliyor (vejetaryenlik.) Bunun daha ileri aşaması, yani nasıl da kötü bir tür olduğumuz inancına dayanarak günah çıkartmanın ikinci aşaması, hiçbir hayvansal gıdayı tüketmemek oluyor (veganlık.) Kimi zaman öz-eleştiriyi mazoşizm boyutuna vardırıyoruz ve böylelikle, insanı doğanın en kötücül varlığı olarak nitelendirenler üçüncü aşamaya geçip intiharı özendirebiliyor. Öyle bir web sitesi görmüştüm. Doğaya zararlı, otomobil ve klima kullanan, hayvanları ve onların -yumurta ve bal gibi- ürünlerini yiyen acımasız varlıklar olarak derhâl kendimizi ortadan kaldırmalıymışız ki yeryüzü nefes alsın. Evet, uç bir görüş ama ilk aşamadan bu aşamaya varmak mantıksal olarak mümkün.

Başka türlerin selameti için kendi türünün frenlenmesini, azalmasını ve hatta yok olmasını arzulayan bu tutum, dikkat ederseniz, özünde yine insan-merkezci; zira doğayı merkeze alayım derken, bilerek ya da bilmeyerek, kendi varlığımıza haddinden fazla önem atfetmiş oluyoruz.

23 Ekim 2018 Salı

Evrendeki Yerimiz Üzerine

Sonsuz uzayı düşününce ne kadar da küçük olduğumuzu hatırlarız. “Korkunç büyüklükteki bu evrende bir toz zerresi bile sayılmayız” gibi ifadelere çokça rastlamışımdır. Ne kadar da küçüğüzdür. İşin tuhafı, bu nicel kıyaslamadan nitel çıkarımlar yapar ve bir anda ne kadar da küçük olduğumuzun yanına önemsizliğimizi de ekleriz. Sonsuz evrende bir toz zerreciği bile olmayan bizler, yani tek tek insan bireyleri, ne hakla kendimizi dünyanın merkezinde görür, ne hakla dünyanın bizim etrafımızda döndüğünü zannedermişiz.

Bana kalırsa, insanın önemsizliğine yapılan vurgu bile insan-merkezci. Bir kere sonsuz evrenle sonlu kendimizi kıyaslama gereksinimi duyuyor oluşumuz bile nasıl da ben-merkezci olduğumuzu gösteriyor. Kendimizi önemli ya da önemsiz görelim, kıyaslanan unsurlardan birisi her halükârda biz oluyoruz. İkincisi, sonsuzlukla nicel bir karşılaştırma yapmak zaten anlamsız. Ne kadar büyük olursak olalım, ne kadar yer kaplarsak kaplayalım, sonuçta sonsuzluk daha büyük olacaktır. Jüpiter’in on bin katı büyüklüğünde bir gezegenle, insan gözünün seçemeyeceği bir bakteri, sonsuzlukla kıyaslandığında eşit büyüklüktedir. Jüpiter’le ben kıyaslanırsam Jüpiter büyüktür elbette. Ancak sonsuzluk karşısında eşitiz. Benzer şekilde, zamansal sonsuzlukla kıyaslandığında bir saniye ile bin yılın nicel bir farklılığı yoktur.

O hâlde, birincisi, durduk yere yaptığımız bu karşılaştırmalara kendimizi dahil ediyor olmamızın, asıl derdimizin kendimizle olduğunu göstermesi; ikincisi, nicel kıyaslamadan “önemsizlik” ya da “değersizlik” gibi değer yargılarına varılmasının hatalı bir sıçrama olması; ve üçüncüsü, sonsuzlukla kıyaslandığında nasıl da küçük oluşumuzun zaten bir anlam ifade etmemesi gibi sebeplerle, şu “sonsuz evrene bakınca kendimi toz zerresi olarak bile göremiyorum” tarzı serzenişler yersiz.

Kaldı ki, insanoğlunun ben-merkezci olması kadar olağan bir şey yok. Elbette dünya bizim etrafımızda dönüyor ve elbette dünyanın, daha doğrusu hayatın merkezi kendimiziz. Benim için önemli olan sonsuzluk, nicelik veya devasa gezegenlere nazaran küçücük olmam değil. Önemli olanlar bağ kurduğum şeyler. Elimde tuttuğum kalem, hayatımda dolaysız bir yeri olmasıyla, koskoca galaksilerden daha önemlidir mesela. Evet, sonsuz evrende gözle görülemeyecek kadar küçük olabilirim, ama hayatıma dokunan konular, mesela birisinin bana verdiği sözü tutup tutmaması, uzak galaksilerde olup bitenlerden çok daha ilgilendiriyor beni.

Elbette önemliyim. Dışarısını bu gözlerden görüyor, bu bedenden duyumsuyorum ve bana dokunan, beni ilgilendiren her şeyi önemsiyorum. Kabul edelim ki dünya bizim etrafımızda dönüyor ve ister insan isterse nesne olsun, bağ kurduğumuz varlıklar her şeyden önce geliyor. Kaldı ki, kendini önemsiz görmenin varacağı yer bunalımdır. Bu yüzden, şu “nasıl da küçük, geçici ve değersiziz” nihilizmini bırakmakta yarar var.

20 Ekim 2018 Cumartesi

Türkiye'de Felsefe

Biraz ukalalık edeyim. Türkiye’de edebiyat iyi ama felsefe kötü. Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak adlı romanı şu ana dek okuduğum en iyi kitap olabilir mesela. Düşünce içerikli kitaplara yöneldiğinizde ise hayal kırıklığına uğruyorsunuz. Hep çeviri okumayayım, kendi ülkemdeki düşünsel üretime de temas edeyim diye kimi şöhretlerin kitaplarını alıyor, bittikten sonra bana ne kattı diye soruyorum kendi kendime ve yanıtım çoğunlukla "eh, güzel bir Türkçe kullanımı belki; ama düşünsel bakımdan kayda değer bir şey yok" şeklinde oluyor.

Cemil Meriç, Celal Şengör, İsmet Özel ve Sabahattin Eyüboğlu okudum son zamanlarda. Bir kere çok kolay okunuyorlar; ama çok kolay okunmalarında derinlikli olmamalarının da payı var. Birisi süslü ifadelerle oksidentalizm ve Osmanlı nostaljisi yapıyor, diğeri gelmiş geçmiş en büyük filozof olarak Popper’i gösterip geriye kalan ne varsa çöp ilan ediyor, bir diğeri kendince bir İslam ideali kurmuş, şiirle taraftar arar ve kendisini eleştiren herkesi azarlarken, sonuncusu, kafasında kurduğu Anadolu ütopyasına sarılmış, gerçekleri eğip bükerek zorla o şemaya oturtmaya çalışıyor. Meriç ve Şengör’ün bilgi birikimine, Özel’in şairliğine ve Eyüboğlu’nun çevirmenliğine bir sözüm yok ama bu insanlarda felsefî bir yön göremedim. Belki Özel’in Heidegger’den mülhem kimi cümleleri, o kadar.

Anlaşılan o ki artık daha da seçerek okuyacağım. İyi ki bu zamana kadar çeviri eserlere ağırlık vermiş ya da doğrudan doğruya İngilizce metinleri okumuşum. Nermi Uygur’un bir kitabını almıştım da... I-ıh. Amanın, şimdi aklıma geldi. Cündioğlu’nun üç kitabını okumuştum. Daha da almam; zira üç-beş ansiklopedik malumat ve kimi film önerileri dışında bana hiçbir şey katmadı. Türkiye’de düşünsel derinlik değil tarafgirlik söz konusu. Yukarıda saydığım -ve saymadığım- yazarlara dair olumsuz bir görüş beyan ettiğin vakit onu seven birisi çıkıp kızıyor. Seviyor çünkü onu. Düşüncelerinden ilham aldığından değil, kendi tercihlerini onayladığından, kendi kampından bir yazar olduğundan derhal savunmaya geçiyor.

Açar Badiou, Girard veya Sloterdijk okurum daha iyi. Girard okuyorum bugünlerde mesela. Toplumlardaki kurban ritüelini, günah keçisi kavramını, insanların nasıl birleşip toplum olduklarını ve çatışmaya düştüklerini anlamama yardımcı oluyor. Kavram inşası zor zanaat. Adamlar ciddi ciddi tüm ömrünü adıyor bu işlere.

Bugünün dünyasını anlamak istiyorsak dışarıya muhtaç olduğumuzu düşünüyorum. Yine de “tertemiz bir Türkçe kullanmış”, "çok rahat okunuyor" gibi biçimsel değerlendirmelerin ötesinde bir şeyler diyebileceğimiz, bize gerçekten bir şeyler katacak ve bizi sarsacak düşünürlerimizin artmasını umuyorum. Pek şöhret olmasalar da Ulus Baker gibi kişiler de var.

Türkiye'de ilgiyle takip ettiklerimden en sevdiklerimse teorik kitapların çevirmenleri. Yabancı literatürü takip eder, kendilerini sürekli geliştirir ve müthiş bir sabırla, yok pahasına çalışırlar.

Hakları ödenmez. İyi ki varlar.