7 Ekim 2019 Pazartesi

Wittgenstein'ın İkinci Dönemi ve Dil Oyunları

Wittgenstein’ın ikinci döneminde geliştirdiği dil oyunları kuramına basitçe girelim: Bir futbol maçı izlediğinizi veya oynadığınızı düşünün. Futbolun koşul ve kurallarını, saha çizgilerini, taçı, ofsaytı, onbir kişilik takımlarla oynandığını ve topu ellemenin yasak olduğunu bilmeyen birisi için maç bir anlam ifade etmez. Oynayanlar belirli kuralları bilip uygular. Bu bir dil oyunudur. Oyuna ancak oyunun normlarını bilen ve kabul edenler dahil olabilir.

Herhangi bir dil oyununa dahil olan kişiler bir topluluk meydana getirir. Ortak normlar paylaşan bir topluluk. Dil oyunu oyundan ve spordan ibaret değil: Her toplulukta yerleşik dil oyunları vardır. Dinler de böyledir: İnananların paylaştıkları normlar, önkabuller ve ritüeller, inanmayan için, onların anlam dünyasını paylaşmadığından ötürü anlamsızdır. Bilim de bundan payını alır. Bilim Batı'da ortaya çıkmış, tarihsel ve toplumsal bir bağlamı haiz, belirli bir kültüre özgü bir dil oyunudur. Kültürler üstü (evrensel) değildir. Bkz. Feyerabend, Rorty ve kimi postmodernistler.

Belirli oyunlar yalnızca o oyuna dahil olanlar için anlam ifade ediyorsa, bunu açalım, bir topluluk için hakikatin o topluluğa özgü, o topluluk içre olduğu söylenebilir. Sorun burada başlıyor: Bir anlam dünyasına mensup olduğuma, ait olduğum topluluğun/toplumun anlam dünyasını paylaştığıma, başkaları ise başka anlam dünyalarına ait olduğuna göre, nasıl ki futbolu bilmeyen kişi bir maça baktığında hiçbir şey anlamazsa, benden farklı olan anlam dünyalarını da anlamam mümkün değildir. 
Feyerabend’in farklı bilimsel kuramları karşılaştırmanın mümkün olmadığını savunmasında, Rorty’nin bakışaçılarını aşan, nesnel, tarafsız, yukarıdan bakan bir bakışın olmadığını, bakışaçılarından bağımsız bir gerçekliğin olmadığını savunmasında olduğu gibi, bu tutum bizi karşılaştırılamazlığa, dolayısıyla tartışmanın imkansızlığına götürür. Bir Uzakdoğu ülkesinde yaşanan kötü bir olayı eleştiremezsin. Elinde kültürler üstü değer yargıları yok ki? İnsana ilişkin bir öz tanımlamak çoğul hakikatleri aşma iddiasıdır ve böyle bir şey -onlara göre- mümkün değildir. Dolayısıyla, farklı kültürleri yargılayamayız; çünkü onları anlayamayız. Sana zulüm, eşitsizlik, özgür-olmama gibi görünen şeyler, kendi bağlamında, oradaki topluluğun normlarında olağan şeylerdir.

Buradan göreciliğe varılır. Tebliğ süreci sona erer. "Ben sosyalizmin/liberalizmin/(veya başka bir ideoloji) insanlık için daha iyi olduğuna inanıyorum" diyemezsin. Bakışaçından (ait olduğun dil oyunu/anlam dünyasından) sıyrılman, onu aşman imkânsız olduğu için insana dair genel, tüm insanları, başka toplum ve toplulukları da ilgilendiren tek söz edemezsin. Buradan ya sessizlik çıkar ya da kavga-dövüş.

Bu göreci yaklaşımları sorunlu buluyorum. Bakışaçılarını yadsıyan sert bir gerçekçilik değil; ama gerçekçilik gerekli: Bakışaçılarını yadsımayan ama gerçekliği bakışaçılarına da indirgemeyen, onların bağlı bulunduğu bir dış gerçeklikte temellenen bir anlayış.

6 Ekim 2019 Pazar

Türkçe ve Kutadgu Bilig

Daha vakit var ama Türkçeyi aradan çıkartmanın iyi olacağı düşüncesiyle akşamları çalışıyorum. Tabi iş yurtdışı öğretmenlik sınavından çıktı; zira çalışırken uyanan meraklarım beni fazlasına yöneltiyor. Eski Türkçe metinler çok hoş. “Gönül” sözcüğünün “aşk” gibi yabancı kökenli olduğunu sanıyordum. Oysa Türkçeymiş: "Üdiğ mini komıttı / Sakınç manga yamıttı / KÖNGLÜM angar emitti / Yüzüm mening sargarur." Ayrıca "dert" için "sakınç" (sakınılası şey?) denmesi ne kadar güzel. “Gömlek” sözcüğü de “gönül” ile aynı kökten geliyormuş. Belki “göğüs” de öyledir.

İlginç bir başka bilgi, genellikle Hıristiyan çileciliğinde rastladığım tarzda bir inziva örneği: Bilen bilir, ben bilmiyordum, Hoca Ahmet Yesevî, Hz. Muhammet'in öldüğü yaş olan altmış üç yaşına geldiğinde, belki yeterince yaşadığı, belki de dünya işleriyle uğraşmanın anlamsızlığı düşüncesiyle, dergâhının altına bir hücre yaptırıp on yıl boyunca orada yaşamış. Hücresi toprak seviyesinin altındaymış. Bir nevi mezar. Ölene dek vaktinin çoğunu orada ibadetle geçirmiş.

Eski Türk edebiyatı ve Karahanlılar derken Yusuf Has Hacip’e merak sardım. Kutadgu Bilig’den seçmelerin olduğu bir kitap vardı bende. Onu okudum. "Katıglan yangılma könilik yolın / Yigitlik yava kılma asgın alın" (Gayret et, doğruluk yolundan şaşma / Gençliği harap etme, ondan yararlan.) Kitabı bayıla bayıla okudum. Kitabın tam metnini Kabalcı basmış. İçine bakmadım ama 1.200 sayfa kadar olduğuna göre muhtemelen hem orijinal hâli hem de günümüz Türkçesine uyarlanmış hâli bir aradadır. 286 lira olduğunu görünce almaktan vazgeçtim.

Kutadgu Bilig’i bir nebze Cicero’nun Yaşlılık Üzerine’sine benzettim. İki kitapta da yazarın niyetinin hükümdara danışman olarak atanmak olduğu seziliyor. Kutadgu Bilig’i, daha doğrusu elimdeki seçmeleri okurken felsefî zayıflığı ister istemez dikkatimi çekti. Kitaptan, Batı felsefesindeki gibi her düşüncenin temellendirilmesini beklememek gerekiyor. Örneğin Ay-Toldı (vezir), hükümdarı mutluluğun geçici olduğuna ikna etmek için top ve ay benzetmeleri yapıyor. Bir topun üzerine oturduğumuzda sabit duramayız ya, mutluluk da öyle sabit değilmiş. Ayın hâlleri vardır, bir büyür bir küçülür ya, mutluluk/saadet de öyleymiş. Bu “argümanları” çocuksu buldum. Vezir yardımcısınınsa -başka özelliklerinin yanında- orta boylu olması gerektiğini söylüyor mesela. Gerekçe? Yok.

Okuduğum metni beğenmem için her okuduğuma ikna olmam gerekmiyor tabi. Kitabı zevkle okudum. Tam metni de elimin altında dursun isterim. Son olarak, Yusuf Has Hacip de kendi dönemindeki yozlaşmadan yakınıyor: “Ey bilgin, alim kişi! Dünyanın bugünkü durumunu bir gör istersen. Bilgili [kişi] ucuzlamış, değeri azalmış, bir tarafa çekilmiş, yalnız bırakılmış. Akıllı [kişi] dilsiz olmuş, ağzını açmıyor. Güvenebileceğin kimse kalmamış. Vefa yerini cefaya bırakmış. 
Doğru yolda yürüyen kişi nerede?”

29 Eylül 2019 Pazar

İngilizce Kolay mı?

İngilizce Türkler için kolay bir dil değil. Çocukluğumuzdan beri gerek okulda, gerek internette, reklamlarda, gerekse Hollywood sinemasında karşılaştığımız için kolay olduğunu sanıyoruz. Anadili Türkçe olan birisi için İngilizce zor bir dil. Bizde olmayan sesler var: “Those” ve “thoroughly” gibi sözcüklerin sesletimlerinde olanlar gibi. “Diphthong” denen çifte ünlüler var. Türkçede “tren” dersin. Dümdüzdür: Ti-ren. İngilizcesindeyse “treyy[ı]n” diye okurken bir yuvarlama söz konusudur. “Claim” sözcüğünde olduğu gibi, iki ünlünün yuvarlanarak birleşmesi sıkça gerçekleşir. Bunlar Türkçeye ters işler.

Kaldı ki, Hint-Avrupa değil de Altay dillerine mensup olduğumuz için sözdizimi, biçimbilgisi ve sesletim bakımından, yani her bakımdan Türkçe ve İngilizce birbirine olabilecek en uzak diller. Türkçede “dışarı çıktım” dersin. Başına “ben” koymana gerek yoktur. Koşaç (to be) yükleme eklenir: “çıkt-ım”, “çıkt-ık”, “çıktı-lar” vs. İngilizcede böyle bir şey yok.

Türkçede uzatmalı ünlü de yoktur. Tabiri caizse takır tukur bir dildir Türkçe. “Dı-şa-rı-çık-tım”: Tüm heceler eşit uzunlukta okunur. Türkçede uzatılan ünlülerin olduğu sözcüklere rastlarsanız bilin ki Arapça kökenlidir. Nisa, Kübra gibi kız isimlerinde uzatılan ikinci hecede olduğu gibi. “Adap” ve “tamir” sözcüklerindeki ilk hecenin uzatılması gibi. Bunlar Arapça sözcükler. “Kapıyı onarmayı unutma!” gibi Türkçe bir cümlede uzatma olmaz.

Takır tukur bir dil derken kötü anlamda söylemiyorum. Japonca bu bakımdan bizimle neredeyse aynı. Muhtemelen büyük ve küçük ünlü uyumları Türkçe ve Japoncada aynı. Uzatma, yuvarlama ve İngilizcedeki tuhaf sesler olmadığı için Japonca sözleri kolayca taklit edersiniz: “Harakiri”, “kamikaze”, “arigato”, “origami” gibi nice sözcüğü ilk duyduğunuzda öğrenir, telaffuz ederken zorlanmazsınız. Japonca bizim için kolay bir dildir, ancak gündelik yaşamımızda olmadığı için zor görünür. Korece de nispeten öyle. Oysa Çince bambaşkadır. Ne teşekkür ederken çıkarttıkları “ş” sesi bizimkine benzer ne de evet derken çıkarttıkları nefesle karışık “h” sesi. Çincenin Japoncayla bir ilgisi yok.

Bir Alman, Danimarkalı, Norveçli, İsveçli veya Hollandalı için İngilizce çok kolaydır çünkü bunlar yakın akraba. “Ich habe ein buch” = “I have a book.” Sözdizimi aynı, biçimbilgisi aynı, sesletim çok yakın. Öğrenirken dilbilgisine neredeyse ihtiyaçları yok. Ama bizim var. Yok deniyor; inanmayın. Çünkü dilimizin yapısının İngilizceyle hiçbir ortaklığı yok.

Fransızcayı başlangıç düzeyinde biliyorum. İnanın, Türkler için Fransızcayı anlamak İngilizceden çok daha kolay. Sözcükleri ve sözceleri kolaylıkla ayırt edebilir kulağınız. Vurgular daha anlaşılırdır. Fransızca bilmesen bile, konuşanları duyduğunda tane tane konuşuyor izlenimi alırsın. Öte yandan, yazıldığı gibi okunmak bakımından İspanyolca daha kolaydır. İspanyolca bir şarkı açıp önünüze sözlerini koyun. %85 yazıldığı gibi okunur.

Diller güzel şeyler.

22 Eylül 2019 Pazar

Neslican Tay'ın Ardından

“Her ölüm erken ölümdür” sözüne katılmıyorum. Erken ölümler daha acı. 90 yaşında ölen biri yaşamış gene, 20’lerinde ölenle bir değil. Neslican Tay dün gece öldü. Kanserle mücadele ettiğini biliyordum. Üzülmekle yetinmeyip bazı şeyleri konuşmak lazım.

Kanserle mücadelesinde kendisi için “dikkat çekmek istiyor” diyenler oldu. Ben bunu geçersiz bir eleştiri olarak görüyorum. Eleştiri değil yani. Boş laf. Herkes dikkat çekmek ister. Bir şekilde odak noktası olmak, ama güzelliğiyle, ama başarısıyla, ama çalışkanlığıyla veya başka özellikleriyle dikkat çekmek ister. Dikkat çekmek illa sahnede olmak değildir. Mütevazısındır, göz önünde değilsindir ama başka özelliklerin konuşulsun istersin. Ben de dikkat çekmek isterim. Facebook’ta, Twitter’da yüzbinlerce takipçim olsa keşke. Arasıra yazdıklarım daha fazla insana ulaşsa. Keşke kitaplarım yüzlerce değil de yüzbinlerce satsa. Hem de nasıl isterim. Dikkat çekmek istemesem şu an okuduğunuz satırları evde günlüğüme yazar, kendime saklardım. Ama başkaları okusun istiyorum. Evet, beğeni aldıkça yazasım geliyor. Schopenhauer, öğrencilerin çoğu Hegel’in derslerine gidince üzülür, onları kendi dersine çekmeye çalışırmış. Uzatmayayım, “dikkat çekmek istiyor” muhabbeti bomboş iş.

Hayır, bir de işi çirkin bir şekilde ifade etme sorunu var. “Neslican prim kasıyor ya” diyen mi dersin, “şu kız da kanserin ekmeğini iyi yedi ha” diyen mi? Yahu ne ekmek yemesi? Kız can çekişerek öldü. Bir bacağını kestiler. Ne priminden bahsediyorsun? Ölüyor zaten adım adım ve öleceğini biliyor, buna rağmen kendince pozitif kalmaya çalışıyor, çıkmış oradan bik-bik konuşuyorsun. İşyerinde bir olaydan ötürü yıkılacak, evde ya da dışarıda bir arkadaşının dediği en ufak bir sözden incinecek, kırılacak, depresyona girecek tipler, incir çekirdeğini doldurmayacak şeyleri dert edecek zayıf karakterli kişilikler çıkmış, can çekişen birine “kanserin ekmeğini yedi” diyor. Hadi oradan be! Sen kanser olsan o kadar güçlü olabilecek miydin acaba? Kimselere anlatmadan durabilecek miydin? Gündemin o olmayacak mıydı sanki?

Neslican’ın yaşama azmini eleştiren de oldu. İnsanlar neden yaşamakta bu kadar ısrarcıymış, bu küçültücü değil miymiş filan. E abi çok meraklıysan git intihar et madem. Neden yaşamak istemeyecek mişiz? Yaşayış ve giyim tarzı nedeniyle cennete gidemeyeceğini söyleyen trollere söyleyecek lafım yok zaten de, o söylemleri beğenenlere diyeceğim, sizinle aynı mekânda olmaktan zaten esef duyardı, bu onun için en büyük ceza olurdu, emin olun.

Ben bu kızı, pek tanımasam da, gördüğüm an şöyle düşündüm: Bu kız güzel. Yüzü güzel, boyu posu kilosu yerinde, üstelik özgüvenli ve pozitif. Eh, böyle insanlar kıskanılır. Ayrıca dikkat çekmek için kansere ihtiyacı da yoktu emin olun. Zaten dikkatleri üzerine çekebilecek birisiydi. Bu yüzden kıskandılar muhtemelen. Hastalığından bahsetmesinden rahatsız oldular ve “bir sen misin kanserle mücadele eden?” diye üzerine vardılar.

İyi ki yaşadın #neslicantay

12 Eylül 2019 Perşembe

Erkeği Yetiştiren Kadın mı?

“Bir erkeği eğitirseniz, bir erkeği eğitmiş olursunuz. Ama bir kadını eğitirseniz, bir nesli eğitmiş olursunuz. Çünkü erkeği yetiştiren de kadındır.” Hadi canım! “Eğitmek” ile kastedilen üzerinde mutabık kalınmasının zorluğu bir yana, kadına -ve daha doğrusu annelere- burada biçilen rol son derece abartılı.

Neyse ki son zamanlarda bir uyanış yaşanıyor: “Çocuğu yetiştiren bir tek annesi değildir” saptaması yaygınlık kazandı. Çocuk ilk fiziksel temaslarını, ilk izlenimlerini ve öğrendiklerini anneden, babadan ve yakın çevresinden edinir muhakkak. Ailenin ve annenin rolü burada göz ardı edilemez. Gelgelelim çocuk toplum içinde yetişir. Annenin çocuğu, sanki çocuk dünyadan kopuk, yalıtılmış bir varlıkmış gibi, boş bir levha, yoğrulmayı bekleyen bir hamurmuş gibi sıfırdan, dilediğince şekillendireceğine dair inanç büyük bir yanılgı. Annelere yüklenen bu olağanüstü misyon, çocuklarını diledikleri gibi yetiştiremediklerinde, çocuk beklenen davranışları sergilemediği, arzu edilen tutum ve tercihleri kazanmadığında onları düş kırıklığına da uğratıyor. O kadar kitaplar aldım diyor kadın, çocuk yetiştirmek üzerine, "o kadar özenli davrandım, niye böyle oldu ki?" Anne sanıyor ki bu sırf onun beceriksizliği. Oysa annelerin çocuğun karakterinin gelişmesinde mutlak bir hükmü yok. 

“Bir kadını eğitirsen bir nesli eğitirsin” vecizesinde kadınlara düzülen methiye esasen bir aldatmaca. Bir kere “eğitim” ile bilerek ya da bilmeyerek yenilenme, toplumun ileriye gitmesi, düzelmesi, çağdaşlaşması vs. anlaşılıyor. “Eğitim” hep cehaletin karşıtı olarak kurgulanır. Öte yandan nesilleri eğitme görevini kadına yükleyerek aslında tam da geleneksel, yerleşik yapıyı sürdürmüş oluyorsun. 

Annelere böylesine methiyeler düzmek, “yeni nesil sizlerin eseri olacaktır” minvalinde sözlerle onların gururlarını okşamak ilk anda cazip gelebilir. Bir an için kadın olduğumu düşünüyorum, bunları duysam hoşuma gider, bir an için kendimi güçlü duyardım herhalde. Ancak bu sözde methiyeler, her şeyi tek bir nedene, tek bir kökene bağlama alışkanlığındaki, karmaşık bir ağ olan toplumsal ilişkileri basite indirgeme alışkanlığındaki toplumumuzun, “katilleri yetiştirenler de sizsiniz!” diyerek kadınları suçlamasına da yarıyor.

Bu yüzden, evet, annelik önemlidir; ama ona mutlak bir güç atfetmek abartılı bir tutum. Çocuk yakın ve uzak çevresinin ve içine doğduğu toplumsal kültürün etkilerinden soyutlanamaz. Tüm bu etkiler yokmuş gibi, toplumun iyiye götürülmesini sırf annelerden beklemek ve iyi veya kötü tüm sonuçları onlara bağlamak yanıltıcı olur.