8 Ağustos 2018 Çarşamba

Güç Mücadelesi ve Venezuella


Persler, Romalılar, Bizans, Moğollar, Osmanlı vs. Mücadele hiç bitmedi. Bugünkü dünya düzeninin II. Dünya Savaşı’nın ertesinde, 1948’te kurulduğu söylenebilir. Müttefikler galip gelmiş, İsrail kurulmuş, yeni dünya düzeninin simgelerinden Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi kabul edilmiş, ulus devletlerin sınırlarının çizilmesi büyük ölçüde tamamlanmıştı. Dünya’ya Birleşik Krallık-ABD-İsrail öncülüğündeki blok egemendi artık.

II. Dünya Savaşı’nda Almanları ve Japonları zorla kendi taraflarına kattılar. Almanya yerle bir edildi. Japonya’ya atom bombaları atıldı. Almanlar teslim oldu. İmzalar atıldıysa iş bitmiştir. Gelgelelim, yalnızca İwo Jima ve Okinawa’da yüz elli bin askerini kaybetmiş olan ABD, Japonların asla teslim olmayacağını biliyordu. Japon kültüründe vardır: Ölümüne savaşırlar. Ülkesini işgal de etsen, cephaneliği de tükense, bıçakla üstüne atlar, bir kişi bir kişidir diyerek ölene kadar mücadelesine devam eder.

Buna rağmen egemen bloğun vazgeçmeyeceği o kadar belliydi ki o atom bombalarını kullanma cüretini gösterdiler. Tarihi her zaman kazananlar yazdığı için Yahudi Soykırımı üzerine onlarca kitap yazıldı. Bir sürü film çekildi. Bu olay sürekli hatırlatıldı. Yaşanmış bir şey elbette; ama sanırsın insanlık tarihinde başka acı yok. Bugünün galiplerinin yaptıkları hiçbir zaman bu denli çok vurgulanmadı. Muzaffer bloğun karşısında en uzun süre dayanan ülke SSCB idi. O da ekonomik mağlubiyetle tarih sahnesinden silindi. Hemen ardından Yugoslavya’yı bitirdiler. Kosova’ya giden bir arkadaşım, “ne tuhaf, her yerde ABD bayrağı var” diyordu.

“Bütün bunlar egemen güçlerin oyunları” -öyle zaten. Güçler arasında mücadele varolmaya devam edecek. Bu yüzden mesele güçlenmek. Koskoca Çin bile egemen bloğa apaçık bir şekilde diklenmez, dikkat edin. Henüz yeterince güçlenmediler. Kuzey Kore, arkasında Çin’in örtük desteği olmasa muhtemelen tarih sahnesinden silinmişti. İran en başarılı olanı. İran’ı gezen arkadaşlarımdan duyduğum, adamların neredeyse tam bağımsız ekonomi kurduğu. “Ne alırsan al hepsi İran malı” diyorlar. İran üretimi. Böyle olunca dış etkilere karşı daha dayanıklı oluyorlar tabi; ama yine de zorlanıyorlar.

Henüz güçsüzken fazla iddialı girişimler yapınca Venezuella’yı resmen bitirdiler. Müesses nizama karşı direnebilmek için öncelikle bir alternatif çıkması, o alternatifin sabırla güçlenmesi ve ancak ondan sonra diklenmesi gerekiyor. Zira Almanları ve Japonları zorla, gerektiğinde atom bombasıyla bünyesine katmış, SSCB gibi bir süpergüçle başedebilmiş, film ve müzik endüstrisi olsun, yayınevleri olsun, kültürel hegemonyasını her bakımdan kurmuş bu yapıya karşı, onun dengi olmadan, hiç değilse ekonomik olarak güçlenmeden diklenmek intihar gibi bir şey.

Venezuella’da olanlar, hafif siklet bir boksörün ağır siklete karşı dövüşüne benziyor. Onurlu bir mücadele belki; ama öncelikle iyi beslenip, sabırla kendini geliştirmesi gerekiyordu. Aksi hâlde her seferinde vurup deviriyorlar.

1 Ağustos 2018 Çarşamba

Bir Kayıtsızlık Eleştirisi

Kendisine dokunmayan hiçbir şeye ilgi duymamak, bir şeylere ilgi duyanlar içinse “gereksiz işlerle vakit öldürüyorlar” diye düşünmek sıkıntılı bir tutum. Bence, tam tersine, insana, hayata, dünyaya dair ne varsa her şeye ilgi duymak, mümkün olduğunca dışarısı ile meşgul, dış dünya ile hemhâl olmak, onunla iç içe geçmek gerekir.

Halil Cibran bir yerde “kayıtsızlık ölümün yarısıdır” diyor. Tamamen katılıyorum. Dışarıda olan bitenlere karşı kayıtsız kalmak, başkalarına ve başkalarının ürettiklerine, bir de onların düşüncelerine karşı ilgisiz olmak, giderek azla yetinmeye, beklentileri azaltmaya, böylelikle güzel şeyler başına geldiğinde bile yeterince sevinememeye götürür. “Beklentilerini düşük tutarsan daha mutlu olursun” diye kim demişse, daha depresif, daha acıklı bir ifade daha yoktur herhalde. Neden düşük tutayım beklentilerimi? Hayat öyle renkli ve insanlar öylesine çeşitli fikir ve eserler bırakmış ki geriye, beklentiye girmemek, kayıtsız kalmak, hele hele “ilgi duymuyordum, hiçbir şeye ilgi duymuyordum” filan diyerek, zengin bir iç dünyan da yoksa, depresyona giden yolun taşlarını çoktan döşemişsin demektir.

Her şeyi fuzuli, tüm emekleri beyhude gören kişilerin tutumlarını umursamamak lazım. Her zaman rastlanır: Balıklardan söz açılır. Morina balığı, yayın balığı dersin, “balıkçı mıyım ben?” diye kestirip atar. Çiniden, seramikten bahseder, lale motifinin çoğunlukla boynu bükük resmedilmesine gelir konu mesela, “kafamı gereksiz bilgiyle dolduramam” der. Her şey gereksizdir. Somut bir faydası yahut parasal bir getirisi yoksa, insanlığa dair, hayat dair ne varsa boş iştir. Vakit kaybıdır. Bilmem bu öğrenmeme inadının ve kayıtsızlığın Alzheimer'e de davetiye çıkardığını söylememe gerek var mı?

Descartesçı özne anlayışında temellendiğine inanıyorum bu tutumun. Ben yoksam hiçbir şey yok. Varolan her şeyin bilincine varmak için önce kendi bilincime varmam gerekiyordur: Düşünüyorum, öyleyse varım. Varlığımın kanıtı bendedir. Dışarısı sonra gelir. Böyle düşününce, dışarısına olan ilgin azalır. Daha da kötüsü, dışarısı ile içerisi, nesne ile özne ayrımının yapay bir ayrım olduğu, varolan her şeyin şeyler-içinde-bir-şey olduğu, tüm tekilliklerin çetrefil bir ağ içerisinde birbirine bağlı olduğu gerçeği kafadan silinir. Ben vardır. O ben’e göre düzenlenmelidir her şey. Bu kafayla, çıkarına hizmet etmeyen herhangi bir merak geliştirmen zordur. Doğaya da sömürülecek bir nesne gözüyle bakarsın -dahil olduğun bir ağ olarak değil.

Bence her şeye ilgi duymak, hiçbir şeye kayıtsız kalmamak lazım. Tutkuyla bütünleşmeli dünya ile. Hatta, bizi hiç ilgilendirmeyen konularda görüş beyan etmemiz lazım. Zira sorunun tarafları, durumun içindeki kişiler, illa ki çıkarlarıyla örtüşen görüşleri savunacakları için, herhangi bir çıkarı olmayan, olaya dışarıdan bakan, dolayısıyla mesafe koyabilen kişilerin görüşlerinin gerçeğe daha yakın olması muhtemeldir.

Ne demişti Terentius: Ben bir insanım ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.

29 Temmuz 2018 Pazar

Yunanistan Yangını - Temmuz 2018

Yunanistan’daki yangına sevindiği iddia edilen kişilere tepki yağıyor. Nereye baksam, “böyle insanlık olmaz olsun!” tepkileri. Ortada bir tepki var ama tepki verilenler ortalıkta yok. Tepkiyi tepki nesnesinden fazla görüyorum diyeceğim de, hatta tepki nesnesini hiç görmüyorum desem yeridir. Durumu abartıyor olabilir miyiz? Twitter’da ne idüğü belirsiz birkaç anonim hesap hepimizi trollemiş olabilir mi? Yani, sonuçta komşu ülkedeki orman yangınına, ağaçların kül olmasına, masum insanların, sincapların filan feci şekilde can vermesine sevinen kişi ya ortalığı karıştırma hevesindedir ya da apaçık bir şekilde ruh hastasıdır. Her halükârda, böyle insanların sayısı oldukça düşüktür ama bizler, “biz ne zaman bu hâle geldik?” sorularıyla, “insanlık ölmüş”, “vicdanın yerinde yeller esiyor” yakınmaları ve “acının dili, dini, ırkı olmaz” gibi veciz sözlerle, olmayan bir muhatabı ciddiye alıyor, en azından 3-5 ruh hastasının tutumunu milyonlara atfederek durduk yere kendimizi üzüyor da olabiliriz.

Dünya’nın neresinde olursa olsun, orman yangınına sevinebilecek birilerini tasavvur etmek zor. Düşman ülke olsun isterse. Orman bu yahu. Tarafsız. Bunun hepimiz farkındayız zaten. Yalnız, Twitter’dan veya bir haber sitesine yapılmış yorumlardan ekran görüntüsü alıp tepki vermek, kendimizi avutmanın bir yolu da olabilir. “Komşudaki yangına sevinecek denli kötü kalpli yaratıklar” diye bir küme tanımlayıp, buna gerçeklerle örtüşmeyecek denli büyük sayıda insanı dahil edip, kendimizi otomatikman karşı tarafa, yani iyiler kümesine yerleştiriyor, böylelikle kendimizi ahlâken üstün bir konuma koyuyor da olabiliriz.

Sizi bilmem ama şahsen, sosyalistinden Kemalistine, İmam-hatiplisinden aşırı milliyetçisine, öğrencisinden emeklisine varasıya her çeşit insanın olduğu ve bin kişiyi geçmiş arkadaş listemde bir Allah’ın kulunun bile “iyi oldu sana Yunanistan, iyi ki yandı ormanların!” tarzı sözler ettiğine denk gelmedim. Amacım, toplumumuzun tamamının melek gibi insanlardan müteşekkil olduğunu savunmak değil elbette; ama bu seferki tepkinin bilinçli olarak oluşturulduğunu ve körüklendiğini düşünüyorum.

21 Temmuz 2018 Cumartesi

İnsanımız Sinirli

Dün bankamatiğe yedi yüz lira yatıracaktım. Paraları koydum. Dört yüz lirayı aldı. Üç yüzü geri verdi. Başka bir işleminiz var mı? Evet. Bir kez daha denedim. O an arkamdan öyle bir “of!” sesi yükseldi ki şu karşıki dağlar yıkılır. İkinci denemede makine kalan paraları da aldı. Toplasanız iki dakika sürmüştür. Kartımı alıp çekilirken arkamdaki genç kadın sinirli bir tonla “yarım saat daha uğraşsaydınız!” dedi. İlkinde makinenin paraların bir kısmını tanımadığını, ikinci denemede tanıdığını söyledim. Birden fazla işlem yapma hakkım yok mu? “VaaaAAAaar!” dedi. “O zaman niye laf sokuyorsunuz?” dedim. Cevap vermeyince uzatmadım.

İstisna olarak kalsa anlatmaya bile değmeyecek kadar önemsiz bir olay. Yalnız istisna olmadığını, sinirlilik hâlinin bir kurala dönüştüğünü gözlemliyorum. İnsanımızda müthiş bir sinir var. Sık sık duyuyorum: “Sinir katsayım artıyor!” gibi laflar. Katsayısı... Cinnet getirenler, arbedeler, kendini kaybedenler. Bir dakika için en medenî görünümlü birisi bile hiç tanımadığı birisine sinirlenip laf sokabiliyorsa, bir başkası doktorun kafasında parke taşı da kırar, trafikte silah da çeker, sokağa çöp attı diye uyardığında bıçakla da kovalar. Olur yani.

Şimdi “ama öyle deme, bu ülke bize emanet, sorumluluk almalı, insanları doğruya sevk etmeliyiz" diyebilirsiniz de, şahsen, sorun kendimden kaynaklanmıyorsa düzeltmeye uğraşmıyorum. Trafik kurallarına uyalım, uymayanları uyaralım -yok vallahi. Kurallara uyarım ama uymayanları uyarmam. İnsanların sağı solu belli değil. Nasıl tepki verecekleri öngörülemiyor. Fırlat abi çöpü arabanın camından dışarı. Sıkıntı yok. Hadi çocuk olsaydın neyse; ama yetişkinsin. Yetişkin insanı kim düzeltebilmiş ki? İstediğin kadar dikkat et üslubuna, uyaran, uyardığı için hadsiz olarak görülüyor besbelli. Onun için karışmam. Sporda küfür ve şiddet sorunu var yıllardır. Ne oldu? Hiçbir şey düzelmedi. Düzelmez. Herkes kendini düzeltsin. Başkası tarafından uyarılınca, bu başkası ister sıradan bir yurttaş, isterse bir kamu spotu olsun, insanlar gurur yapıyor olsa gerek. "Sen kimsin?" meselesi. Söylenenin doğru ya da yanlış olmasına değil, başkası tarafından söylenmiş olmasına bakılıyor yani.

Kendim doğru olayım. Yapabileceğim budur. Belki model olur. Başkası doğru olsun diye uğraşmak nafile bir çaba. Bu yüzden, sorun benden kaynaklıysa çözmeye çalışıyorum. Benden kaynaklı değilse sorundan uzaklaşmayı tercih ediyorum. Çocuğum olsaydı, kendisini doğrudan ilgilendirmeyen durumlara müdahil olmamasını öğütlerdim. Haklı olduğuna inandığı için şiddete de hakkı olduğuna inanan insanların sayısı giderek artarken, üzülmek istemiyorsan, doğrudan temaslardan, kamusal karşılaşmalardan kaçınmak, kafanda çizdiğin ideale göre gerçekliği şekillendirme arzusundan vazgeçmek gerekiyor.

20 Temmuz 2018 Cuma

Bedelli Askerlik Üzerine

Bu işin nihaî çözümü profesyonel ordu gerçi ama ona girmeyelim şimdi. Ben bedelli askerliğe karşıyım. Anti-militaristlerin ve vicdanî retçilerin tutumunu bir kenara koyarsak görünen şu: Ülkesini sevdiğini iddia eden, hepimizden çok vatan-millet vurgusu yapan kişiler de, askere gitmeyi açıkça istemediğini, emir-komuta zincirine dahil olmak istemediğini dillendirenler de bedelliden yararlanmak istiyor. "Bedelli çıksa da askere gitmesem" diye düşünenler tek bir kesim değil yani.

Ben askere gittim. Geçen sene de yazmıştım bunu galiba. Evet, en çok da silah bakımını severdim. AK-47’lerimizi her Cuma parçalarına ayırır, temizler, yağlar ve toplardık. İnşaat işinden bıkmıştım yalnız. İşi dalgaya vuruyordum artık: "Bu da bir altın bilezik", diyordum, belediyeye başvursam işe alırlar -hiç değilse parke dönüşor, harç karıyor, moloz taşıyorum.

İşin esprisi bir yana, güzel anılarım da oldu. Aynı koğuşta, Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş, bambaşka eğitim düzeylerinden, bambaşka aile yapılarından gelmiş kişilerle bir arada kaldım. Zengin-yoksul, şuralı veya buralı fark etmiyordu: Aynı tabildottan aynı yemeği yiyor, aynı saatte kalkıyor, sırayla nöbet tutuyor, mıntıka temizliği yapıyorduk. Eşitlikse eşitlik. Bir nevi izci kampıydı benim için. Herkesin oflayıp puflayarak yaptığı sabah sporu benim en sevdiğim etkinlikti. Üstelik, inanın, çok disiplinli bir yere düşmüştüm. Cep telefonu bulundurmaktan askerî hapishaneye düşen vardı bizim koğuşta. Dokuz sene oldu. Telefon artık serbest galiba.

Şimdi, eminim, bedelli çıktığı için sevinen birçok kişi vardır arkadaş listemde. Gerek kendisi gerekse oğlu için. Yine de görüşümü ortaya koyayım: Ben bedelliye karşıyım. Birincisi, hayatın sana getirdiği her deneyimi kucaklamak, zorluklardan kaçmamak ve yaşantılarının sana katacaklarını göz önünde bulundurmak gerekir. Twitter’da “arkadaşlar ciddiyim. Askerde her gün duş alabiliyor muyuz?” diye soranlar var. Bu kadar da rahatına düşkünlük bana tuhaf geliyor. Jean-Paul Sartre geliyor aklıma. Dünya çapında bir entelektüel, bir filozof. Adam askerde düşmana esir düşmüştü. Bizimkiler “duş alabiliyo’z mu?” diye soruyor, yirmi sekiz gün nasıl geçecek diye hesap ediyor.

İyi ki askere gitmişim. Sırf askerden muaf tutulmak için para ödemek benim tercihim olmaz. Aldım valizimi gittim. Zaten yirmi sekiz gün dayanan adam altı ay da dayanır. Ayrıca ekmek elden, su gölden.

Lafa gelince “hayatın getirdiği ne varsa kucaklamak, her farklı deneyimi yaşamak istiyorum” denir. Sanırım bununla kastedilen aşık olmak, kampta, çadırda kalmak, seyahat etmek, değişik lezzetler denemek filan. O farklı deneyim askerlik olunca kimse almak istemiyor.