6 Aralık 2017 Çarşamba

Vazgeç O Zaman

Reklamlarda ara ara nasıl da hoşgörülü, konuksever, canayakın, içten ve güvenilir insanlar olduğumuza vurgu yapılıyor. En sık duyduğum ifadelerden birisi ise “bizi biz yapan değerler.” Görünüşe göre Dünya’nın en erdemli insanlarıyız. Bir tanesinde “hadi git o zaman”, “bırak da git bakalım bu güzel ülkeyi” gibi sözler dönüyordu -fırça atar gibi. Beklenti o kadar düşmüş olacak ki, en sonunda güneşten, çiçekten, böcekten, yani Türkiye’ye özgü olmayan, zaten her yerde olan şeylerden söz ediliyor. Nasıl da bırakıp gidebilirmişsin rüzgarı filan. Nankör seni.

İnsanlar bir şeylerden rahatsız olsa ancak homurdanmakla yetiniyor. Belki kendi gettolarından birkaç kişiyle, bir köşede oturup birbirlerine dert yanıyorlar. Ama çözüm olmuyor. Görüntüye baksan sanırsın demokrasi şenliği. Sanırsın herkes gönüllü, katılımcı ve işbirliğine yatkın. Bir yazı geliyor. Tüm öğretmenlerin şurada şurada yapılacak konuşmaya katılması zorunlu tutuluyor mesela. Hem de ders saatinde. Veya bir başka yerde temel atma töreni. Her okulun beş öğretmen ve elli öğrenci göndermesi gerekmektedir gibi ifadeler. E dersler boş geçiyor ama? Sınav haftası? Sıkıntı değil. Maksat fotoğraf kalabalık görünsün. Sonrasında halkımızın “yoğun ilgisine” teşekkür ediliyor. Acaba katılımın zorunlu tutulduğu bu yoğun ilgiler bir tek bizim ülkemize mi özgü diye düşünüyor insan. Dikkat ederseniz, zaman içerisinde ifade özgürlüğünden suspus olmaya vardık; çünkü bu tip serzenişlerinden ardından hemen "beğenmiyorsan istifa et!" deniveriyor. Sonuç: Sessizlik.

Aile ve sosyal destek projesi kapsamında hane ziyaretleri yapan bir arkadaş, kimsenin kimseye güvenmediğini gözlemlemiş. “Senin dolandırıcı olmadığını ner’den bileyim?” diye soruyormuş insanlar. Kapıyı hiç açmıyorlarmış hatta. Herkesin kendi dar çevresi var ve çemberin dışında kalan koca bir kitle potansiyel tehdit olarak görülüyor. Türkiye’de özel sektörde çalışan bir yabancıdan duymuştum. Hani şu “expat” dediklerinden. Arkadaş ortamından memnun olduğunu, ancak iş ortamındaki güvensizlikten ve kişilerin birbirinin açığını aramasından yıldığını söylemişti. Bizdeki “babana bile güvenmeyeceksin” lafının anlamını zamanla idrak ettiğini eklemişti bir de. Ne acı. Sen Türkiye’ye gel, önce burayı sev, sonra iş hayatına gir ve kısa zamanda güvensizlik üzerine deyimlerimizi öğren... Bizdeki bu güvensizlik sorunu hep vardı belki; ama artık paranoya düzeyine vardığını hissediyorum.

Trafikte kırmızı ışık yandığında araçların duracağına olan güvenimden ötürü ezilmiyorum. Araçlarsa seyir hâlindeyken önlerine yaya fırlamayacağına duydukları güvenden ötürü yollarına devam ediyor. Her ama her durumda, en basit durumlarda bile bu tip önkabullerle iş görüyoruz. Ve karşılıklı güven ne kadar azalırsa, gözetleme-denetleme, zorlama ve yaptırım mekanizmalarına olan ihtiyaç o kadar artıyor. Sonrası sevimsiz, çekilmez bir ortam. 

Sonuçta hayat güneş, rüzgar ve karıncadan ibaret değil.

29 Kasım 2017 Çarşamba

Celal Şengör'ü Seviyorum - "Monarşi En İdeal Yönetim Şeklidir"


Celal Şengör’ü seviyorum. Ortalığı karıştırıp kenara çekilmekte üstüne yok. Sonrasında yaşanan tartışmaları belki yüzünde alaycı bir bakışla kıs kıs gülerek izliyordur; ama söylenenleri umursadığını sanmıyorum. Röportaja atılan başlık “en ideal yönetim şekli monarşidir” şeklinde olsa da, kendisini az çok tanıyan, okuyan veya dinleyen herkes, Celal Hoca’nın gidip de Osmanlı hanedanlığını savunmayacağını kesinkes bilir.

Kendisinin her söylediğinin doğru olduğunu, söyledikleri kulağa yanlış geldiğinde hatayı kendimizde aramamız gerektiğini söylemiyorum. “Celal Hoca hata yapmaz!” diyecek değilim. Ama bu konuda, kendisini az çok tanıyan kişilerin biraz çıkarım ve niyet okuma yapması gerekiyor. Bu adamın “monarşi iyidir” derken Osmanlı nostaljisi yapmayacağı apaçık arkadaşlar. O hâlde ne kastetmiş olabilir? Bence Celal Şengör bir Nietzscheci. Radikal bir aristokrat. Seçkincilikten asla ödün vermiyor. Bir topluma yön veren ve kültür, sanat ve bilim gibi alanlarda ürün ortaya koyan seçkinlerin/aydınların gerekliliğinden dem vuruyor. Bir sohbet esnasında “elitist misiniz?” sorusunu “hem de sapına kadar elitistim!” diye yanıtladığını hatırlıyorum. Kitlesel eğitime, herkesin üniversite okumasına filan da karşıdır Şengör.

Sanırım, “en ideal yönetim biçimi monarşidir“ derken kendisinin ne kastettiğini biliyorum. Her seçkinci gibi demokrasiye dair çekinceleri var. Demokrasi, son tahlilde, kendisini ortadan kaldırabilme olanaklılığını içinde barındırır. Demokrasiyi ortadan kaldırmak isteyen bir partinin kurulduğunu ve seçimi kazandığını düşünelim. Teorik olarak mümkün. Bu yüzden, muhtemelen Celal Hoca’nın kastı, seçimle işbaşına gelip giden kadrolardan bağımsız olarak yönetimi dengeleyen yargı gibi kurumlar ve genel anlamıyla hukuktan başkası değil. 1930’lar Türkiyesi ve Sovyet nomenklaturası (seçkin yöneticiler grubu) gibi seçimle alaşağı edilemeyecek yönetimleri de kastetmiş olabilir belki. Celal Şengör, ayrıntılarda yanılıyor olsam bile şundan eminim ki, monarşi güzellemesiyle asla modern-öncesi hanedanlıkları övmez. Mesele Hocanın son derece elitist olması ve kitleleri manipüle ederek iktidara gelebilecek demagoglara karşı duyduğu güvensizlik.

Duymak istediklerimiz söylensin istiyoruz hep. Farklı bir şey duyunca kızıyoruz hâliyle. Doksan dokuz doğru söylesen bir yanlışta harcanıyorsun. Biraz da mizaç meselesi. Celal Şengör sivrilerek göze batmayı, insanların tepkisini çekmek yoluyla da olsa tüm bakışları üzerinde toplamayı seven birisi ve bu konuda gerçekten başarılı. Yapısı böyle. Değişmez.

Eleştiri: Merhabalar, değerli Tamer abi, Yazılarını, kitaplarını ilgiyle takip ediyorum, katılmadığım daha doğrusu nüans farkı olan bazı yazılar var ancak ennnn katılmadığım ve eleştirdiğim yazı bu olsa gerek. Ben Celal Şengör'ü sevmiyorum. zira Celal Şengör kredisini bu ülkenin emekçilerine, vefakar insanlarına "dışkı"yedirilmesini" savunduğundan beri, bu ülkenin gençlerine "eşkiya, terörist" dediğinden beri tüketti. ben ya da genel anlamda bizler Celal Şengör'ün Osmanlı hanedanlığını savunmayacağını iyi biliriz ancak Sayın Tamer hocam sorarım size Platon'un "aristokratizmi" savunulacak birşey midir? Platon'un "İdeal Devlet teorisi" Celal Şengör'ün fantazilerinde kaldı bana göre ki sizce uygulanabilirliği var mıdır?

Celal Şengör Entelektüel zırvalık ve marksizm düşmanlığının getirisi olan fantazileri yaşıyor şu an ve emin olun onun yerinde kim olsa aynı hezayanları yaşardı. nice entelektüel, yarattığı gelecek kuramıyla bizim ağzımızı açık bıraktı ancak, Şengör gibiler sadece mide bulandırıyor., bunu kabullenmek gerekir. Hegel ve Marx konusundaki cahiliği ise ayrı bir tartışma konuus bence.

Yanıt: Merhaba sevgili Faysal. Aslında Çağımızın Yanılgıları Üzerine'yi okuduysan bu yazım seni çok da şaşırtmamalıydı diye düşünüyorum. Tepkini biraz duygusal buldum açıkçası. Celal Şengör'ü seviyorum derken ben de biraz damara basmak istedim galiba. Daha ziyade onun bu polemikçi tarzını, şimşekleri üzerine çekmesini, etkili konuşmasını ve yabancı dillere hakimiyetini vs. seviyorum -karakterini değil. Platon aristokratizmi bence bugün savunulabilir değil. Yasalar kitabı tam bir facia diye düşünüyorum. Kent nüfusunu bile 5,084'e mi ne sabitliyordu. Tuhaf. Yalnız, dikkat edersen, Platon'un yönetiminin savunulamaz olduğunu sen söylediğin için, neden savunulamaz olduğunu da senin gerekçelendirmen gerekirdi. Aksini gerekçelendirme sorumluluğunu karşıya bırakmak bir yöntem olarak bana yanlış geliyor. Dışkı yedirme gafıyla ilgili olarak şunu söylemek istiyorum. Sanırım Enver Aysever idi. Hızlı hızlı konuşuyor, samimiyetsiz bir şekilde laf yarıştırıyorlardı. Hatırlamıyorum, belki başka bir sunucuydu. Şahsen, bu iğrenç ifadenin arkasında, sırf bir inat uğruna, geri adım atmamak uğruna durmasından ben de iğrendim. Ama şu "kredisini tüketmek" meselesine katılmam mümkün değil. Diyelim ki sen, bir şekilde söylenmeyecek bir söz ettin. Ama ben seni, Faysal Göktaş olarak biliyorum ve o yanlış sözlerinin yanında, öncesinde ve sonrasında tonla doğru söz ettiğini de biliyorum diyelim. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin ve sen ne kadar güzel şeyler söylersen söyle, kafana kakar gibi "ama zamanında böyle demiştin!" demeyi, bir münazara yöntemi olarak etik bulmuyorum. Benzetmeyi doğru bulur musun bilmem, ama bugün doğan Moğol çocuğuna "senin ataların soykırım yaptı, pis Moğol!" demek, sonsuz bir sorumluluğu, üzerinden silip atamayacağı bir ithamı taşımak zorunda bırakmak gibi. 

Beni düşün bir de. Arkadaş listem genişledi. Arkadaş listemde olmayan insanlar bile paylaşımlarıma yorum yazabiliyor. Bugün Celal Şengör aslında monarşiyi savunmadı demek, kastettiği başka demek, hatta "bu adamın ortalığı birbirine katıp kenara çekilmesi hoşuma gidiyor" demek günah işlemek gibi. Bence, biraz da, asıl denmeyecek şeyleri söylemek güzel şey. Twitter'da baktım. Zaten herkes Celal Şengör'e sövüyordu. Ben de, inadım inat ya biraz işte, başka bir açıdan ele aldım işte.

Hegel ve Marx konusuna gelirsek, şöyle bağlayayım: Markizmin elitist olmadığı su götürür. Lenin'in öncü partisinden tut, Sovyet nomenklaturasına, uzay çalışmalarına varıncaya, Kızıl Ordu'nun senfonik eserlerine kadar, nereye baksan, halkçı olduğu kadar da elitist bir ülkeydi Sovyetler. Bence Marksizm ile elitizmin birbirini tamamen dışladığı söylenemez. Yani en azından tartışmaya açık. 

Eleştiri: Ben kendisine Abdurrahman Çelebi diyorum. Ülkede dogru düzgün aydın, akademisyen ya da düsünce insani olmayınca Celal Şengör gibiler kıymete binebiliyor. Jeoloji alaninda yaptıgi çalişmaları bilmem ve tartişmam da. Ama bir çok konuda sürekli en iyisini ben bilirim tarzıyla konuşup katılmadıgı düşncelere zırva demesi ve bir şekilde sürekli trübünlere oynaması cidden çok itici yapıyor onu. Ajitatif ifadeler ile ortalıgı karıştırıp sonradan kenara çekilip izlemesi kendince bir yöntem olabilir amaç dogru bilgiye bulaşmak ya da insanları az düsunnmeye tartıstırmaya cekmek icinse enteresan da olsa bir tarz olarak kabul edilebilir. Ama savundugu elitizm bilinćli olarak belli bir sınıfın çıkarı için ise ben buna dur arkadaş derim. Elitizm salt burjuva karakterlin olmayabilir ama ancak toplumcu hedefler içinse kabul edilmelidir. Kendisi her fırsatta surekli olarak Hegel ve Marx'a ozellikle de marxizme büyük bir öfke ile saldırmasini anlayabilirim ama burjuvazi aydıni olsa bu kadar militarizm hayranlıgı ve darbelere duydugu sevgi kendisini cidden tiksintirdiyor. 12 Eylüle icin söyledigi hayranlik hatta darbeyi yapan paşalardan biri kendisini telefonla bile aradıgında ayağa kalkıp dügmelerini iliklediğini söylemesi iyice karanlık tarafıni da göstertmiştir bize. Ama napak dedigim gibi koyunun olmadıgı yerde keçiye Abdrurrahman Çelebi diyoruz işte o keci de Celal hoca oluyor

Yanıt: Öncelikle ta sekiz saat sonra cevap verebildiğim için kusura bakma. İş hayatı sürüyor, malum. 

Öncelikle, ben kendisini çok tonton ve sevimli bir amca olarak görüyorum. Adamı görsem gider sarılırım yani. İğrenç, itici veya sevimli gelip gelmemek biraz da kişiden kişiye değişen, görüşlerden bağımsız, daha ziyade duygusal bir tepkiye benziyor.

12 Eylül konusunda söylediklerinde sunucuyla inatlaşma ve dikkat çekme arzusu birleşip çirkinleşmişti Şengör. Ona katılıyorum. Yalnız böyle kişilerin bazı söylenmeyenleri çatır çatır söylemesi, insanların onayına başvurmaksızın, içinden geldiği gibi konuşması bence bir ihtiyaç abi. Şimdilerde herkes darbelere karşı. Kime sorsan 12 Eylül darbesi kötüydü der. Ama 82 doğumlu birisi ve bir esnaf çocuğu olarak halkın içinde yetiştim. Okumuş kesimi bilemem ama sıradan vatandaşın genel yaklaşımı şuydu hep: "Allah Kenan Evren'den razı olsun. 12 Eylül'den önce sokağa çıkamıyorduk. Kurtarılmış bölgeler vardı. Okullarda ders yapılamıyordu. 12 Eylül'le birlikte ülke rahat bir nefes aldı." 

Celal Şengör, şimdi darbe karşıtı geçinip de zamanında 12 Eylül'ün yanında duranlardansa, açıkça, o dönem 12 Eylül'ün arkasında toplumsal bir taban da olduğunu ifade ediyor. Yanar döner olmayın kardeşim, darbe sabahı insanlar rahatlayıp sahillere parklara akın etti filan diyor. Şimdi, bunların doğru olup olmamasından ziyade bu adamın açık konuşması önemli.

Kendisinin jeoloji alanında dünya çapında bir bilim insanı olduğu biliniyor. Ama buradan, "jeoloji alanındaki çalışmalarına saygı duyarım fakat diğer konularda konuşmamalı" demek bence yanlış. Varsın konuşsun abi. Zaten eleştiriliyor. Belki en çok eleştirilen insanlardan birisi. Bu adam apaçık bir şekilde modernist, Batıcı ve seçkinci. Bunu açık yüreklilikle söylüyor. Eleştiren eleştirsin. Gelip de "sen sus Hoca!" filan denmesini doğru bulmuyorum. Mesela Aristoteles konusunda hatalı ifadeleri olduğu tespit edildi kendisinin. Sorun değil. Madem hatalı konuştu, eleştirilecek. Ama konuşmamasını beklemek doğru olmaz diye düşünüyorum.

Bu biraz şeye benziyor. Hani mesela Canan Karatay örneği. Söylediği pekçok şey aklıma yatmıyor. Öte yandan bu kadını silip atamıyorum da. Zira onun sayesinde insanlar sofrada ekmeğe uzanırken adeta utanır oldu. Çaya şeker atmayan insanların sayısı her geçen gün artıyor. Ha, eleştirilemez mi? Eleştirilebilir. Mesela gelip de avuç avuç fındık, badem, kaju ve ceviz yiyin diyor. Yahu yüzer gram alsan hepsinden 50 lira tutar. Ortalama gelirli birisi ne kendi "avuç avuç" bunlardan yiyebilir ne de çocuğuna yedirebilir. 

Benim tahammül eşiğim biraz yüksek galiba Zafer. Doğruları almaya bakıyorum. Aklıma yatmayanları es geçiyorum şahsen.

26 Kasım 2017 Pazar

Neden Bu Denli Hassasız? Black Friday Meselesi


Dün tüm gün dışarıda geçince Black Friday tartışmasını kaçırmışım. Cuma günü İslam dinine göre kutsal bir gün olduğundan ve Black Friday ifadesi “Kara Cuma” anlamına geldiği için, muhtemelen durgun olan piyasayı canlandırmak adına uyarlanan bu alışveriş çılgınlığının İslam’a kurulmuş bir komplo olduğu hissi oluşmuş. Dış mihrakların bilinçaltımıza gönderdiği bu mesajlarla Cuma günü gibi kutsallarımız yerle bir olacakmış. Müslümanları içeriden fethediyorlarmış. Teyakkuz hâlinde olmalıymışız.

Bence, neredeyse paranoya düzeyine varmış olan bu kadar hassasiyet pek sağlıklı bir durum değil. Aslında bunun bir “kendinden emin olmama” hâlinin işareti olduğu da söylenebilir. Türkiye gibi Müslüman çoğunluğun olduğu bir ülkede asıl diken üstünde hissetmesi gerekenler, asıl hassasiyet geliştirmesi, olan bitene dikkat etmesi gerekenler azınlıkta kalan insanlar. Çoğunluksan rahat olman gerekir abi. Zaten çoğunluksun. Tehdit altında hissetmesi gereken birileri varsa çoğunluk değil azınlık olan, farklı, aykırı, sıradışı olan, marjinal fikir, inanç ve yaşam tarzlarını benimsemiş olanlar olsa gerek. 

İnanç zaten kişisel bir olgu ama, hadi toplumun çoğunluğu belirli bir inanca mensup diyelim. Ne kadar kırılgan, ne kadar zayıf bir inançmış ki bu, bir alışveriş kampanyasıyla yıkılıveriyor, hemencecik inancından vazgeçiveriyorsun? Birkaç aydır alışveriş merkezilerine uğramadım; ama en son Hepsiburada’ya girdiğimde “Kara Cuma” değil, “Efsane Cuma” ifadesini gördüm. Bana sorarsanız, tam tersine, “efsane” sıfatını önüne koyarak Cuma günü daha da yüceltilmiş mesela. Bak, benim gözüme de o çarpmış mesela? Kaldı ki, “Kara Cuma” yazsa bile, zaten yüzde doksan küsürsen, en azından çoğunluksan ve zaten sarsılmaz bir inanca mensupsan bunu niye sorun edesin? Gülüp geçmen gerekir. Ha, seksen milyonluk ülkede bir avuç Müslüman olsaydı kendilerini tehdit altında hissedebilirlerdi -o zaman tek lafım olmazdı. Ama öyle bir durum yok.

Söz konusu ibarenin nereden geldiğine dair rivayetler muhtelif. Bir yerde, bu alışveriş çılgınlığında trafiğin kilitlenmesi ve izdiham yaşanması gibi sorunlardan ötürü “kara” nitelemesinin kullanıldığını okudum mesela. Gayet seküler bir gerekçe. Hepsi bir yana, diyelim ki Black Friday Hıristiyanlara özgü bir etkinlik ve diyelim ki bunun İslam’da yeri yok. E hani engin hoşgörün? Hani farklılıklara olan saygın? Hani başka inançların da kendini ifade edebilmesi? Bu ne hassasiyet? Türkiye nasıl bir ülkeyse, her daim hoşgörü talep edenler zaten egemen ve çoğunluk olanlar oluyor. Oysa egemen ve çoğunluksan rahat olman gerekir ve tam tersine, egemen olmayanlara, azınlık, farklı ve aykırı olanlara karşı hoşgörülü olman gerekir. Asıl hoşgörüye ihtiyacı olanlar onlardır çünkü.

Bu kadar fazla hassasiyetin olduğu toplumlarda demokrasi ve ifade özgürlüğü gelişemez. Ağzımızı açtığımız anda üç kesim, ikinci cümleden sonraysa beş kesim inciniyorsa zamanla hiçkimse konuşamaz olur. Bence suskunluk tekin değil. Konuşmak iyidir. Ve herkes daha rahat olmalı.

Eleştiri: Dun alisverise gittim.Bu kampanya hemen her magazanin vitrininde yaziyordu.Ama gercekte indirim falan yoktu .Olmayan indirim, bize tamamen yabanci , dayatma,samimi olmayan bir sloganla karsima çıkınca ben rahatsiz oldum ve çok ozenti buldum bu yapılmak isteneni..

Yanıtım: Gerçekte indirim olmamasını ve bu kampanyayı yapmacık bulmanızı anlıyorum ama "özenti" kısmına dair çekincelerim var. Bunun sonunu getirmek zor. Elde belirli bir ölçüt yok. Yılbaşı kutlasak özenti deniyor. Öğrenciler Aralık ayı sonunda birbirine hediye almak istese "Hristiyan adeti" deniyor. Sınırı çizmek zor olduğu için, şurada yağlıboya bir tablo paylaşsam veya yağlıboya tablolardan müteşekkil bir sergiye gitsem, ona da "İslam'da bu tarz resim ve heykelin yeri yok. Hat, ebru ve minyatür var. Özentisin" denebilir. Tekil bir olaydan ziyade bu genel yaklaşım tarzını sakıncalı buluyorum Hocam.

Yorum: Firmaların Black Friday reklamlarinin altina yazilmıs kin öfke ve intikam dolu ifadeleri görunce yuh artik bundan da bu sonucu mu çikardi bizim çomarlar diye düşundüm ama maalaef işin gerçegi böyle hoşgörü(?) dininin sınırları cehalet, öfke, kompleks,şiddet intikam ve cinsiyetcilik gibi kavramlarla şekillenmis durumda maalesef. Oysa hiç birinin cevabı bile yok neden cuma senin icin kutsal? 

Yanıtım: Ya abi, çok açık söyleyeyim, Cuma günü benim için en büyük kutsal bile olsa ve benim kutsalımı paylaşan milyonlarca başka insanla aynı ülkede yaşıyor olsam, Black Friday reklamları benim için vız gelir tırıs gider. Asla rahatsız olmam. Bu kadar narinlikte bir tuhaflık var. Hayır merak ettim Hepsiburada'ya girdim, adamlar Efsane Cuma demiş bir de. Daha bu neyin muhabbeti? Mısır'da Işid Sufilerin gittiği bir camiye saldırdı ve iki yüz küsür insan öldü. Bilirsin, selefî akımlar sufileri, Mevlana'yı filan İslam dışı bulur. Şu Black Friday reklamlarına gösterdikleri tepkiyi oraya göstermediler. Anlamak zor gerçekten de.

21 Kasım 2017 Salı

Valerios Leonidis, Centilmenlik, Nezaket ve İnsanlık


Naim Süleymanoğlu’nun 1996 yılında üçüncü kez olimpiyat şampiyonu olmasına canlı yayında tanık olmuştum. Bilmem siz de izlemiş miydiniz? Yunan bir rakibi vardı. Ama öyle böyle değil; çok zorluyordu Naim’i. Nefesi ensesindeydi. Rakamlar şu an aklımda değil elbette; ama diyelim ki Naim 150 kilo kaldırıyorsa, hemen ardından Yunan halterci gelip aynı ağırlığı kaldırıyordu. Çok iyi hatırlıyorum. Hatta “rakip çok güçlü, Naim kaybedebilir” diye içimden geçirmiştim. Kaybetmedi. Yunan rakibi son denemede başarısız olunca Naim Süleymanoğlu şampiyon oldu. Dört sene sonra dördüncü kez yarıştığındaysa sıfır çekmişti. Yaş ilerliyor ne de olsa. Gerileme kaçınılmaz. 

İşte o Yunan halterci, ta yirmi bir sene önce yarıştığı Naim Süleymanoğlu’nun cenazesine gelmiş. Adamdaki saygıya bakar mısın? Böyle şeyler beni duygulandırıyor. Futboldaki bayağılık, şiddet ve fanatizm yüzünden böyle centilmen tavırlara, centilmenlik de demeyeyim, insanî tavırlara nasıl da hasret kalmışım, onu fark ettim. Bravo Valerios.

Bu olay üzerine Twitter'da "helal olsun Naim'e. Yunan'a Türk bayrağını öptürdü" gibi sözler edenler olmuş. İşte yukarıda bahsettiğim fanatizm kültürünün bir eseri bu. Nasıl bir yozluksa, nasıl bir şovenizmse çekilir gibi değil. Bunlar yüzünden futboldan çoktan soğuduk. Bunların bu bağnaz milliyetçiliği kentte yetişen yeni nesil gençliğe hitap etmiyor. Bomboş, sevimsiz, dışlayıcı bir anlayış.

Bu kafadaki bağnaz güruhun tepkisini görmemek adına susacağımıza ölelim daha iyi. Tepki çekmekmiş... Çekeceksin abi tepkiyi. Sorun değil. İçinde tutma. Yoksa bu dar ufuklu Twitter kahramanları kendilerini hep haklı zanneder. Bunların tepkisini çekiyorsan kendinle gurur duyman gerekir. Bu çürümüş zihniyet mecburen sönümlenecek, marjinalleşecek ve hayırlısıyla yok olacak. Reziller. Valerios'un yaptığını takdir edenlerse giderek çoğalacak. Kaba-saba, şoven ve kibirli olup üstelik bununla "ben buyum abi, değişmem!" tarzı övünmelerin modası geçecek. Çünkü bomboş. Çok milliyetçiysen sanatta, sporda, bilimde vs. başarılı insanlar yetiştirirsin. Türkçe'yi özenle kullanır, ülkenin daha iyiye gitmesi için uğraşırsın. "Yunan'a Türk bayrağını nasıl da öptürdük!" filan demekle ise anca'kendinden tiksindirirsin. 

Teşekkürler Valerios. İnsanlığın ölmediğini bize hatırlattığın için.

18 Kasım 2017 Cumartesi

Başkaları Her Şeydir


Kazuo İşiguro'nun Gece Müzikleri (Nocturnes) kitabındaki öykülerden birinde üstat, "dinleyici kitlesi önemli değil" diyen muhatabına isyan ediyor: "Dinleyiciler önemli değilse ne diye çalıyorum ben bu şarkıları?" Haklı.

Pek çok şeyi başkaları için yapıyoruz. Şu an okumuyor olsaydınız bu satırları yazmamın bir anlamı kalmazdı. Başkaları önemli olmasaydı evde kendi kendime günlük tutardım zaten. Çok güzel tivitler atabilirsin ama kimse okumuyorsa hiçbir anlamı yok. Robinson Crusoe'u düşünelim. Dünyanın uzak ucunda, kimselerin yaşamadığı bir adada müthiş bir yağlıboya tablo yapsın. Kendisinden başka kimse göremeyeceği için eserin anlam ve değerinin inşası yarım kalacaktır. Bir arkadaş hatırlattı geçenlerde: Çok enerji harcıyor olabilirsin ama bir şeyler yerinden kımıldamıyorsa hiçbir iş yapmış sayılmazsın.

Anlam ve değerler müştereken inşa edilen, başkalarının katılımı, alımlaması ve etkileşimi ile gerçekleşen, karşılıklı bağlanma gerektiren şeyler. Her kitap okunmak içi yazılır, her film izlenmek için çekilir, her şarkı dinlenmek için bestelenir. Hepsinin arkasında başkalarına erişme arzusu yatar. Hedef kitle, bir bakıma, İşiguro'nun müzisyeninin dediği gibi her şey demek.

Bu bakımdan bence Sartre'ın "cehennem başkalarıdır" sözünü genişletmek lazım: Madem cehennem başkaları, o zaman her şey başkaları. Bizi üzenler başkaları olduğu gibi sevindirenler de başkaları. Takdir eden, eleştiren, birlikte zaman geçiren, seni değiştirmeye çalışan ya da olduğun gibi kabul eden, umursamayan veya merak edenler hep başkaları. Doğalmışçasına kabul ettiğimiz ne varsa, şöyle bir düşünürsek, hep kolektif kabule dayanıyor. Para güzel bir örnek mesela: Paranın değerli olduğuna herkes aynı anda inanıyor olmasaydı hiçbir değeri olmazdı. Doğada 5 lira ile 200 lira aynı şey: Sadece iki kağıt parçası. Onlara farklı değerleri atfedense bizim kolektif aklımız.

Düşünüyorum da, başkaları olmasaydı, internet de olmayacak ama, hani Robinson Crusoe misali tek başımıza uzak bir köşede kalıyor olsaydık, muhtemelen tek derdimiz hayatta kalmak olurdu. Yaşamak değil.

Yorum: Her birimiz bu hayatın, devam eden sürecin küçük dişlileriyiz, sosyal hayatın dışına çıkma şansımız yok, eğer ki çıkılırsa da hayatın akışı sekteye uğrar. Bu durum bizimle irtibat halinde olan bireyleri etkiler. Bireysel etkilenmeden sosyal, toplumsal etkiler doğar kanısındayım. Saygılar.

Yanıt:  Katılıyorum. Aslında insan dünyasından kopmamız imkansız bence. Dağ başına kulübe yapsam, o kulübeyi yaparken kullanacağım çekici bile başka bir insan yapmış olacak. Öyle ya da böyle insan ve ürettikleriyle ilişki içerisindeyiz. Saygılar bizden.