28 Mart 2017 Salı

On Sekiz Yaşında Milletvekili Olmak

On sekiz yaşındaki hâlimi hatırlıyorum da, kendimden fazlasıyla emindim. Ne var ki bu özgüven sağlam temellere dayanmıyordu. Toydum. Ülkenin tarihinden, yasalardan ve hukuktan bihaber, tek kaygımın kendi yakın geleceğim olduğu, henüz ergen ben-merkeziyetçiliğini üzerimden atamamış olduğum bir yaştı sonuçta. Bırakın bir ülkenin yasama görevini icra etmeyi, kişisel kararlarımda dahi hatalar yaptığım bir dönemdi. Hacettepe Üniversitesi’nin Fransız Dili ve Edebiyatı bölümüne girmiştim önce. Sonra kaydımı sildirmiş, iki senemi heba etmiştim. Toyluk... Akıllı olmasına akıllıydım. Hatta kimileri beni olgun bile bulurdu. Öte yandan akıl başka, deneyim başka şeyler.

Sanıyorum bugün insanlar “laf sokma” ve “taşı gediğine oturtma” olarak tabir edilen hazırcevaplılığı tek başına yeterli sanıyor. Evet, on sekiz yaşında bir gencin IQ’su yüksek olabilir. Hepimizden zeki olabilir. ALES’e girse tam puan alır, satrançta hepimizi yener belki. Gelgelelim ülke yönetiminde, özellikle yasamada zeka asla tek başına yeterli bir ölçüt değil. Öyle dik durmak ve meydan okumak gibi savaşçı eğilimler de deneyim ve birikimin yerini tutmuyor. Ha, "bize, yasaları hukuken yorumlayacak akademik beceri ve yaşam tecrübesinden yoksun olsa da mecliste el kaldırıp indiren, lidere itaat eden ve partiye mutlak sadakat gösteren gençler lazım" deniyorsa, eyvallah. Yönlendirmesi de kolay olur. Ağaç yaşken eğilir, malûm. İstediğin yöne çekersin. Adanmış, sadık, heyecanlı gençler.

Mecliste koca adamları bile kavgalarda zor ayırırken, on sekiz yaşında heyecanlı gençleri zaptedebilene aşk olsun. Amaç sağlıklı düşünen, yeri geldiğinde itiraz eden, eğitimli, deneyimli ve olgun bireylerin yerine gencecik çocukları militan ya da vitrin süsü gibi kullanmaksa anlarım. Ülke yönetiminin ve yasamanın sağlıklı yapılabilmesi için biat, adanma ve coşku gibi özellikler yeterli değil. Sanırsın meclise değil, savaşa giriliyor. Örneklerse ya alakasız, ya da anakronik. Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaş örneği mesela -sanki hâlâ on beşinci yüzyıldaymışız gibi. Atatürk gençlere emanet etti ülkeyi. Doğru da, herhalde bunu derken on sekiz yaşında insanların milletvekili olmasını kastetmemişti.

On sekiz yaşındaki birey liseyi bitirir. Akademik becerisi varsa üniversite okur. Belki işe başlar. Staj yapar. Erkekse birkaç sene sonra askere gider. Üniversitede yurtta kalır. Sonra arkadaşlarıyla eve çıkar. İlk kez bir evin sorumluluğunu üzerine alır: Faturaları yatırır. Temizlik öğrenir. Her gün tavuk döner ve makarnayla olmayacağını anlayıp yemek yapmayı öğrenir. Ailesinin değerini anlar. İşbölümünü, paylaşmayı, dostluğu öğrenir -ve ay sonunu getirmenin ne denli zor olduğunu. Doyasıya eğlenir, kahkaha atar, farklı insanları tanır, başarılı olur, başarısız olur, mutlu olur, mutsuz olur, aşık olur. On sekiz yaşındaki bir insan tüm bunları olur. Her şey olur.

Ama milletvekili olmaz.

Tamer.

14 Mart 2017 Salı

Zülfü Livaneli ve Son Ada Üzerine

Zülfü Livaneli.
Belki içinizde çoktan okumuş olanlar vardır. Zülfü Livaneli’nin Son Ada’sını bitirdim dün. Kendilerine yaşanabilir bir dünya kurmak için küçük bir adaya yerleşen insanların başına gelenleri anlatan bir roman. Huzurlu bir yaşamdan ötesini arzulamayan, çam fıstıklarını satarak, balıkçılık yaparak ve küçük bahçelerine ektikleri sebzelerle, kendi hâlinde yaşayıp giden insanların mütevazı hayatları. Adadaki hakim ilişki kipi üstünlük kurma şeklinde gelişmemiş. Özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin az çok başarıya ulaştığı bir ortam. Kimisi inzivaya çekilmiş, kimisi daha dışadönük insanlardan oluşan, ufak tefek farklılıkları olsa da mutluluğu akşamları kurdukları sofralardaki neşeli sohbetlerde yakalamış bir topluluk.

Ne var ki, sonradan oraya yerleşen hırslı bir kişinin adaya "çekidüzen" vermek istemesiyle ortamdaki huzur yavaş yavaş bozuluyor. Onun bu müdahaleci tavrı tepki çekiyor ilkin. Gelgelelim, önce birkaç kişiyi, sonra daha fazla insanı ikna ediyor. Böl ve yönet politikası sayesinde diğerleri üzerinde adım adım üstünlük kuruyor. Üstünkörü oylamalarla, demagojiyle ve sözde ihtiyaçlar yaratarak adanın kontrolunu ele geçiriyor. Bu süreçte doğruları gören ve gidişattan memnun olmayan kişileri ise düşman ilan ediyor.

Kitapta martılarla mücadele adı altında örneklenen süreç, insanların desteğini almanız için bir düşman kurgulamanın nasıl da işe yaradığını gösteriyor. Belirli aralıklarla oluşturulan düşman algısı sayesinde adadakiler hep teyakkuz hâlinde tutuluyor. Adadaki huzuru bozan kişinin, yani başkanın çıkarlarının, tüm adanın çıkarları olduğu yanılsamasının yaratılması, kendilerini desteklemeyen insanların kolaylıkla hain ilan edilmelerine imkân tanıyor. Mütemadiyen oluşturulan tehdit algısı, "ben gidersem bu ada mahvolur" mesajını ada sakinlerinin bilinçaltına işliyor. Adadaki eski huzurlu günler yerini bir kâbusa bırakırken, ikiye bölünmüş olan topluluk artık dışarı çıkmaz, sofralarda bir araya gelmez, birbirine güvenmez, birbirinin açığını arar hâle geliyor. Görünüşte saflar sıklaştırılmış olsa da, birlik görüntüsünün altında bir bölünmüşlük hâkim.

İşin en acı tarafı ise olan bitenin üzerinden belirli bir zaman geçince, ada sakinlerinin, olayların sorumlusunun, yani ilk başlatanının kim olduğunu unutması.

Son Ada demokratik bir distopya. Toplumların -kitaptaki tabirle “teşvik ve tehditle”- nasıl da kolayca yönlendirilebildiğine dair harikulade bir anlatı. Şahsen kitabı keyifle okudum. Livaneli’nin yalın ve güzel Türkçesi de bunda etkili oldu tabi. Okuduğum kitabın tarzı ne olursa olsun, Türkçe'nin güzel kullanımını önemsiyorum.

Şu sıralar okumakta olduğum kitaplarsa şöyle: Ümit Kıvanç - Yalnız Olmuyor; Alexandr Dugin – The Forth Political Theory; İlber Ortaylı – Avrupa ve Biz.

Tamer Ertangil.

6 Mart 2017 Pazartesi

Passengers ve Yalnızlık


Passengers’ı (2016) hiçbir beklentim olmadan izledim. Her ne kadar “bilimkurgu diye girdik, aşk filmi çıktı” gibi yorumlar okumuş olsam da, bilimkurgu filmlerine bir şans verme taraftarıyımdır. Bu film ne bir Arrival, ne de bir Interstellar ile karşılaştırılabilir. Öte yandan, genel kanının aksine filmi beğendiğimi söylemeliyim.

Passengers bir aşk hikayesinden çok öte, The Quiet Earth’ü (1985) anımsatan bir yalnızlık filmi. İnsanoğlu başkalarının olmadığı bir dünyada, tüm ihtiyaçları fazlasıyla karşılansa bile, mutlu mesut yaşabilir miydi? Hayattan bezdiğini söyleyen insanların esasen başka insanlardan bezdiğini düşünürüm. Sosyal ilişkilerin üzerimize bindirdiği yük ağır geldiğinde, insanları değil de bir bütün olarak hayatı suçlama eğilimindeyizdir. Ne var ki insan insanın kurdu olduğu kadar, yalnız da yapamayan bir varlık. Dikkat ederseniz, ana karakter bir kaza eseri erkenden uyandığında “arkadaşlardan” söz ediyor. Daha doğrusu “arkadaşlar” sözcüğünü duyduğunda yüzünde bir tebessüm beliriyor. İnsan insana muhtaç. Bunu özellikle “madem hiçkimse yok ve madem burada öleceğim, o hâlde imkânların tadını çıkartayım” düsturuyla kendisini lüks tüketime ve eğlenceye vermesinin ardından depresyona girdiğinde görüyoruz. Başkaları yoksa, dilediğin kadar zengin ol, dilediğin kadar lüks tüketim malzemelerin, yüzme havuzların, suit odaların olsun, yediğin önünde yemediğin arkanda olsun dilersen, en nihayetinde boğuntu duygusu tarafından ele geçirilmen kaçınılmazdır. Filmdeki ana karakter Robinson Crusoe gibidir bir bakıma. Kimseciklerin olmadığı tropikal bir adada küfelerce altının olması ne anlam ifade eder ki? O altını kime verip ne alacaksın? Başkalarının yokluğunda her şey anlamsızlaşır; zira tüm anlamlar, kişiler-arası bir uzlaşı ile inşa edilir. Altın değerlidir; çünkü onun değerli olduğunu herkes benimser. Kimse yoksa, değer de yoktur.

Neresi kuzey, neresi güney belli olmayan sınırsız uzayda salınmak kişinin bir böcek gibi hissetmesine sebep olabilir belki. Oysa bu klişeye varmadan evvel iki kez düşünmek gerekiyor. Sonsuzlukla kıyaslandığında küçük bir böceğiz, tamam. Ne var ki bir böcek de olsak, bilinçli böcekleriz ve o sonsuzluk dahilinde seyahat edebilen uzay gemileri yapabiliyoruz. Kuyruklu yıldızlara robot indiren, Dünya’nın yörüngesine uydular yerleştiren böcekler... Bu yüzden asla sıradan değiliz. Tanrı olduğunuzu düşünün. Kendi yarattığınız bu küçük şeyler, yeryüzünden yükseliyor, dışarıda neler olup bittiğini, varoluşun görkemini ve hayatın anlamını araştırıyor, bunun peşine düşüyor. Bu az şey midir?

Kızı tanımadığına göre, ilk görüşte aşık olduğu -ve bir bakıma aşkın dış görünüşle başladığı tezini doğrulayan- sahnelerin ardından, etik bir sorgulama içerisinde buluruz kendimizi. Kızı uyandırmakla doğru mu yoksa yanlış mı yaptı? İyi mi yoksa kötü bir adam mı? Bu soruya cevap bulma derdinde değilim. Ancak bu noktada android barmenin robot mantığının, yani sırf rasyonaliteye dayanan eğer’li, ise’li soyut akıl yürütmelerin insanoğlunu anlamakta ne denli yetersiz kaldığına dikkat çekmek isterim. Karar vermek sırf mantıksal bir edim değildir. Kararlarımızı verirken duygularımız da devrededir. Bazen mantıklı bulmadığımız tercihler yaparız. Duygusal Zeka adlı kitapta, rasyonel sandığımız tercihlerimizi yaparken dahi, tercih öncesinde onlarca şıkkı duygularımızla elediğimiz, nihayet rasyonel karşılaştırmayı kalan iki-üç şık arasında yaptığımız ayrıntılarıyla anlatılır. Tam da bu yüzden, adamın kadını uyandırıp uyandırmaması konusunda android barmenin verebileceği bir cevap yoktur. Karar anlarının dayanılmaz ağırlığı.

The Blue Lagoon (1980) filmini anımsatan sahnelerin olduğu filmde hoş bir ayrıntı daha göze çarpıyor. Evrendeki son çift de olsanız, kimse kimseye mahkûm değil. Her halükârda kendimizi sevdirmek, karşımızdakini bir şekilde etkilemek durumundayız. Belki de bu yüzden, evrenin kim bilir hangi ucunda, koca uzay gemisinde başbaşa kaldıkları hâlde, yine de çiftimizin flört ettiklerini, yavaş yavaş yakınlaştıklarını, en güzel kıyafetlerini giyip yemeğe çıktıklarını filan görürüz. Mekânlar değişse de bazı şeyler değişmiyor anlaşılan.

I, Robot’u (2004) izlediğimde çok beğenmiş, hakkındaki olumsuz yorumları okuduğumda epey şaşırmıştım. Passengers için de benzer bir durum çıktı ortaya. Evet, filmin ikinci yarısını ben de pek beğenmedim. Yine de, sırf düşündürdükleri itibariyle bile izlemeye değer bir film olduğunu düşünüyorum.

Tamer.

4 Mart 2017 Cumartesi

Değiniler: 1-28 Şubat

(1) Büyük ideallerin yokluğunda hayatı anlamsız bulan idealist yapıdaki insanlar kurtuluşu geçmişte arar oldu. Madem ufukta aydınlık bir gelecek görünmüyordu, o hâlde geçmişe dönecektik. Yalan yanlış bilgilerin gırla gittiği şu ortamda geçmişi olduğundan farklı algılamak da kolaylaştı. Üstelik cazip. Olan biteni olduğu gibi değil de görmek istediğin gibi görmek, tarihsel olguları birer kurguya dönüştürme imkânı veriyor zira.

Bizde de gerçekleri eğip büken, yalnızca hoşa giden, gururu okşayan yönleri vurgulanan ideal bir geçmiş kurgusu çıktı ortaya. Göklerde asılı, gerçeklere tekabül etmeyen, kayıp ada Atlantis misali özlenen bir yitik cennet. Sanırsın sıradan halk Topkapı Sarayı’na girmeyi aklından geçirebilirdi, sanırsın hünkâr beğendileri, dana etli çavdar ekmeği dolmalarını, mahmudiyeleri, kavun dolmalarını gariban köylü yerdi; Rumeli ve Anadolu’da sıradan insanlar, senin benim dedelerimiz, ninelerimiz bolluk içinde, ipek şallar, mücevherler, halılar, çok odalı hanlar hamamlarda zevk-ü sefa içinde yüzüyordu sanırsın. Sanki bu insanlar tek göz odaya sabah sini serip kahvaltı eden, sonra sofrayı kaldırıp ortamı oturma odasına dönüştüren, gece olunca döşek serip aynı odada yatan garibanlar değildi de, adeta Binbir Gece Masalları’nda yaşıyorlardı. Sanki melez bir dil olan Osmanlıca’yı devlet bürokrasisi dışındaki insanlar anlayabiliyordu sanırsın. Dedelerimiz köyde maraba değilmiş de hepsi birer şehzadeymiş gibi. Bir tuhaf kurgu.

Birlik ve beraberlik vurgusu yapılırken, “birlik olalım ama benim istediğim gibi olsun” nevinden, o birliğin sağlanacağı kodların tek yanlı belirlenmesi, suçlayacak, itham edecek, yargılayacak insanların bulunmasını kolaylaştırıyor. Benim bir hakikat anlayışım varsa ve onu mutlak değer addedersem, buna itiraz eden herkesi öncelikle görmezden gelebilir, eğer etkili konuşur, insanları etkilemeye başlarlarsa derhâl hain ilan edebilirim. İstenmeyen Öteki’nin inşası kadar kolay bir yol yok. Kendi kurgusal geçmişine referansla, ecdatla, kültürle, Doğu ile filan hareket edince işine gelmeyen her doğrunun üzerini örtmen de çocuk oyuncağıdır: “Kültürümüzde yeri yok!” demen yeterli olur.

Hâl böyle olunca -hoşgörüyü, saygıyı arttıran, erk mekanizmalarını ve kamusalı düzenleyen konular dahil olmak üzere- ne varsa “kökü dışarıda” olarak kodlanabilir. Şakaya gelmeyen bir konu olan kuvvetler ayrılığından bahsedersin mesela, “Montesquieu diye bir Fransız’ın icadı bu. Kültürümüzde yeri yok!” deyiverirler. Diyorlar da. İşine gelmeyen konuları devreden çıkartmak istediğinde bir doğruluk ölçütü gibi, bir cetvel gibi işe koşulur. Elemanlarının keyfî olarak belirlendiği bir geçmiş kümesi. Çok işlevsel. Aidiyet hissi de veriyor. Mis.

Kökenlere vurgu bu denli artınca, birileri de gelip "monarşinin devamıyım" diyerek hak iddia eder bugün olduğu gibi. O küçümsenen Batılı yaşam tarzında yaşayan, dizilerden fırlamış gibi görünen padişah torunlarını görünce kafalardaki geçmiş kurgusu yerle bir olur tabi.

Eh, olacak o kadar.

(2) Macellan’ın, Baharat Yolu’na bir alternatif keşfetmek üzere çıktığı yolculukta iki yüz altmış beş kişilik mürettebatın yaşadığı zorluklar akla ziyan. Can sıkıntısı ve depresyon ne ki? Adamlar açlıkla terbiye olmuş. Tonla peksimet, bidonlar dolusu tuzlanmış balık ve fıçılarca şarap Büyük Okyanus’ta nihayet tükenince tafyalar ne yapacağını şaşırmış: “Sonunda açlıktan ölmemek için halatlar yıpranmasın diye büyük seren direğinin üzerine kaplanmış sığır köselesini yedik. Yıllarca yağmur, güneş ve rüzgar yiyen kösele taş gibi sertleşmişti. Köseleyi biraz olsun yumuşatmak için dört beş gün denize sallandırıyorduk. Sonra da biraz kömür ateşine tutuyor ve mideye indiriyorduk.”

Güvertenin köşelerinde biriken talaşları ve kalan son peksimet parçalarını suyla karıştırıp yemeye başlamışlar. Denize açıldıklarında gayet güçlü ve uzun yolculuklara karşı dayanıklı olan bu adamların avurtları çökmüş. Taze gıdayla beslenmedikleri ve vücutlarına hiç sebze ve meyve, dolayısıyla yeterli vitamin de girmediği için iskorbüt hastalığı baş göstermiş. Denizcilerin diş etleri kabarmaya, iltihaplanmaya, giderek dişleri dökülmeye başlamış. Sapasağlam insanlar kuvvetten düşmüş, bastonla yürümeye, kas ve eklem ağrıları çekmeye başlamış. Aylar, belki de yıllar sonrasında gördükleri ilk kara parçası olan iki adaya Mutsuzluk Adaları (Las Islas Desaventuradas) adını koymuşlar; zira adalarda hiç canlı yokmuş. Ne insan, ne hayvan, ne de bir bitki. Yalnızca kayalık.

Vay be... Yıllar sonra -Dünya’nın yuvarlak olduğunu zorlu bir şekilde de olsa kanıtlamış olan- bu yolculuğun sonunda evlerine dönebilen mürettebatın sayısı yalnızca on sekizmiş.

(3) "Bize göbeğini kaşıyan adam dediler“ söylemi çoktandır geçerliliğini yitirdi. Yani Türkiye’de entelektüel bir güruh var, bunlar kötü insanlar, fildişi kulelerinden aşağıya, halk yığınlarına bakıyor ve gördüğü manzarayı beğenmiyor, hatta onları ezip aşağılıyor ya güya, işte bugün öyle bir durum yok. İşlerin çoktan tersine döndüğünü, bilakis, okumuşların hor görüldüğünü düşünüyorum.

Akademisyen, okumuş, entelektüel ya da her neyse, kendisine burnu havada denmesin, elit olarak nitelenmesin diye ezilip büzülüyor. “Ben de sizden biriyim!”, “ben de aranızdan çıktım!”, "ben de halkım!" diyerek, özür dilercesine kendisini aklamaya çalışıyor. Sanki sırf varoluşu itibariyle suçluymuş gibi. Oysa çalışkana “inek” deriz daha öğrenciyken. Yetişkin olduğunda da durum pek değişmez. Nedense empati kurmakla yükümlü olanlar hep okumuş tayfadır. Fildişi kulelerde olmakla itham eden vatandaşınsa empati kurmak gibi bir derdi olmaz. Yıllardır bazı ezberler tekrar edilip durur. Sonuçta ezberler kadar insanı rahatlatan bir şey yok. Sanırsın bir tarafta halk diye yekpare, saf ve masum bir kitle var. Diğer tarafta ise zalim okumuşların şerri. Fildişi kule ve göbeğini kaşıyan adam söylemleri yinelendikçe, “saf ve masum kitle” hınç biriktirdi ve hesap sormak için çoktandır tetikte beklemekteydi. Kendisinden görmediği, elit bulduğu okumuşların başına gelenlere üzülmelerini beklemek komik olur. Kalabalıkların baskın duygu durumu hep öfkedir zaten. Boşuna “öfkeli kalabalık” diye bir tabir ortaya çıkmamış.

Bence halkı hor gören entelektüelden ziyade, entelektüeli hor gören bir halk kitlesi var bugün. Okumuşa tahammül de edebilirler pekâlâ -duymak istedikleri söylendiği, gururları okşandığı sürece. Hep hayalini kurmuşumdur. Kültür merkezleri sırf düğün salonu olarak kullanılmasa, ayda bir-iki kez, hukukçular, biyologlar, siyaset bilimciler, sosyologlar filan gelip vatandaşa seminer verse. Nerdee? Hassasiyetler zedelenmesin, vatandaş incinmesin diye diye hiçbir şey konuşulamaz olacak yakında; zira Türkiye zaten baştan ayağı hassasiyet. Herkes teyakkuz hâlinde ve her konu hassas.
Zaten bitik hâlde olan ve giderek yok edilen akademiden arta kalanlar, hiç kimsenin okumadığı hakemli dergilerde makale yayınlatır olsa olsa. Vatandaşla kurulabilecek bağlar ortadan kalkmıştır. Zayıf düştükleri anlarda bir hor görü bağı kurulur bir tek. Televizyondaki bilgi yarışmalarında kel alaka bir soruyu yanlış yanıtlayan bir doçent mi gördün? Ha-ha-hah, işte fırsat, dalga geçelim şu rezil entelle! Bir harf öğretene kırk yıl köle olmaktan bahsedip eğitimi yücelten bir söz var aklıma yatmayan. Efendi-köle ilişkisi olarak bakmamalı. En azından eşitler arasında bir ilişki olarak kurmalı bu bağı. Okuyan ve düşünen insanlarınsa ağır bir jargon kullanmayı bırakması, konuşmalarına coşku katması, nesnel olacağım derken sıkıcı hâle gelmemesi gerek.

Bana kalırsa retoriğin yeniden-doğuşu yaşanıyor. Doğruyu söylemek yetmez; güzel söylemek de gerekecek artık.

(4) İngilizce öğretmeni olduğum hâlde mesleğimden pek bahsetmiyorum. Bir kere yabancı dil öğretmek dışarıdan kolay görünür ve herkes bu konuda ahkâm kesmeyi sever. Şöyle bir yöntem vardır, iletişimci yaklaşım vardır, onu uyguladığında çocuklara sihirli değnek değecektir adeta. Sanki hepsi şıp diye, kolaylıkla öğrenecektir yabancı dili. Ya da kitabı değiştirdiğinde, role-play yaptırdığında, farklı etkinlikleri işe koştuğunda, üniversitede öğrendiklerini ya da katıldığın bir seminerde aktarılanları uyguladığında her şey düzelecek sanırsın. Ama kazın ayağı öyle değil.

Ders gereçlerinin, yöntemlerin ve tekniklerin önemi tabi ki büyük. Gelgelelim, İngiltere’ye dil kursuna gidip İngilizce öğrenemeden dönen insanlar var. Bir tanıdığım Yeni Zellanda’ya gitmişti. Orada Türk arkadaşlar bulmuş hemen. “Tavla oynadık, çay içtik, kurstan kaytardık” filan diyordu. İletişim kurmayacaksan ne diye o kadar yol gittin be adam... Zaten Türkçe ile İngilizce’nin söz dizimi, biçim bilgisi ve mensup oldukları dil aileleri bakımından uzaktan yakından alakası olmayan diller oldukları malûm. Yani İngilizce öğrenen bir Alman’ın ya da Norveçli’nin bize göre maça değil 1-0, 5-0 önde başladıkları söylenebilir. “I have a book – Ich habe ein buch.” -aynı şey. Bu yüzden, her ne kadar son on yıllarda yabancı dil bilen insanımızın sayısı artmış olsa da daha gidecek çok yolumuz var.

Öğretmenlerde de suç var denebilir. Doğrudur. Zaten 7/24 öyle söyleniyor. Alıştım bunu duymaya. Bu yüzden olayın başka bir yönüne vurgu yapmak istiyorum. Öğretmendir, yöntemdir, tekniktir, bir yere kadar. Elbette öğretmen hepsini yapmalı, işin lokomotifi olmalı. Ama meslekte on birinci yılımdayım ve naçizane gözlemim o ki, hedef dilin ait olduğu kültüre merak duymayan kişi yabancı dil öğrenemiyor. Dört sene boyunca ne yapsam derse dahil edemediğim öğrencim de var, ve inanın abartmıyorum, bülbül gibi İngilizce konuşan da. İngilizcesi iyi olan öğrencilerim, istisnasız, altyazılı diziler izleyen, yabancı şarkılar dinleyen, şarkı sözlerini merak edip “lyrics” diye aratan, ilgi duydukları blogları, sayfaları filan takip eden, o sayfalarda İngilizce yorumları okuyan ve yorum yapan kişiler. Yani yabancı dili hayatlarına yedirmişler. Böyle öğrenciler zaten işi götürüyor.

Bir de “Uykuda İngilizce”, “Bir Ayda İngilizce” gibi eğitim setleri var. Vallahi o kadar kolay olsa 8-10 dil öğrenirdim herhalde :) Özetle, hedef dili öğrenmek için hedef kültüre duyulan merak ve onu umursama da önemli bir etken.

(5) Popüler olana karşı önyargılı değilim. İlber Ortaylı’nın popüler hâle gelmesinden ötürü memnunum örneğin. Öte yandan, bir kişi ya da o kişinin eseri, sırf popüler olduğu için nitelikli sayılmak zorunda değil. Kimi şarkıcılar, The Secret gibi bazı kitaplar ve çoğu TV programı buna örnek gösterilebilir. Kabul görmek, iyi olmak anlamına gelmiyor.

Türkiye’de kitap satılıyor satılmasına ama ilginç bir durum var: Kürk Mantolu Madonna’dır, Ahmet Ümit romanlarıdır, Harrari’nin Homo Sapiens’idir, bu gibi kitaplar binlerce satış yaparken, yüzlerce başka kitap ise neredeyse hiç satmıyor. Kitapyurdu’nda kitapların satış rakamları yazıyor. Elbette Kitapyurdu mutlak bir ölçüt değil; ama iyi kötü bir fikir veriyor. Arnon Grünberg’in Tirza’sının bir edebiyat olayı olduğu söylenir. Satış rakamı ise hepi topu yüz yirmi üç. Yine Grünberg’in yeraltı edebiyatı tarzında, Palahniuk kitaplarını andıran Yahudi Mesih adlı bir romanı vardır. O kitap yalnızca sekiz adet satmış. Şaka gibi... Ayfer Tunç’un bir söyleşisinden öğrenip aldığım, Rus edebiyatının yaşayan önemli isimlerinden Vladimir Makanin’in Zamanımızın Bir Kahramanı adlı kitabı ise sadece dokuz adet satmış. Yaşar Çabuklu’nun çoğu kitabını okudum. Çok okunduğunu zannediyordum. Meğerse satış rakamları yirmi, otuz, kırklardaymış. Durum vahim yani. Evet, onbinlerce kitap satılıyor Türkiye’de; ama HEP AYNI kitaplar satılıyor. Popüler olmayan kitapları merak eden okur kitlesi ise nüfusa oranlandığında hayli küçük bir kesim.

Bilimkurguyu sevenler için Taner Güler’in Supra: Bir Parçacık Sonsuzluk adında bir romanı var. İlgiyle okudum. Hikaye, uçakla seyahatin ve uzaklarla iletişimin sıradan hâle geldiği günümüz Dünyasına uygun şekilde, farklı ülke ve şehirlerde geçiyor. Kitapta Fermi paradoksuna ve düşmana teslim olmaktansa şehirlerini yakan Numansiyalılara kimi atıflar var. Atom-altı parçacıkların kendilerinin değil de -tıpkı uçakların gökyüzünde bıraktıkları iz gibi- arkalarında bıraktıkları izlerin gözlemlenmesine de atıf mevcut. Gerçekten de kurgu ve bilimin bireşimi. Kitapta en beğendiğim yer, denizaltından gizli bir güzergâhla varılan, Antarktika’daki Vostok İstasyonu'nun anlatıldığı sayfalar oldu. Farklı uluslardan konusunda uzman kişilerin bir amaç uğruna bir araya geldikleri gizli bir üs. Bayıldım.

Sinema ve felsefe meraklılarınınsa Serdar Öztürk’ün SineFilozofi adlı kitabını ilgiyle okuyacağını zannediyorum. Kitapta, Deleuze ve Heidegger gibi filozofların sağladığı kavramsal çerçevelerden yararlanılarak, sinemaya felsefî bir yaklaşım geliştiriliyor. Deleuze ve Heidegger dediğime bakmayın, kitabın özellikle ikinci kısmında, Kurosawa’nın Düşler filminin çözümlendiği sayfalarda, Serdar Öztürk özgün bir dil geliştirmiş. Düşler’i izlemiştim; ama bu kitabı okuyunca neler kaçırdığımın farkına vardım. Sinemanın pek de öyle eğlencelik bir iş olmadığını, önemli bir sanat dalı olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden kitabı ilgiyle okudum.

Herkesin bildiği değil de, daha az bilinen kitaplara arasıra böyle değineceğim.

(6) Ha gayret. Bu kışı gribe yakalanmadan bitirmek üzereyim. Sanırım bunda Ekim’in 4’üne kadar her gün yarım saat denize girmiş olmamın ve Eylül’den beridir düzenli olarak balık tüketmemin etkisi oldu. Bunu ispat edemem. Ama hissiyatım o yönde. Deniz benim için aşı, balıksa adeta ilaç niteliğinde. Bir tek balıkla beslenmek yetmiyor tabi. Son zamanlarda sebzeleri de düzenli olarak tüketmeye başladım. Özellikle brokoli ve Brüksel lahanası. Evet, pek yerli ve millî gıdalar değiller belki ama yalnız yaşayanlar için biçilmiş kaftan. Şirin mi şirin, minyatür lahanalar. On dakika haşla, tamamdır. Her yemeğe yakışır. Tuz bile istemez. Koskoca lahanayı almak istemem. Küçük ve kolay tüketilen sebzeler biraz da işime geliyor açıkçası. Hazırlaması kolay. Beş tane haşla balığın yanına, mis.

Beslenmenin dengeli yapılması gerektiği malûm. Her şeyden biraz yemek lazım. Zaten fazlasını vücut tutmayıp atıyormuş. Gereğinden fazla vitamin mi aldın? Yallah dışarı. Tutmuyor vücut. Bir de, insan kendini dinleyince doğruyu bulur diye düşünüyorum. Koşular, yürüyüşler, yarışlar ve yüzme derken kışın bana bir ağırlık çöktü. Evet, hiç hastalanmadım belki; ama kendimi nadasa bırakma ihtiyacı da hissettim. Olur bazen öyle. Bedeni dinlendirmek de gerekli. Koşmak istemezsin. Vücut gitmez bir türlü. Direnir. Bu yüzden, spora ve beslenmeye yapılan vurgunun dinlenmeye yapılmıyor oluşunu tuhaf bulmuşumdur hep. Hareket iyidir ama her şeyin fazlası zarar. Akşamları kitap okurken bacaklarımı uzatır, kanepenin kolçağına dayadığım yastığa başımı koyar, bir yandan okur, bir yandan dinlenirim. Dinlenmek çok önemli. Uyku da öyle. Öğrencilerden duyarım bazen: “Sabaha kadar kahve üstüne kahve içip ders çalıştım!” Hiç anlayamamışımdır bunu. Kim nasıl istiyorsa öyle çalışsın ama ben yorgun ve uykuluyken ASLA okumam. Kafam almaz, odaklanamam. Ayrıca sizi bilmem ama yeter ki uykum gelsin, dilediğim kadar çay ya da kahve içeyim, vız gelir tırıs gider. Bebekler gibi, mışıl mışıl uyurum.

Nedense entelektüel faaliyetlerle uğraşan insanların dalgın olduğu düşünülür. Hatta sağlıksız olmalı, bedenini ihmâl etmeli, daima zihnini yormalıdır gibi tuhaf bir algı vardır. Hani filozoflar düşünmekten önlerindeki çukuru göremeyip içine düşermiş ya, o hesap. Bana kalırsa hiç de öyle bir şey yok. Murakami’nin Koşmaktan Bahsedince Asıl Kastettiğim adlı kitabını okuyorum. Koşuya ve hayata dair kimi düşüncelerini yalın bir dille anlatıyor. O da uzun yıllar aralıksız koşmuş. O da yeri geldiğinde aylar süren aralar vermiş. "Koşmak için kimseye muhtaç değilsindir" diyor. Maraton koşmayı roman yazmaya benzetiyor: Sabır, içsel motivasyon ve kararlılık gerektiren iki farklı eylem. İlginçtir, koşu hızımız da aşağı yukarı aynıymış üstatla.

Koşarken ne düşünüyorum? Saman alevi misali kimi düşünce kıvılcımları belirip yok oluyor bazen. Ama daha çok etrafı izliyor, nefesimi ve rüzgârı dinliyorum. Müthiş rahatlatıcı.

Önümüzdeki aylarda çok güzel yarışlar olacak. Beş tanesine katılmayı planlıyorum. Bu kadar dinlendiğim yeter :)

(7) Nietzsche, soylunun veya üst-insanın, ayak takımını dinlemek gibi bir zorunluluğu olmadığını söyler. “Sokrates tartışmacı felsefeyi icat etti edeli ayak takımı kendini soylularla bir tutar oldu” diye yakınır. Bence Nietzsche felsefî aristokratizmin bir öncüsü, radikal bir aristokrattır. Onda empati, demokrasi, eşitlik filan bulamazsınız.

Çok ilginç bir yazıya rastladım. Yapılan kimi testlerde, zenginlerin, çevrelerindeki insanların yüz ifadelerindeki değişikliklere karşı daha duyarsız olduğu ortaya çıkmış. Güzel bir manzarası olan bir mekân düşünelim. O mekânda başka insanlar da olsun. Gariban adam çevresindekilerin yüz ifadelerine dikkat kesilirken, zengin onları hiç umursamıyor. Muhtemelen manzaranın tadını çıkartmayı tercih ediyor. Algıda seçicilik denen şey o denli belirleyici ki, refahı yüksek şahıs etrafına baktığında yalnızca güzellikleri, daha doğrusu umrunda olan şeyleri görüyor. Zira tehdit altında değil. Yarına çıkmama korkusu yok. Hayatı garanti ve yakın gelecekte parasal sıkıntı çekmesi muhtemel görünmüyor. Kendisini tehdit altında hissetmeyen insan, hâliyle başkalarını daha az gözlemliyor, dolayısıyla başkalarının acıları ve sorunları gözüne çarpmıyor. Para var huzur var.

Oysa günü kurtardığına sevinen ve yarına çıkıp çıkmayacağı meçhul olan fakirin, çevresindeki insanları çok daha dikkatli gözlemlediği açık. Bir araştırmaya göre, çevresindeki kişilerin yüz ifadeleri değiştiğinde fakir bunu derhâl fark ediyor. Manzaranın tadını çıkartmak gibi lüksleri yok. Kendini koruyup kollamak, mücadele etmek, hayatta kalmak zorunda. Köşeye sıkışmış bir kedinin dişlerini gösterip tıslaması gibi, her an didişmeye, sesini yükseltmeye, hatta kavga etmeye hazır. Hayat onun için kurtlar sofrası. Kim bilir nerede okumuştum. Ve biraz sert bir laf belki ama, birisinin “kavga etmek fakir işidir” yazdığını hatırlarım.

Söz konusu verilerin paylaşıldığı makaleyi gördükten sonra Buse'nin şu cümlelerini okumak ilginç bir tesadüf oldu: “Hiç aç kalmamış ya da aç kalacağı endişesini yaşamamış, hayatını kurduğu fikir elinden kayıp gitmekteyken tek yapabildiği bakmak olmamış, hakkı yenmemiş, emeği ve bedeni sömürülmemiş olanlardan insanın değerini bilmesini beklemek saçma.”

İnsanların hâl ve hareketlerine karşı daha duyarlı olanların yoksul kesim olduğu söylenirken şöyle de bir çıkarım yapılmış: Çünkü yoksullar başka insanlara bağımlı. Onlara muhtaç. Ekonomik bir bağımsızlıkları olmadığı için başkalarını umursamamak gibi bir lüksleri de yok. Yeterince zengin, güçlü ve statü sahibi bir insanın, başkalarının duygu ve düşüncelerini umursamak zorunda olmadığı aşikâr. Ama yoksul olunca, ya da kibar tabirle “daha alt sosyo-ekonomik tabakaya mensup”, “gelir düzeyi düşük” filan olunca, başkalarını dikkatle izlemek hayatî bir önem taşıyor. Niyet okuyabilmeli, öngörüde bulunabilmeli, kimin nerede ne yapabileceğini sezebilmelisin ki yanlış yapmayasın.

Öyleyse, en azından bir ölçüde, neyi görüp görmeyeceğimizi ve önceliklerimizi belirleyen şey kim olduğumuz.

(8) CNNTürk’te Norveç’le ilgili bir program izledim. Tamam, Norveç şanslı ülke. Doğalgazı var, petrolü var, okyanusa kıyısı var. Ama başarı şansa dayanmıyor. Hukukun üstünlüğü, iş disiplini ve ciddiyet bir yana, balıkçı Heinrik’in konuşmasında bir nokta dikkatimi çekti: “Şurada gördüğünüz ev amcamın, diğeri halamın, onun yanındaki ise bizim. Tüm aile balıkçıyız.” Adamlar balıkçı ve refah içerisinde yaşıyor. Başka bir mesleğe geçeyim, çocuğumu bu "sefaletten" kurtarayım, okuyup masa başında çalışsın gibi bir hedef yok. “Peki sen üniversite okudun mu?” diye sordu bizimki. Heinrik üniversite okumuş okumasına; ama okuduğu bölüm KAPTANLIK. Heinrik aile, hatta sülale mesleği olan balıkçılığa öncelik vermiş yani.

Gezmeye ve gezi programlarını izlemeye bayılırım. Bir programda, Ankara’nın bir köyünde bir vatandaş, çocuklarını köyde tutamadığından yakınıyordu: “500 keçim var, maddi durumum iyi, evim ve evimde bulaşık makinesinden internetine kadar her imkânım var. Ama oğlum Kızılay’da bir AVM’de çalışıyor. Köyde çalışmayı kendisine yakıştıramıyor. Oralarda asgarî ücrete razı.”

Oysa tiftik keçisi yetiştirmenin ve çiftçiliğin -Norveç'te olduğu gibi- sürdürülebilir olması gerekirdi. Çok isterdim mesela, o çocuklar okusun okumasına ama ziraat üzerine, hayvancılık üzerine okuyup aile mesleğini geliştirerek devam ettirsin. Ama olmuyor. Bir kere tarım ve hayvancılıkla uğraşmayı insanımız genellikle kendine yakıştıramıyor. Rengârenk, ışıltılı ve müzikli AVM’lerin, kafe ve restoranların, kent kalabalığının ve o kalabalık içerisinde erimenin cazibesine karşı koymak zor. Daha az gelire ve kira giderine rağmen kentte yaşamaya razı. Çünkü orada özgür olacak. Kimse onu tanımayacak. Kimse onu gözetleyip denetlemeyecek. Biliyor ki bizim köylerde, Norveç’in köyündeki ya da balıkçı kasabasındaki gibi rahat değilsindir. Herkes kaçar köylerden. Ekonomik sebeplerin yanında insanın insanı darlamasının, rahat bir ortamın olmayışının, görünmeyen, yazılı olmayan baskının da payı büyük. Çocuk hobi edinse “fuzuli iş”, dernekleşme desen yok, ve okul bittiyse tek sosyalleşme alanı -içi sırf erkek dolu olan- kıraathaneler. Bitik bir sosyal ortam. Herkesin birbirinin dedikodusunu yaptığı bir tuhaf ilişkiler ağı. E senin çocuk değil 500, 2.500 tiftik keçin olsa, önüne her imkânı da koysan gene kaçar kente gider.

Kentleşme bir yere kadar kaçınılmazdı; ama ipin ucu kaçtı. Genellikle şöyle bir izlek söz konusu: Baba tarım ve hayvancılıktan geçinemeyince fabrikada iş bulur. Önce köyden gider gelir. Sonra çocuğu liseye başlar. Köyde lise olamayacağına göre "kasaba ya da şehirde ev tutalım, her gün köye gidip gelmeyelim bari" denir. Köy, giderek, yalnızca bayramlarda yaşlıların elini öpmek için gidilen bir yere dönüşür. Tarlaya bahçeye bakılmaz olur. Nihayet köydeki atıl yerler satılır, kasabada veya şehirde bir apartman dairesi alınır. Çocuk da artık ya işçi olur, ya süpermarketlerde, AVM’lerde filan çalışır, ya da okuyabilirse beyaz yakalı olur işte...

Sonuç: Elveda tarım ve hayvancılık.

Tamer.

31 Ocak 2017 Salı

Dört Değini: Ocak 2017

(1) Çocukluğuma denk geldi gerçi ama tam da çocuk olduğumuz için olan bitenin farkında değildik. Gorbaçov’u ve kafasındaki lekeyi hatırlarım haberlerden. Televizyon ne gösterirse o. Sovyetler’in dağılışı esnasında insanlar ne çile çekmiş meğer. İkinci El Zaman: Kızıl İnsanın Sonu adlı kitabı bitirdim sayılır. Kitabı okumadan önce 90’ların Rus halkı için bu denli zor geçtiğini tasavvur etmemiştim. Sözlü tarih sonuçta. İşin içine kurgu da katılmış olabilir ama anlatılanlar kısmen bile doğru olsa yeterince korkunç.

Onlarca anekdot var belleğimde. Bir örnek vereyim. Yıllarca sigortası ödenmiş ve emekli ikramiyesini almak üzere olan ihtiyar bir kadın düşünün. Serbest piyasa nedir bilmeyen koca bir ülkenin ekonomik modeli hızla dönüştürülünce Rus rublesi o kadar değer kaybediyor ki, Volga marka bir otomobile denk olan emekli ikramiyenizle, bir gecede, bir kilo salam satın alabilecek hâle geliyorsunuz. Şaka gibi... Sokaklara düşenler, intihar edenler, dilenenler, yüksek lisanslı temizlikçiler, hayat kadınları, nihayet sokaklarda silahlarını saklamaya bile tenezzül etmeyen çetelerin türemesi. Fabrikalar yevmiye ödeyemediği için ne üretiyorsa ondan veriyor işçisine. Parfüm fabrikasında çalışan kadına maaş olarak parfüm veriliyor mesela. Herkes bunları gidip sokaklarda satıyor, takas ediyor -ticaret nedir bilmeyen, birkaç ay öncesine kadar para mevzuunun konuşulmasını bile ayıp bulan Sovyet halkı kendince ticaret yapıyor.

Emekli ikramiyesi buharlaşan teyze, kızına sürekli “beni sakın gazeteye sarıp gömmeyin, n’apın edin kefen bulun!” diye yalvarmaya, giderek akıl sağlığını yitirmeye başlıyor. Evlerini yok pahasına elinden alan bir mafya, kadının tabutla, törenle gömülmesini sağlıyor. Kızı ise son görevini yerine getirebildiği için memnun. Ev gitti tabi. Evsiz kalınca tren istasyonunda, apartman girişlerinde filan yaşamak zorunda kalıyor uzunca bir süre. Düşünün, doğumgünlerinde hediye olarak diş macunu ve sabun verilen bir dönem. Daha neler neler.

En acısı da hayatın anlamını yitirmesi. “Biz bir ideal için yaşıyorduk. Uzaya ilk biz çıktık. Spor, sanat, kültür ve sanayi. En güçlü ülke biz olacaktık. Ne yani, şimdi sırf yaşamak için mi yaşayacağız? Eğer yüce bir ideal uğruna yaşamayacaksak, yaşamanın ne anlamı var?”

En temel ihtiyaçlarından yoksun kaldıkları yıllarda dahi hâlâ büyük ideallerden, fedakârlıktan ve adanmadan söz etmeleri karşısında insan afallıyor hakikaten.

(2) N’apıyorsunuz? Keyifler yerindedir umarım. Vallahi kitabım çıktığından beridir bende bir hafifleme oldu. Tatile girmişken bol bol kitap okumak dışında kendi kitabımın tanıtım çalışmalarıyla ilgileniyorum. Boşluğa düştüm demek abartılı olur belki; ama bir hafifleme, bir rahatlama olduğu kesin. O kadar ki, diş hekimine gitmek gibi yıllarca ertelediğim işleri yapar oldum son günlerde.

Tanıtım çalışmaları demişken, gerçi daha 35 yaşımı doldurmadım ama, şu hayatta öğrendiğim bir şey varsa o da bir amaç uğruna çabalamanın gerekliliği. Hani şu “tırnaklarıyla kazıma” deyiminde anlatılan şey. Sonuçta kimse kimseyi keşfetmekle yükümlü değil. “Acaba kimdir bu kişi?”, “ne gibi yetenekleri var?” veya “acaba iç dünyasında neler dönüyor?” diye sormazlar. Çoğu kimsenin böyle bir derdi yok. Milletin işi gücü var. Kim olduğun ve hangi alanda çabaladığın fark etmez, kendini göstermen, derdini anlatman lazım. Sonuçta kimse kimsenin içini göremiyor. Eğitimde de bu yüzden sınav yapılır ve eğitim “istendik davranış değişikliği” olarak tanımlanır. “Ben istesem yaparım!” E yap da, bilgini davranışa dök de görelim o zaman? Kitap mı yazdın? Bunu insanlara duyurmak için tüm araçları kullanacaksın kardeşim. Yüksek lisans veya doktora yapmaya mı niyetin var? ALES ve KPDS’ye hazırlanır, gereken puanları alır, gerekli şartları sağlar, mülakatta jürinin karşısına çıkarsın, kimse de -eğer sıradışı ve TANINAN bir yetenek değilsen- “N’OLUR GEL!” demez. 

İçinde yaşadığımız dönemin klişelerine dair. Kitapyurdu ve İdefix gibi sitelerden temin edebilirsiniz.
Hangi kitabı hangi sene ve hangi mekânda okuduğumu hatırlarım. 2002 yılında Tanrı’nın Tarihi diye bir kitap okumuştum. Ayraç Yayınları. Kitaplıkta duruyor hâlâ. Yıllar sonra Pegasus Yayınları aynı kitabı yeniden basmış. Demin Facebook’ta reklamını gördüm. O baskısı zor tükenen tuğla gibi kitap muhtemelen çerez gibi satılacaktır şimdi. Binlerce beğeni, yüzlerce yorum, paylaşımın altında birbiriyle tartışanlar, birbirine sataşanlar... Ve kitabın kapağında üç semavî dinin simgesi. Bu yeni baskıda yayınevi belli ki işi şansa bırakmamış. Oysa duyurmasalardı, bir avuç kitap kurdu dışında o kitabı duyan eden pek olmazdı.

Bu arada bir üniversite öğrencisinden aldığım ileti mutlu etti beni. Çağımızın Yanılgıları Üzerine’yi iki günde bitirmiş. Bir çok yerin altını çizmiş. En çok “Hüzünlenmek Marifet mi?” ve “Ortadoğu Günahsız mı?” bölümlerini beğenmiş. Bir de 156. sayfayı. Çok mutlu oldum bu dönüşten :) Hemen gidip 156. sayfada ne yazdığına baktım tabi. Kitabı fotoğraflayıp Instagram'e yüklemiş. Instagram'de yokum, göremedim ama bu mutluluk bana yetti.
Tırnaklarla kazımaya devam. Edilgenlik yol değil. Üşenmek yok.

Zaten “ben buradayım!” demedikten sonra orada olduğunu kim nereden bilsin ki? :)

(3) Bir seminerde tanık olmuştum. Ağaç dikme kampanyasından söz ediliyordu. Bir katılımcı söz almış, tüm bunların boş işler olduğunu, sonuçta kapitalizm ortadan kalkmadığı sürece bizim dikeceğimiz ağaçların hiçbir anlamının olmadığını söylemişti. Sorun sistem sorunuydu.

Ben bu tip söylemleri çoktandır sorunlu buluyorum. Hayalî bir gelecek uğruna, bugün için verilebilecek her mücadeleyi küçümsemek bana makûl gelmiyor. Kişiyi rahatlatıyor belki; zira “sistem bozuk abi, biz ne yapsak boş” tavrı kişiyi atalete sevk eder. Parmağını bile kıpırdatmana gerek kalmaz, nasıl olsa burjuva demokrasisi içinde varolmak "anlamsızdır." Mevcut sistem baştan ayağa kötü olduğu için, hukuk içerisinde mücadele vermek de "anlamsızdır." Gönüller ferah tutulur. Fedakârlık, diğerkâmlık, adanma, kendin için, Dünya için, başkaları için, hatta gelecek için mücadele etmene gerek yoktur. Yapısalcılığın fazlaca kuvvetli bir etkisi midir bilinmez, özne olmaya, bir şeyleri değiştirebilecek olmaya dair küçücük bir inanç kırıntısı dahi görülmez olur.

Kafandaki kavramsal çerçeveyi dış dünyaya dayatınca olgular o çerçeveye göre algılanır. Bütün çerçeveler birbirine denktir demiyorum. Nihilist değilim; ama hangi çerçeve insanlığa daha faydalıdır diye tartışmak yerine, belirli bir çerçevenin zaten iyi, geri kalanlarınsa kötü olduğunu, en kötüsü de fiilî durumun baştan ayağa kötü olduğunu savunmak kişiyi ya atalete ya da terörizme götürür. Hayalî ve mükemmel bir gelecek uğruna, sözde mükemmel bir ideal uğruna mevcudiyeti, gerçekleri, bugün varolanı reddetmek, olan biten içerisinde daima kötü olanı seçip güzellikleri bilerek ya da bilmeyerek es geçmek, insandaki nefreti büyüttükçe büyütür. Bu yüzden, hiç şaşmaz, her şeyi insana değil de sisteme bağlayan kişilerin yüzleri daima asık olur. Sonuçta, içinde hiçbir çıkış kapısı olmayan bir labirentin içinde olduğuma inanırsam, mutlu ve umutlu olmak için hiçbir sebebim kalmaz. Ya bir köşeye çekilir çevreme çemkirir dururum, ya da sözde daha iyi bir dünya için, daha güzel bir gelecek için terör örgütlerinin yaptığı gibi insanlara kan kustururum. Bu yol yol değil.

Bu kafayla mesela referandum da boş iştir. “Boykot ediyorum ben ya!” dersin. Ne evet ne de hayır, sonuçta burjuva demokrasisi, sonuçta kapitalist ekonomi, sonuçta ne varsa yalandır, boştur, anlamsızdır. Özne olmayı reddetmenin dayanılmaz hafifliği.

Çoktandır nerede kolay bir çözüm görsem kuşkulanıyorum. Varolan her şeyi tek bir ilkeyle açıklayan kavramsal çerçevelere şüpheyle yaklaşıyorum. Gerçeklerin altında sınıf çatışması (Marx), güç istenci (Nietzsche), tahakküm ilişkileri (Foucault) ve sair ilkeler yatıyor olabilir, ama tek bir ilkenin tüm olan biteni açıklaması aklıma yatmıyor. 

Her şeyin bir sistem sorunu olduğunu da düşünmüyorum. O sistemin, o yapının içindeki insanların, bir başka deyişle öznenin de önemi büyük.

(4) Günümüzde yakın çevremizdeki insanlara karşı iyi olmamız marifet değil. Yüz sene önce yeterliydi belki. Aile, akraba, eş dost dışında kimseyle karşılaşmazdık. İsmail Saymaz bir programda demişti ya, “kendi köyünden ötesini vatan bilmeyen” insanlardık. Küçük dünyalarında tarlayla uğraşmak ve hayvanları otlatmak dışında bir iş bilmeyen, birbirinden bihaber koca bir nüfus. Etik denince birbiriyle temas eden insanlar akla geliyordu. Yakındalık etiği. Dar, küçük çevreler. Ama bugün işler değişti.

İlk çıktığı zamanlardan beridir internetle haşır neşirim. Son birkaç yıldır internet vesilesiyle tanıştığım insanlarla yüz yüze görüşmüyordum. Bilinçli bir karar değildi. Denk gelmiyordu işte. Biraz da merak eksikliği ve metropolde yaşamıyor olmanın getirdiği üşengeçlik olsa gerek... Geçen Cuma bir değişiklik yaparak üşengeçliğimi yendim. Böylelikle, daha önce hiç yüz yüze gelmemiş insanların nasıl da iyi niyetli olabileceğini, bir masanın etrafında nasıl da eğlenceli, komplekssiz ve içten bir sohbet gerçekleştirebileceklerini hatırlamış oldum. Özellikle kitaplar, felsefe, bilimkurgu ve başka herhangi bir ilgi alanını paylaştığımız insanlarla aramızda görünmez bir bağın olduğunu hatırladım. Kendine özgü, başka bir cemiyetin üyeleriymişiz gibi. Zeki ve mütevazı insanlarla sohbet etmek bambaşka.

Bugün sanal ve gerçek arasındaki ayrım giderek belirsizleşti. Artık iletişimlerimizin çoğu uzaktan. Bugün artık uçakla seyahatin yaygınlaşması, cep telefonları, Twitter, Ekşisözlük, Couchsurfing filan derken, gündelik hayatımızda tanımadığımız insanlarla da iletişim hâlindeyiz. Bir asır önce kendi köyünden ötesini bilmeyen insanlar bugün uçakla iki saat içinde başka bir ülkeye gidebiliyor. Hiç tanımadığım birileri kitabım hakkında değerlendirmelerini e-posta ile tarafıma gönderebiliyor. Sen, şu an, şu satırları, sanal filan değil, gerçek bir kişi olarak okuyabiliyorsun mesela. Hiç yüz yüze gelmediğimiz kişilerden iyilik bile görebiliyoruz hatta. Ya diyorum, "şu romanın şu sayfası bende eksik." Bunun üzerine hayatımda görmediğim, muhtemelen hiç görmeyeceğim birisi o sayfayı tarayıp bana gönderiyor. Çıktısını alıp kitabın arasına koyuyorum mesela. 

Bu akışkan, hareket hâlindeki, uzak-yakın ayrımının geçerliliğini yitirdiği, hızlı seyahatin ve anlık iletişimin hüküm sürdüğü yeni dünyayı anlamak için eski yakındalık etiği yetersiz kalıyor. Günümüzde marifet ailemize, dostlarımıza ve mesai arkadaşlarımıza karşı nazik olmamız değil bence. Dünya değişti. Kendi kişisel coğrafyasıyla yetinmiyor, bir şekilde uzaklarla bağ kuruyor insanlar.

Yakın çevremizde iyi bir insan olmak yetmiyor. O zaten olması gereken. Bir rumuz edindiğimiz an küfretmeye, hakaret etmeye, bir de artık fena hâlde kabak tadı vermiş olan trollemelere başlıyorsak, uzaklara gidince "nasıl olsa beni bir daha görmeyecekler!" düşüncesiyle hoyrat davranıyor, nezaket sınırlarını ihlâl ediyorsak asıl sorun burada.

Hâliyle, uzaktakilerle kurulan etik ilişkinin önemi arttı bugün.

Tamer Ertangil.