22 Ağustos 2017 Salı

21 Ağustos Güneş Tutulması ve Hissettirdikleri


İnternetten güneş tutulmasına bakınca nasıl da küçük hissettim kendimi. Böyle büyük olaylara tanık olunca, özellikle uzayın sonsuzluğu üzerine düşününce her şey nasıl da önemsiz geliyor. Sonsuz uzayı geçtim, Samanyolu’nu da geçtim, Güneş sistemine nazaran baktığımızda bile bir toz zerresi kadar yer kaplamayan, ortalıkta vızır vızır dolaşan birkaç milyar insanız. Tartışan, didişen, birbirinin arkasından konuşan, kıskanan, kurnazlık eden, açık arayan, yargılayan ve yadırgayan insanoğlu. İşe giden, eve dönen, sofra kuran, gülümseyen, paylaşan, ümit eden, şarkı söyleyen, tatile giden insanlar. Kafaya kim bilir nasıl da küçük bir şeyi takıp tırnaklarını kemiren, sabahlara kadar yatakta bir oraya bir buraya dönüp duran, uykusu kaçan, asabı bozulan insancıklar. Yıldızların, gezegenlerin ve galaksilerin boyutlarına bakıldığında uzayda kapladığı yer, bedenindeki bir mikrop kadar bile olmayan, ama derinlemesine hissettiği sevinci ve kederi büyük olan insanlık.

Zamana bakınca dertler daha da önemsizleşiyor. Omuzlarından bir yük kalkıyor adeta. Bir kitapta “zaman en büyük düşmanımızdır” diye okuduğumu hatırlıyorum. “Zamanla yaşlanır ve ölürüz. Geçen zamana çare üretmekten aciziz. Zaman düşmanımızdır -hepimizin ortak düşmanı” gibi cümleler yazıyordu. Bir ömür az zaman değil. Bazen bir gün bile geçmek bilmiyor. Ama Halley Kuyrukluyıldızı’nı düşünüyorum mesela. Ben dört yaşındayken görülmüş en son. Yetmiş altı yılda bir ortaya çıkıyor. Bir sonraki sefer 2061 yılında. Eğer yaşarsam yetmiş dokuz yaşında olacak ve dört yaşındayken göremediğim Halley Kuyrukluyıldızı’nı bu kez görebileceğim. Kim bilir? Ondan sonraki sefer, yani 2137’de ne bu satırları okuyan sen yaşıyor olacaksın, ne de ben. Ama Halley görünmeye, Güneş ise tutulmaya devam edecek. Aradan geçen zamanda insanlar birbirini sevmeye, birbirinden nefret etmeye, birbiriyle didişmeye ve incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden ötürü birbirine küsmeye devam edecek. Muhtemelen.

Tanrı olsaydım ve yarattığım evrene şöyle bir baksaydım, evrenin bir yerinde, onca galaksinin arasında Samanyolu’nun içindeki Güneş sistemi’ne bağlı Dünya adlı gezegende ortaya çıkmış olan insan denen bu varlığa hayret ederdim. Uzaktan bakınca görünmeyecek kadar küçük; ama roketler yapıp uzaya çıkan, yörüngelere uydular oturtan, “acaba dışarıda ne var?” diye uzaya, dışarıya bakan ve Güneş’in ne zaman tutulacağını önceden saati saatine bilen bu tuhaf varlığın merak duygusunu takdir ederdim doğrusu.

21 Ağustos 2017 Pazartesi

Sırça Fanus ve Varoluş Kudreti


İki günde iki zıt ruh hâli. Sylvia Plath’in Sırça Fanus’unu okudum. Kendisinin şair olduğunu bildiğim için Sırça Fanus’u bir şiir kitabı zannediyordum. Meğer romanmış. Kitabın ilk yarısını çok sevdim. Plath’in yeni deneyimlere yelken açarken duyduğu heyecanı paylaştım. Neşesine bayıldım. Bazı arkadaşlarıma tavsiye ettim hatta.

Şimdi tavsiyemi geri alıyorum; zira kitabın ikinci yarısı tam bir kâbus. Okurken yüreğim sıkıştı. Ani bir kırılmanın ardından ağır bir bunalıma giren Plath’in sürekli zihninde gezdirdiği intihar fikri ve girişimini okurken öf çekmekten ruhum daraldı. Kendini öldürme fikrini, psikiyatri kliniklerinde geçirdiği ayları, elektroşok tedavisini ve kimi başka tatsız yaşantıları dinlerken “yapma, dur!” deyip durdum içimden. O kadar güçsüz hissettiği bir dönem geçirmiş ki, bırakın o hisleri bizzat yaşamayı, kitabı okumaya bile zor dayandım. O güçsüzlük ve çaresizlik odama kadar geldi, yanıma dikilip somutlaştı adeta. Keşke Plath’in hayatı Sırça Fanus’un ilk yarısı gibi neşeli ve coşkulu olsaydı. 1963'te intihar etmiş. 31 yaşındayken. Keşke yapmasaydı. 30'lar daha güzel geçebilirdi de. Bilemeyiz artık.

Bunda gencecik insanların omuzlarına kaldıramayacakları yükleri yükleyen yetişkinlerin de payı var. Hani bankamatiği bile kullanamayan, en basit konularda dahi kendini geliştirmeyen teyzeler ve amcalar, on sekiz yaşındaki insanlara “okuyun, çalışın, şikayet etmeyin, İngilizce yetmez, ÜÇ-BEŞ DİL ÖĞRENİN!” derler ya, onun gibi. Küçük bir kasabadan çıkıp New York’ta staj yapan Plath de neye uğradığını şaşırmış. İş stresi, koşturmaca ve amirinin ondan “2-3 dil öğren” tarzında sürekli yeni taleplerde bulunması onu bir “hiçbir şeye yetişememe” duygusuna kıstırmış gibi geldi bana. Zaten bir arkadaşı Plath için “her şeye yetişmeye çalışırdı. Sanki hayatta ne varsa elinden kaçıp gidiyordu ve Sylvia hepsini yakalamalıydı” gibi bir şeyler yazmış bir mektubunda.

Kitap bitince Il Postino (1994) diye bir film indirdim. Bir dergide okumuştum. Şilili şair Pablo Neruda ile ilgili olduğunu hatırlıyordum sadece. Ve film içimi öyle ferahlattı, öylesine sevinç doldum ki, şu ana dek izlediğim en iyi filmlerden biri oldu diyebilirim. Sevgi, dostluk, güzellik, neşe, mahçubiyet, masumiyet, şiir, ada, deniz, balıkçılar... Sonu acıklı gerçi. Olsun. Sırça Fanus’tan sonra yüreğim ısındı resmen. İtalyanca’nın sesletimi serttir, pek sevmem; ama bu filmde İtalyanca bile kulağıma ninni gibi geldi.

Filmin çekildiği mekânı Google Earth’ten buldum. Procida diye bir ada. Belki bir gün gidip görürüm orayı da. Çok isterim.

Eleştiri: Hayat sadece neşeyle dolu anlara sahip değil. Bazıları hayatı boyunca bu neşeyi yakalama şansına sahip olmuyor bile.

Yanıt: Muhakkak. Öte yandan hayat sadece hüzünle dolu anlara da sahip değil. Ben yaşam felsefesi söz konusu olduğunda, yani nasıl yaşamamız gerektiği söz konusu olduğunda Spinoza ve Heidegger'in felsefelerini yakın buluyorum kendime. Spinoza, çünkü conatus (varoluş kudreti; yaşam azmi ve enerjisi) ne kadar artarsa neşe de o kadar artar. Conatus'umuzu yenecek denli güçlü dış etkenlere karşı tetikte olmak gerekir. Heidegger, çünkü insan yalıtık bir varlık değil fakat şeyler içinde bir şeydir. Dolayısıyla şeylerle dolaysız bir bağlantı içinde olmak, Dünya'ya, hayata gömülmek, yalnızca kavramlarla değil ayrıca deneyimlerle yaşamak conatus'umuzu yükseltecektir. Heidegger ile Spinoza'yı bağlantılandırmam keyfî görünebilir. Ama bence sakıncası yok.

Hayatı boyunca bu neşeyi yakalama şansına sahip olmamak büyük bir talihsizlik olurdu. Ben bu kadar kötümser olamıyorum. Her bireyin zevk aldığı, yaparken zamanın ne kadar geçip geçmediğine bakma gereği bile duymadığı, kendisini o etkinliğin içerisinde kaybettiği bir iş vardır herhalde. Neşeyi yakalamak biraz da çaba istiyor sanki.

Ha son olarak, varoluş sancısı çekilebilir; ama bu iyi bir şeymiş gibi yüceltiliyorsa ben orada yokum.

Bir yoruma istinaden: Öncelikle yorumunuz için teşekkür ederim Hocam. Aynı kitabı okumuş olan insanlar göksel bir cemaat gibi birbirine bağlı sanki. Kitap güzel. Ona şüphe yok. Elimden bırakamadım. Anlatımı, üslubu güzel. Son derece içten ve dürüst. Ne var ki ikinci yarısını sevmedim derken, edebî yönden değil de, üzerimde bıraktığı his bakımından sevmedim. Ben yenilgileri, pes etmişlikleri, direnemeyişleri sevmiyorum. Bence sırça fanusundan çıkma şansı vardı. Gerçi kitabın sonunda iyileşme de gösterdi. Ha, bu topluma uyum sağlamak doğru olan mıdır? Tartışılır, ama yine de intihar düşüncesini bu denli kafaya takmanın sağlıklı bir durum olmadığı aşikâr. Ben kitabın ilk yarısındaki meraklı, hevesli, tutkulu Sylvia'yı sevdim. Pes etmeyen. Hayatta tatsızlıklar kadar güzellikler de var. Bırakmaması gerekirdi 31 yaşında. Çok genç. Neyse. En azından ardında böyle bir yapıt bırakmış Sylviacığımız

20 Ağustos 2017 Pazar

Türkiye'de Eğitimin Geleceği

Türkiye’de eğitimin yakın vadede iyiye gideceğine inancım yok. Yurtdışına giderken yanımda dergi götürmüştüm. Bir yıldır kitaplığımda duruyordu. Dergide geçen haberlerden birisi bir mahkeme ile ilgiliydi. Bir öğrenci, öğretmeninden kendisine kitap önermesini istiyor. Öğretmen ise -bence gayet doğru bir kararla- Buket Uzuner’in Kumral Ada – Mavi Tuna’sını öneriyor. Doğru karar diyorum; çünkü kitabın dili genç okura hitap eden tarzda. Beş yüz sayfa filan. Sonrası Alo 147’ye şikayet. Soruşturmadır, mahkemedir, malûm süreçler.

Sebebi neymiş biliyor musunuz? Kitabın içindeki cinsellik içeren cümleler. Güler misin, ağlar mısın? O romanı ben de okumuştum. Ve öyle hacimli bir kitabı, sıradışı bir belleği olmayan hiç kimse ezberinde tutamaz. Şahsen çoğu kısmını hatırlamıyorum bile. Kaldı ki her edebî eserde cinsellik olabilir. Bilemiyorum, belki vatandaş için çok incitici, belki de şok edici bir durum ama HAYATTA CİNSELLİK DİYE BİR ŞEY VAR arkadaşlar. Evet, hayatta pek çok şey olduğu gibi böyle bir şey de, ne kadar istemeseniz de var. Herhangi bir eser, hayata dair herhangi bir konuya yer verebilir. Bu o kadar olağan, o kadar sıradan bir şey ki, inanın romanı okuduğum hâlde öyle bir paragraf hatırlamıyorum bile. Ceza almış mı, almamış mı bilmiyorum ama o öğretmen muhtemelen bir daha kitap tavsiyesi vermeyecek. Enayi mi ki versin? "Ben bilmem" de geç.

Film, kitap, müzik önerisi mi? Aman abi, boşver şimdi. Şarkının içinde hangi sözler geçiyor bilemezsin. İçkiden filan bahseder, özellikle Türk Sanat Müziği’nde çok geçer -Allah muhafaza. Ben bilmem çocuklar, ben müzik bilmem. Kitap dersin, içinde evrimle ilgili bir paragraf filan vardır. Boşver, başımız belaya girmesin şimdi. Film mi? Dikkatle her sahnesini baştan sona izledin mi? Olumlu bir mesaj vermesi yetmez. İçinde küfürlü cümle var mı mesela? Otuz beş kişilik sınıfta birinin şikayeti yeterli. Risk almaya değmez abi. Aptallık etmeyelim. Biyoloji öğretmeni misin? Akıllı olacak, öyle evrim mevrim demeyeceksin -seni çok bilmiş seni. Yabancı dili öğreteceksin ama KÜLTÜRÜNÜ VERMEDEN. Yeni nesli Batı kültürüyle “yozlaştırmayacaksın” öyle. Bilimsel yöntem, felsefî argümanlar filan ne ayak? Yahu o topluma ışık olma, onu aydınlatma, akıl yürütme, gerekçelendirme, görüşleri tartma ve daha doğru olanını idrak etme gibi şeyler: Bunlar geride kaldı Hoca! Bize şunu şunu öğret, gerisini kurcalama. Müfredat belli. Sen kimsin de öyle müfredat dışı önerilerde bulunuyorsun? Çok canın istiyorsa git evinde oku; ama bildiklerini kendine sakla. Zaten TEOG’da, ÖSYS’de filan daha fazla net yapıyorsa öğrenci başarılıdır. Gerisi yalandır, fuzuli iştir.

Bu "topun ağzındayız", “acaba şikayet edilir miyim?”, "başım belaya girmesin durduk yere" gibi kaygılar eğitim-öğretime engel teşkil ediyor. Eskiden idealizm fedakârlık gerektiren, zorlu bir tercihti. Şimdi ise bildiğin enayilik anlamına geliyor. Bu yol yol değil.

Yorum: Ülkedeki sorunların çözülebilmesi için; iyi yetişmiş, bilgili, kültürlü, ahlâklı, dürüst kısaca işini lâyıkıyla yapabilecek insanların yönetici olmaları gerekir. Evet ama ciddi bir sorun var: Bu insanların seçilip iktidara gelebilmeleri için birilerinin onları aday göstermesi ve seçmenin çoğunluğunun da oy vermesi gerekiyor. Bu mümkün mü? Böyle bir talep var mı halktan?

Kısır döngü sürecek; doğru insanlar yönetici olamadığı için sorunlar sürecek, sorunlar sürdüğü için doğru insan yetişmeyecek, doğru insan yetişmediği için uygarlığa ulaşamayacağız, medeni olamadığımız için de saçma sapan bir hayat yaşayıp, 1400 yıl öncesinin meselelerini ❝bağırıp çağırıp❞ mutsuz bir şekilde öleceğiz.

Yanıt: Böyle bir talep yok. Katılıyorum. Aslında vatandaş "bana şunu şunu öğret, bunu bunu öğretme" demeye getiriyor. Yani zaten neyi öğreneceğini biliyor ve bilgiler içerisinde ayrıma gidiyor. Bildiğini ya da bildiğini sandığını öğrenen toplum yerinde sayar. Sonuçta ben zaten x'i biliyorum. X iyidir. Sen bize x'i öğret demek, ben bir şey öğrenmek istemiyorum demeye gelir.

Aslında bu gibi durumları Feyerabend gibi kimi Batılı düşünürler de besledi. Temellerini hazırladı yani. Şimdi cımbızla çekmek gibi olacak ama olsun. Feyerabend eğitimin tamamen demokratikleşmesini savunur. Yani taban neyi talep ederse, neyin öğretileceğine öyle karar verilmelidir der. Hatta uç bir örnek verir. Der ki, "halk isterse büyücülük (vodoo) bile öğretilebilir okullarda."

Sonuçta demokratik talep.

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Coşku, Conatus, Spinoza ve Karşıtlık Teodisesi

Babam bekârken bir süre İsviçre’de yaşamış. Yaşı daha ondokuz filan. Sınır polisine pasaportunu uzattığında boynunda fotoğraf makinesi varmış. Güya turist :) Eh, o yıllarda vize diye bir dert de yok, kolaylıkla ülkeye girmiş ve sanırım bir-bir buçuk yıl kalmış oralarda. Kaçak işçi. Çeşitli işler. Almanca da öğrenmiş. Yine de, tek başına başka bir ülkede hayata sıfırdan başlayıp tutunabilmek kolay değil. Nihayet dönmüş ve annemle evlenmiş. Dönmeseydi, biraz dişini sıkıp orada kalsaydı bugün Dünya'da yoktum. Sonuç olarak buradayım ve burada olmak güzel.

Otuzlu yaşlar gayet keyifli. Doğuştan içime kodlanmış coşku yüzünden bazen yerimde duramıyorum. Her gün yarım saat yüzüyorum muhakkak. Ama bugünkü gibi kendimi zaptedemediğim kimi günlerde, rüzgâr yoksa, bisikletle on kilometre gezdikten sonra denizde açılabildiğim kadar açılıp, yine denizde sırt üstü dinlenip, sudan çıkmamla birlikte çimlerde çıplak ayak koştuğum oluyor. Bir çeşmede ayaklarımı yıkıyorum sonra. Her çıktığımda "su soğuk mu?", "temiz mi?", "ne kadar derin?" soruları. Soran sorana ama plaj dışında giren yok. Deniz insanın dostudur. Henüz yürüyemeyen bir bebek suya konunca yüzebiliyor. Geçenlerde bir arkadaş görmüş beni. Epey rüzgârlı bir gündü. “O dalgalarla boğuşan sen miydin?” dedi. Yok dostum, dalgalarla dans ediyordum ben. Kendini suyun hareketlerine uydurunca sorun kalmıyor. Ben de geç öğrendim. Yirmi iki yaşıma kadar suda şaşkın gibi debeleniyormuşum meğer. İnsanımız bu yaz çok can verdi denizlerde. Belki yüzme dersini ilkokula koymalı. Bilmiyorum. Tek bildiğim ölümlerin büyük çoğunluğunun panik sebebiyle olduğu. Yazık.

Bu kökensel coşkunun varlığından hoşnutum. İçimi darlayan, varoluş kudretimi azaltan, yüreğime yumru oturtan her şey düşmanımdır. Acıların sürekli hatırlatılmasına, çaresizlik ve yenilgi hissine ve sert ahlâkçılığa karşıyım. Kierkegaard “kahkaha benden yana” demiş ya, evet, ben kahkahadan yanayım. İyi ve güzel olanın kıymetini anlamak için kötüye maruz kalmak zorunda olduğumuz fikrine karşıyım. İyinin değeri kendinden menkûl. Anlamak için kötünün varlığına ihtiyacımız yok. Bugünümün güzel geçmesi için dün acı çekmiş olmam şart değil. İyiliğin ve güzelliğin değerini idrak etmek için Dünya’da savaşlar, tecavüz, şiddet ve katliamlar olmasına gerek yok. İnsanoğlunun, hayatı yalnızca karşılaştırma yaparak değerlendirebileceğine inanmıyorum. Bu kaderciliği, bu gariban avuntusunu reddediyorum.

Bir şekilde babam İsviçre’den döndü, annemle tanıştı ve Dünya’ya geldim. Günlerden tek beklentim iyilik, güzellik, hayattan koparabildiğimi almak ve içimdeki coşkunun sürüp gitmesi.
Burada olmak, Dünya’da olmak güzel.

Ek: Homo Deus ve The Moral Landscape adlı iki kitapta rastladığım bir saptama var. İçimizde iki benlik olduğundan söz ediliyor. Birisi deneyimleyen, diğeri hikaye eden benlik. Bazen bir yaşantı o esnada sıkıcı da olsa, hikaye eden benliğimiz onu allayıp pullayıp yeniden kuruyor. Öyle ki, deneyimlendiği esnada alelade olan bir an, anlatıcı benlik tarafından unutulmaz bir anıya dönüştürülüyor. "Ne güzel anlatmışsınız" demişsiniz ya, bunları ona istinaden söylüyorum.

Öte yandan, benim hikaye eden benliğim, deneyimleyen benliğimin aldığı tadı aktaramıyor bile. Evet, belki insanlardan, rüzgardan, denizden, yemeklerden ve kitaplardan aldığım tadı abartıyorum gibi görünüyordur; ama inanın öyle değil.

Hani bana "su soğuk mu?", "temiz mi?", "ne kadar derin?" diye sorup sorup denize girmeyenlerden değil de, tereddütsüz suya atlayanlardan olmak mutlu ediyor beni. Bu dolayımsızlık, yani doğrudan deneyimleme hâli beni mutlu ediyor. Mutluluğun erdem, acı ve hüznünse bir an önce başımızdan def etmemiz gereken durumlar olduğuna inanıyorum. Bu bakımdan Baruch Spinoza Hazretleri'nin askeriyim. 

Coşku olmasa zaten ölmüşüz demektir. Bahsettiğim, anlatmaya çalıştığım bu coşku olmasa ne okur, ne yazar, ne gezer ne de başka bir şey yapardım. Parmağımı bile kıpırdatmazdım. Hikaye eden benlik, deneyimlerin aktarımını sağlıyor; yine de deneyimin kendisini hakkıyla aktarmaktan aciz olduğumuzu düşünüyorum. Tabi bir parça aktarım da aktarımdır ve susmaktan iyidir.

18 Ağustos 2017 Cuma

17 Ağustos'u Hatırlamak

Deprem olduğunda on yedi yaşında bir öğrenciydim ve bilgisayar başındaydım. Uykuda olsaydım hiç değilse bir kısmını yaşamazdım; ama uyanıktım. Ev yıkılmadı. İki katlı, müstakil. Apartmanlardan iyi. Korkudan şoka girmiştim. Ağustos’un ortasında zangır zangır titriyor, üşüdüğümü zannediyordum. Ne üşümesi, salak? Şoktasın işte. O gece bir ömürlük korku kotamı doldurmuş olacağım ki, fobi mobi kalmadı. Öyle korkmuştum ki, şimdi köpekten, fareden, hırsızdan, asansörden, yüksekten, denizden, karanlıktan, yalnızlıktan filan korkmuyorum. Agorafobi? Klostrofobi? Hiçbiri yok. MR cihazının içinde saatlerce durabilirim. Daralmam.

Acıları bastırıyoruz ve belki de iyi yapıyoruz. Çünkü hatırlasak da bir işe yaramıyor. Unutmaktan değil, hatırlamaktan kalbimiz kurudu. Sisifos’un tepeye her çıkarışının ardından kayanın yine aşağı yuvarlanmasında olduğu gibi, bitimsiz bir yineleme. 1999, ‘98, fark etmez. Güzel şeyleri hatırlıyorum daha çok. Çünkü ben bu ülkenin acılarından bıktım. Hatırlayalım, hatırlayalım da çözüm mü? Üzülmek dışında neye yarıyor? Hatırlayalım. Peki. “7,4 YETMEDİ Mİ?” pankartını hatırlıyorum ben. “Oh olsun!” imalı sözleri hatırlıyorum.

Hep hatırlıyoruz ama çözüm yok. Yarın İstanbul’da deprem olsa ne kadar kişi ölür diye hesaplıyorlar. 650 bin filanmış. Çözüm olarak söylenense genelde “ay inşallah olmaz!” gibi temenniler. Giresun’da ilçeler vardı, nüfusları 3.000. İnsan kalmamış. Oralara yatırım yapsak? Olmaz. İktisadî mantık diyor ki orada sanayi olsa bile ürünler Marmara’ya taşınacak. Nakliye maliyetli olur. O zaman yüklen İstanbul'a! Dip dibe, balık istifi. İki deniz arasına sıkışmış. Yer yok. İstanbul dediğin konum itibariyle bir Moskova değil ki çember çember genişletesin. Deprem mi? "İnşallah olmaz ya :/" -dilek ve temenniler.

Depremde ölen tanıdıklar olmuştu. Tatsız anılar. Arkadaş arasında pek bahsetmiyoruz. İnsanoğlu kötü yaşantıları bastırmakla en doğrusunu yapıyor belki de. Zaten unutamazsın ki? Aklının bir köşesinde durur. Evet, fazlasıyla kişisel ve belki bencilce ama 1999 denince güzel şeyler de geliyor aklıma. Kızmayın. On yedi yaşım geliyor mesela. The Matrix’in çıkışı ve bu film vesilesiyle felsefeye olan merakımın bilincine varmam geliyor. Sedat Abi’nin Ekşisözlük’ü kurduğu günler ve sözlükte kodlama meraklısı bir avuç insan olarak eğlencesine takılmamız geliyor. Şimdi telefonu uçuş modunda tutan, mesaj gelse üşene sıkıla yanıtlayan ben, o zamanlar ICQ ile saatlerce sohbet ederdim. ICQ iletisinin sihirli sesi. '99 yazı deyince -evet, Ağustos'tan sonra bile- umut dolu oluşum geliyor. Umut derken, eğer bir yere gelmek istiyorsan torpil, himaye, araya adam sokma filan gerekmezmiş, çalışıp çabalaman yeterliymiş duygusunu kastediyorum. Aklıma haber bültenlerinde "gençliğimiz için en büyük tehlike olan" Satanizmden bahsedildiği geliyor bir de. Vay be. Derde bak! Ve şimdi tüm bunlar on sekiz değil de kırk sene öncesiymiş gibi uzak geliyor.

Yetmese de o temenniyi paylaşıyorum. Yaşayan bilir. İnşallah bir daha öyle bir deprem olmaz.

Ek: Temenniler çözümün yerini tutmuyor ama temenni iyiyse katılmak da lazım. 45 saniyesini iliklerime kadar uyanık ve bilinçli hâlde, kapı pervazına tutunarak yaşadım. Bina nasıl yıkılmadı hayret ettim. Ciddi ciddi "buraya kadarmış" diye düşünüyordum. "Nasıl daha az acı çekerek ölebilirim?" hesabı yaptığımı hatırlıyorum. Hatta öncesinde güneş tutulması olmuştu. Kıyamet kopacak diyenler oluyordu ve biz gülüp geçiyorduk. "Haklılarmış, kıyamet kopuyor galiba" diye düşünmüştüm deprem anında. Yine de bunlar bir şey değil. Sonuçta ölmedim. Oysa onca ölen ve sakat kalan insan oldu.

İstanbul'da böyle bir deprem olmamalı. Felaket olur. Sele benzemez. Çok sıkışık. Kaçacak, toplanacak bir boşluk dahi kalmadı. İnşallah olmaz

Eleştiri: Sen de biliyorsun, ben de bildiğini biliyorum ki depremin inşallahı, maşallahı yok. Bu deprem olacak. Ve asıl korkunç projeksiyon şu ki, deprem anında enkaz altında can veren insanlar, bu depremi en ucuz atlatmış olanlar olacak. 15 dklık yağmurla bile felç olan, bir yerde yangın çıksa itfaiye araçlarının giremediği istanbul ulaşım sistemine; 17 ağustos sonrası afet toplanma yerleri olarak belirlenmiş alanlara yapılmış avmleri ekle; insanlar asıl deprem sonrası, açlıktan, susuzluktan, salgın hastalıklardan ve yağmadan; deprem anındaki gibi tek seferde değil, zamanla, acı çeke çeke ölecekler. Çünkü ne onlara bir yardım eli uzanabilecek, ne de onlar gitmek isteseler bir yere gidebilecek. İnsanlar ölülerini bile toplayamayacak, bir çoğu enkaz altında çürüyecek. Bu depremde olabilecekler holywood sinemasında bir senaryo olsa, hadi len o kadar da değil der, filmin yarısında salonu terkederdik. Deprem olursa bu ülke iflas eder. Bunun başka bir projeksiyonu yok. Gerçekler acıdır ve acıtır, üzgünüm ama böyle.

Yanıt: "İnşallah olmaz" demek, dedim ya, yetmez; zira gerçekliğe tekabül etmeyen sırf bir temenniden ibaret. "Umuyorum" demek gibi, söz edimi. Bir keresinde, senin yazdıklarına benzer şeyler söylediğimde depremin olup insanların ölmesini istediğim ima edilmişti. Sanırım bir çeşit savunma mekanizması geliştirmişim. O şekilde suçlanmamak adına depremin gerçekleşmemesini umduğumu ekleme gereği duydum. Büyük bir İstanbul depreminde korkunç bir hengâme yaşanacağının farkındayım. Ama bu göz göre göre geliyor. İnşallah'lara kalmış olmamızsa bu acınası durumun tescili gibi. Ne diyeyim, gerçekler acıdır ama tek bir büyük depremdense çok sayıda küçük deprem olmasını dilememe engel yok diye düşünüyorum. Başka her şey o kadar kötü durumdaki elde bir tek dilekler kalıyor. Onu da çıkarırsak elde var sıfır.