4 Eylül 2016 Pazar

Değiniler: 1-31 Ağustos 2016

(1) Beşiktaşlı yorumcu Kazım Kanat vardı, çoğunuz bilirsiniz. Kendisine kanser teşhisi konulup bir süre tedavi gördükten sonra, baktı ki çaresi yok, ölümün eli kulağında, tedaviyi reddetmiş, son birkaç ayını hastane koridorlarında ve diyaliz makinesine bağlı geçireceğine, “teknemde ailemle hayatın tadını çıkarıyorum, artık ne olacaksa, ne zaman olacaksa olsun” demişti. Zor bir karardı muhakkak ama bence Kazım Kanat doğrusunu yapmıştı.

Elimde olsa sonsuza dek yaşamak isterim. Hep sağlıklı kalmak ve mümkünse hiç yaşlanmamak isterim. Ölüm deneyimini, deneyimleyen kişiden başka hiç kimse bilemeyeceği, ve ölen kişi, söz konusu deneyimi başkalarına aktaramayacağı için, aksini tasavvur etmek zaten mümkün değil. Ölmeyi istemez kimse. Arzu nesneleri hayatın içindeyken, hayata dahil olmayan, üstelik bilmediğin ve geriye dönüşsüz bir "şeyi" nasıl arzu edersin? Büyük zorluklarla karşılaşan, kimi iç ve dış sebeplerden kaynaklı buhranlı dönemler geçiren kişiler, eh bir de kişilik bakımından savaşçı yapıda değillerse, isterler belki, ölmeyi değil de, yaşamamayı. Ölmeyi değil de, yaşamakta olduğu hayatı istemeyebilir, bunu anlarım. Tekil bir yaşam deneyiminin reddidir bu, yaşamın kendisine, tüm mümkün yaşamlara genel bir reddiye değil. Veya ağır bir hastalığı vardır, artık yaşamamayı, daha doğrusu o acılardan kurtulmayı isteyebilir, bunu da anlarım. Ne var ki, ölümün bilgisine sahip olmak ve onu arzulamak anlamına gelmez bu durum. O kadar sevimsiz bir konu ki, bırakın arzu etmeyi, hakkında konuşurken bile insanın enerjisini düşürüyor.

Eskiden insanlar evlerinde can verirdi. Yani eceli gelenlerden bahsediyorum. Modernitenin çoğu getirisini tereddütsüz kucaklayan birisi olsam da, günümüzde insanların son nefeslerini hastanelerde veriyor olmalarından hoşnut değilim. Yaşatmak güzel şey kuşkusuz; gelgelelim ihtiyarlıktan parmağını oynatamayacak denli kudretten düşmüş, sürekli kalbi tekleyen, özbakımını yapmaktan aciz hâlde, Azrail tarafından mütemadiyen yoklanan insanları makinelere bağlayarak, aşırı dozda ilaçlar ve uyarıcılarla ite kaka yaşatmak, onlara zulmetmek gibi geliyor bana. Bunun kararını ben veremem. Ruhsuz olmakla, duyarsız olmakla da suçlanmak istemem; ama kendi adıma, en azından kendi bedenim söz konusu olduğunda, üç beş ay, hatta bazen 3-5 gün daha zoraki canlı kalmak uğruna, hayatımın son demlerini hastanede, makinelere bağlı, başkalarına yük olarak geçirmek istemezdim. Zaten bana kalırsa canlı kalmak ve yaşamak aynı şeyler değil.

Kazım Kanat, belki zorlasalar bir süre daha "canlı" kalırdı. Ama o son aylarını o güzellikte yaşamamış olacaktı.

(2) İnternetten alışveriş şöyle dursun, mağazada giysi seçerken bile kalitesine, dikişlerine bakan yok, keten midir, yüzde kaçı polyesterdir, ne kadarı pamukludur, umursayan kalmadı. Varsa yoksa “şıklığı”, göze hoş görünmesi, evdeki pantolonla, ayakkabıyla uyum sağlaması, ahenkli bir kombin oluşturması. Çağımızda mutlak ve aşkın referansların yokluğunda her görüntünün bizatihi kendisi birer referans hâlini aldı. Görünümün ardında yatan gerçeklik, biçimin yapıldığı maddenin niteliği, yahut şeylerin altında yatan öz kimsenin umrunda olmadığından, görüntülerin bitimsizce akıp durduğu bir geçit törenine döndü dışarısı. Yemeğin bile görüntüsü lezzetinin önüne geçti –çek koy Instagram’a. Çok şık.

Kimi dinî ya da milli kimlikler bile birer elbiseymişçesine üzerimize geçirdiğimiz sentetik kılıflar, bir öze, bir mantığa işaret etmeyen, yalnızca “zevahiri kurtarmaya” yarayan şekilci unsurlara indirgendi. Bayrak mesela, bugünlerde her yerde, güzel, güzel de neye referans veriyor, hangi değerlere işaret ediyorsun onunla? 2012 Londra Olimpiyatları’nın açılış törenini anımsıyorum. Milliyetçilikse milliyetçilik, adamın bayrağı göndere çekilmiş, dalgalanıyor ama referansları, neye gönderdiği, neyi kastettiği de geliyor ardından. Söz gelimi Shakespeare’i koyuyor sahneye, bilimsel yöntemi geliştiren Francis Bacon ve büyük fizikçi Newton’ı çıkarıyor, bilimsel devrimden, sonrasında sanayi devriminden bahsediyor. Bizim bayrak sevdamızsa yalnızca simgesel düzeyde kalmışa benziyor bugünlerde. Kendilerinden ateş isteyen gence “tut şu bayrağı!” deyip dört beş kişi tek kişiyi dövmek, bunu kameraya çekip küfretmek mi milli değerimiz? O haydutlar mı sahip çıkmış oldu şimdi bağımsızlığımıza? “Şu cennet vatanın” her yerine, özellike otomobillerin camlarından, çoluk çocuk kim varsa çöp atmak mı bayrak sevgisi?

Çok seviyorsunuz ya hani vatanı, bile isteye bir iş yapan, gönüllü olarak fazladan çalışan, okuyan, topluma bir değer katmaya çalışan kişileri “enayi” olarak değerlendirmek mi yurt sevgisi? Öyle ya, bizde gereksiz, fuzulî, lüzumsuz, fazlalık, haybeye gibi çok kelime vardır emeği küçümsemek için kullanılan. Bir karikatür vardı, ilk sahnede, karşıdan karşıya geçen anne, yerleri süpüren temizlik işçisini göstererek çocuğuna “OKUMAZSAN ONUN GİBİ OLURSUN!” diyordu. Çöpçü olursun yani. İkinci ve güya doğru olan sahnede ise anne çocuğuna “okuyup iyi mevkilere gelerek bu insanlara daha iyi iş olanakları sağlayabilirsin” diyordu. Hâlbuki iki anne de temizlik işini küçük görüyor, çöpçü olmayı acınacak bir hâlmiş gibi değerlendiriyordu. Karikatür hatalıydı. Çalışmak enayiliktir bizde, fazladan yaptığın iş eline yapışır, bir gün yapmadığında sen kötü olursun ve hele bir de çöpçülük, amelelik yapıyorsan “acınacak” hâldesindir.

Her cümleyi küfürle bitirmek, anadilini bozuk ve itinasız bir şekilde kullanmak, yüz kelime ile hayatını idame ettirmek, daha fazla kelime kullananı ise ukala addetmek mi bayrak sevgisi, Türkçe sevgisi? TEK DİİİİİİİİİİİLLLLLLL diye bağırana kadar azıcık okuyup not tutsak da anadilimizi geliştirsek kötü mü olur? Elin Alman’ı gelip İstanbul’da, Ankara’da Alman bayraklarıyla, bağıra çağıra, “DEUTSCHLAND ÜBER ALLES!” diye yürüyüş yapsa bunu işgal psikolojisiyle değerlendireceği besbelli olan gurbetçilerin, Almanya’nın göbeğinde, özgürlüğü bulmuş, rahatlığı bulmuş ya hani, artık insanları kendilerinden tiksindirene kadar, 80 yaşında teyzeleri çıldırtıncaya kadar, kornalarla, tekbirlerle, kuru gürültüyle etrafa rahatsızlık vermesi mi? Aferin, çok güzel bir görüntü verdiniz. Görüntü tamam da, sahi ne oldu diline, kültürüne sahip çıkmaya, medeniyete ne oldu? Sporda başarı, bilimde çığır açan buluşlar, iyi insanlar yetiştirmek, saygı, sevgi, hoşgörü, sanatı desteklemek filan, ner’de kaldı bütün bunlar? Giyim mağazalarında olduğu gibi, görüntüye, şıklığa fazlasıyla takmış durumdayız ama sosyal mevzularda malzeme kimsenin umrunda değil. Kimse artık, şöyle baş parmağıyla işaret parmağının arasına alıp kumaşın kalitesine bakmıyor.

Malzeme kalitesi düşünce şıklık da geçici oluyor, ne giysen tez zamanda kitsch’leşiyor tabi.

(3) Dün sahilde oturuyoruz. Sohbet öyle bir noktaya vardı ki, arkadaşın arkadaşı, hayatın anlamını çözmüş edasıyla “her şey bir” şeklinde özetlenebilecek sözler etti. Laik ya da teokratik devlet, ne fark eder ki, sonuçta ikisi de devletmiş. Ha kraliyet ailesi ha parlamento, ne fark eder ki, sonuçta ikisi de otoriteymiş. Bilge ile cahil arasında da fark yokmuş esasen, sonuçta bilgili kişi, bilgisiyle otorite kurmaya çalışırmış üzerimizde, cahil ise kaba kuvvetle. Dernek mi? İslamcı bir dernek olur, şeriat getirmek isteyebilir, seminerler verebilirmiş, bunun Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden ya da herhangi başka bir dünyevî dernekten ne farkı varmışmış? “SONUÇTA İKİSİ DE DERNEK” imiş. Çocukları akıl ve bilimin ışığında, felsefeyle sorgulamayla yetiştirmek ya da dogmatik bir akide etrafında yetiştirmek arasında ne fark varmışmış? Sonuçta ikisi de toplum mühendisliğiymiş, ha Kuzey Kore, ha Suudi Arabistan, ha İskandinavya, hepsinin okullarında çocuklar şekilleniyor, hamur gibi yoğruluyormuşmuş. Abi bir aydınlanma geldi ki sorma. Işığı gördüm sanki bir an için. Meğer o kadar okumanın hiçbir gereği yokmuş yahu, baksanıza “her şey bir” nasıl olsa, okumuşsun, okumamışsın, ne değişir?

Size bir şey diyeyim mi? Bu “her şey bir yeaa” muhabbeti en kolaycı, en işe yaramaz, en çözümsüz tavırdır. Bir kere farklı devletler, dernekler, eğitim sistemleri ve otorite türleri bal gibi karşılaştırılır, kimi yönlerden artı ve eksileri tespit edilip insan özgürlüğüne, toplumsal huzura ve hoşgörüye katkısı bakımından daha iyi olanı pekâlâ gösterilebilir, hangi sistemin daha üstün olduğu, en azından ehven-i şer olduğu bal gibi tartışılabilir. Bir tarafta sorgulanması yasak olan dinî dogmalarla örtüşmeyen her şeyi elinin tersiyle reddeden bir kültür, diğer yanda Kuzey Kore’de örneğini gördüğümüz, ülke liderini Tanrı gibi gören, o öldüğünde yok efendim turnalar ters yöne uçmuş filan gibi mitolojik anlatılar geliştiren bir devlet, diğer yanda akıl, bilimsel yöntem, sistematik gözlem ve deneye, en önemlisi rasyonel tartışmaya dayanan bir eğitim sistemi, saygı ve mesafeyi, yaşam tarzlarına müdahale etmemeyi esas alan bir kültür ve bunların hepsi bir, öyle mi? Yok ya?
Her şeyi aynı kefeye koyan, her şeyi eşdeğer kılarak karşılaştırma imkânını ortadan kaldıran bu indirgeyici tavrı önceden göreci olmakla eleştirirdim, artık basbayağı nihilist buluyorum. Çünkü hiçbir değere öncelik tanımıyor, hiçbir tercih yapmıyor, iyi ve kötü arasında, güzel ve çirkin arasında, en önemlisi de kötüyle daha az kötü arasında bile hiçbir bir ayrım yapmıyor bu tuhaf tavır. Tüm değerlerin yitimi, nam-ı diğer nihilizmdir bu. Gerçi Türkçe karşılığı da güzel: Yoksayıcılık veya hiççilik.

Vallahi öyle her şey bir filan değil. Geçiniz.

(4) Off. Vallahi şiştim. Maşallah bakıyorum da eski ortakları televizyona çıkıp çıkıp Fethullah Gülen’i kötüleme yarışına girmiş. Niye? Kandırıldıklarını nihayet idrak ettikleri için mi? Hiç sanmam. Daha ziyade bugün rüzgâr böyle esiyor, akıntı bu yönde. Gülen’in ne menem bir iblis olduğunu ekranlarda ayrıntılarıyla anlatan bu zıpçıktı itirafçılar hiç kusura bakmasınlar da, bunları şimdi anlatmak marifet değil. Sen o anlattığın onca pisliğe, onca garabete tanık olurken, rüzgâr bu yönde esmediği için, eleştiri alırım, destek görmem diye susmuşsun, şimdi nasıl olsa medyayla, iktidarla ortamı müsait bulmuşsun, alkışlar arkandayken vay efendim Feto böyle kötüydü, şöyle kötüydü, sahte mehdî idi filan... Yahu sen demek ki bir dönem de olsa adamın mehdî olduğuna inanmışsın, sonra bunun yanlış olduğunu idrak etsen ne olur, etmesen ne olur? Demek ki ileride bir başkasının da mehdî olabileceğine inanmaya teşnesin bir kere. Sende yanlışa, aldanmaya, kandırılmaya yatkınlık var olduktan sonra, Gülen gider başkası gelir. On yaşındayken Hocanın hizmetine girdim diyor. Kardeşim senin anan baban yok mu? Daha çocukken seni nasıl verirler başkasının boyunduruğuna? Reşit olmamış kişileri ailesinden alıp dinî eğitim adı altında yurtlarda, evlerde tutmak net ÇOCUK İSTİSMARIDIR. Bunun lamı cimi yok. Bir cemaatin yurt binası göçmüştü de, aileler şikayetçi bile olmamıştı. Din eğitimi veriliyordu, kaderde ne varsa o diyerek. Zehirlediniz milleti be. Yok efendim Hocanın ayakkabısının bağcığını eliyle sökemezlerse dişleriyle sökerlermiş, el öpmeler, ayak öpmeler -ne ararsan. Gerçi Katoliklerde de vardı böyle garabetler. Papa, kameralar kayıttayken, mültecilerin ayaklarını yıkayıp öpüyordu. Öyk unsure ifade simgesi:/ Tiskindim. Ne gerek var böyle şeylere? Sene 2016 olmuş, mevzulara bak. Dindar subay yetiştirmek nedir? Devletin askerin ya da başka bir yurttaşın dinî inancına karışmak gibi bir görevi mi var? Adam ister oruç tutar, namaz kılar, ister kılmaz, müslüman olur, ateist olur, zerdüşt olur, SANA NE KARDEŞİM? Adamın işini hakkıyla yapıp yapmadığına baksana?

Kandırıldık! Hep kandırılıyorsunuz zaten. Ortadoğu hep kandırılır. “Müslümanı müslümana kırdırıyollaaa :(” diye tepişip dururlar, bir kere de “yahu biz niye dış mihrakların gazına gelip birbirimizi öldürüyoruz ki?” diye sormak akıllarına gelmez. Belki de birbirinize düşman olmaya, bölünmeye eğilimlisiniz, demek ki fıtratınızda bu var, olamaz mı? Birbirine düşüyorsun çünkü biribirine düşmeye yatkınlığın var belki de? Çocuk musunuz kardeşim? Tamam, ABD’nin oyunları bunlar, İsrail oyunları diyelim, e oyuna gelme o zaman bi zahmet??
Şiştim yeminle. Daha da izlemem 3-4 gün CNNTürk filan.

(5) Her sabah, kayalardan yığma mendireğe doğru yalın ayak yürüyor, oradan denize atlayıp, havlu, üst ve terliklerimi bıraktığım, eve en yakın yerdeki banka doğru yüzüyorum. “Bana lükslerimi verin, ihtiyaçlarım sizin olsun” demiş ya Wilde, o sözden benim anladığım biraz farklı sanki: Reklamlarda ihtiyaç diye gösterilenler sizin olsun da, kendi istediklerim bende kalsın, kâfi. Asgarî sayıda eşyayla yaşıyorum, arabam yok. Bir tek bisikletim var iki sene önce aldığım. Toplu taşıma ve bisiklet ziyadesiyle işimi görüyor. Çanak antenden gelen kablo bir fırtına esnasında koptuğundan beridir evde TV yayını yok. Aslına bakarsanız iyi de oldu. Çok gerekirse dizüstü bilgisayarımdan canlı yayınlara bakıyorum arasıra, sonra darlanıp kapatıyorum zaten. Bünyem gündemi bir yere kadar kaldırabiliyor.
Benim eve gelenlerin yaptığı ilk iş mutfaktaki tartıya çıkıp kilosunu ölçmekse, ikincisi “değiştir artık şu kumaş giysi dolabını” veya “bu perdeler güzel değil” demek. Alıştım artık. Hâlbuki ben o dolaptan da, perdelerden de memnunum. Sık giydiklerim, bir koltuğun kolçaklarında durur dizili, her giydiğimi istifin en altına koyarım ki bir daha ona sıra geç gelsin. Tartıyı ise misafirler çok seviyor. Müthiş bir cazibesi var. Koyun bak en görünür yere, eve gelen herkes selamlaşma faslının ardından hemen tartıya çıkacaktır. Neyse. Eşya sevmiyorum. Otomobilin hayalini bile kurmuyorum, bir araba gördüğümde markasını-modelini bile tanımıyorum çoğunlukla. Algım seçmiyor. Evde kitapların sayısı epey arttı. Ama e-kitap okuyucu aldım, yüzyılın icadı! Artık basılı kitap da almam, alsam bile mecbur kalırsam, e-kitabı yoksa, ayda yılda bir. Ahşap oyma bir heykel paylaşmıştım bir grupta iki sene kadar önce de, bir çevrecinin, “heykel yapmak için ağaçtan başka malzeme bulamamışlar mı?!” tepkisini hatırlarım. Heh, şimdi elinde kitap olan, kitap kokusu nostaljisi yapan çevreci görmeyeyim, “NEDEN E-KİTAP OKUYUCU ALMIYORSUN AĞAÇ KATİLİ SENİ!” diye suçlayacağım :) Şaka yapıyorum. E-kitap okuyucuyu asıl sevme nedenim minimalizm anlayışıma uyuyor olması. Yer israfı yok.

Bir buçuk-iki sene sonra yeni bir eve geçeceğim gibi görünüyor, o zaman da denize yakın, dilediğim zaman yüzebileceğim bir ev olsun da, 1+1 olsun, yeter. İçine, Japon minimalistleri gibi, şu an sahip olduğumdan da az eşya koyacağım, başka beklentim yok. Gerçi Japon diyorum da, eskiden Anadolu çok daha kanaatkârmış. Sabah siniyi getirip yer sofrası kurduğun, akşam misafirini ağırladığın, gece döşek serip uyuduğun oda hep aynı odaymış. Tek. Sonra modernleşme geldi, hayat kolaylaştı ve sıkıldıkça onu biz zorlaştırdık.

Basit yaşayacaksın ya, yalın yani, su gibi yalın. Yüzmek bedava, koşmak bedava, okumak, eh bedava sayılır, bir de yazdan yaza yurtdışında kafa dağıtmaca, eh, benim lükslerim de bunlar. Yoksa kim uğraşacak arabanın bakımıyla, sigortasıyla, muayenesiyle? Eşyaymış, mobilyaymış, ne gerek var şimdi?

Hem toz oluyor.

(6) Sahil ferah oluyor sabahları. Yarım saat yüzdükten sonra kayalıklara çıktım. Kurulanıp üstümü giydim. Eve doğru yürürken yakınımda bir yerden “cık-cık-cık-cık” sesleri işittim. N’oluyoruz yahu? Bir an için afallayıp birilerinin beni yadırgadığını düşünür gibi oldum ki, yok, arkamı döndüğümde anladım durumu. İki genç kız, bir tanesi sert, kaşları çatık, korkunç bakıyor. “EDEBBB” diyor, “EDEÜBB!” Diğeri ise “yürü, yürü!” diye onu sakinleştirmek derdinde. Dertleri benimle değilmiş. İyi haber. O an olayı çözüyorum. Bazı sabahlar gördüğüm, kayalıkların yakınına kilim seren, radyosunda müzik açıp meyvesini dilimleyen, ehl-i keyif bir abi var. Abi dediysem, altmış yaşlarında. Tanıyorum. “Plajı sevmiyorum” demişti. Aynı benim kafadan, çünkü küçücük plajda insanlar arı kovanındaymış gibi, dip dibe, ahşap iskelede bile elin kolun çarpıyor başkalarına, o kadar sıkışık. Mavi bayraklı diye reklam edilince komşu ilçeler de hücüm eder oldu. Plajın tadı kaçtı anlayacağınız. Biz gibi denizin fotoğrafına bakmaktansa içine girmeyi tercih edenlerse çareyi kıyı şeridinde, kayalıklarda özgürce yüzmekte buldu. Bahsettiğim bu abimiz on numara birisi. Kendi hâlinde, meyve yer, müzik dinler, güneşlenir, atlar denize, çıkar, kurulanır, sonra pılısını pırtısını toplar gider. İki üç gün sonra yine aynı yerde görürsün. Emekli. Bir nevi yerel Fedon. O cık-cık-cık seslerinin sebebiyse adamın üstünde tişört olmaması.

Daha çok gezerek, yurtdışında bırakın denizi, nehir kenarlarında bile, suya girmese bile güneşlenip D vitamini depolayan insanları görse daha hoşgörülü olurdu belki halkımız. Özgürlüğün bir tek dindarlara özgürlük anlamına gelmediğini, “edepsiz laiklerin", çağdaş diye tabir edilen insanların plajlara, kapalı alanlara, gözden uzak yerlere tıkıştırılmasının asıl edepsizlik olduğunu anlama fırsatını yakalarlardı belki. Özgürlüğün, dışlama ve nefret etme özgürlüğü olmadığını idrak ederdi belki insanımız. Biraz seyahat imkânı olsa, dışarıya çıktıklarında, hep çatık kaşlarla, yadırgayan, küçümseyen bakışlarla ve cık-cık-cık sesleriyle, durmaksızın etrafı gözetlemelerine gerek olmadığını anlarlardı belki. Kendisini durduk yere edepli saymasının temelsiz olduğunu, bunun bir çeşit kibir olduğunu görürlerdi. Soyunmakla medenî olunmuyor, evet, maymun da medenî olurdu o zaman, evet, çok güzel aşağıladın, hayvana benzettin bizi, “FOG BALIĞI GİBİ UZANMIŞ GÜNEŞLENİYORLAR”, aynen, hayvanız, evet, sen hep haklısın, her şey senin için, tüm kamusal alan sana feda olsun, aynen. Peki sırf kapanmakla otomatikman medenî mi oldun? Bu kadar kolay mı medenî olmak? Giyindin -tamam, artık medenisin. Tebrikler! Bu mudur? Medeniyet ne zamandan beridir bir kesimin tekelinde? Hem ne bu öfke? A yok, biz maymunuz, ayı balığıyız, aynen, şimdi hatırladım, Afrikalı yamyamlarız biz, yüzen, güneşlenen, eğlenen. Bu yamyamları küçük plajlara, kapalı havuzlara tıkmalı, orada ne halt ederlerse etsinler. Ama ortalıkta görünmesinler.

Deniz cilde iyi gelir. Tuzlu. Sinüsleri açar. D vitamini de faydalı hem.

(7) Şiddet üzerine bir kitapla ve Ağustos böceklerinin sesleri arasında geçirdiğim bu sakin gecede, yatmadan evvel değinmek istediğim bir konu var. Apaçık kötülüklere karşı mantıklı çözümlemeler hiçbir fayda etmiyor. Dünyanın en doğru çözümlemesini yapsan ne yazar? Karşında “benim şu kadar taraftarım var, sen kimsin ki?” diye diklenen ideolojilere tüm o titiz tespit ve tahliller vız gelir tırıs gider. Güya sorgulayan, olayların altında yatan sebepleri açığa çıkartan ve tarafsız ve nesnel olmakla övünen şu genç ve fenomen anelizci tayfada nihilizmin ayak seslerini işitmek mümkün. Evet, çok mantıklısın. Terör olaylarının, ölümlerin, acıların, savaşların sebeplerini ne kadar da güzel, bir bir ortaya seriyorsun. Ne var ki bu robotumsu nesnellik, bu matematiksel tarafsızlık bir duygu yoksunluğuna doğru evrilmiş. Betimleme güzel, güzel de hani senin tarafın? Taraf demeyelim de, söz konusu betimlemeyi takip etmesi gereken değerlendirme aşaman nerede? Değerlendirme yapabilmen için değerlere ihtiyacın var. Özgürlük, adalet, hoşgörü olur, kimisine göre sivillerin öldürülmesini yanlış bulmak gibi bir ilke olur, kimisine göre kardeşçe bir arada yaşamak olur; ama illa ki kimi değerlerin ışığında bakman gerekir çözümlemelerine. Yoksa en doğruyu söylemişsin, en güzel mantık zincirini sen kurmuşsun, bu bilimsel akılla tespitçilerin birincisi olursun belki ama en azından bir kötülüğü kınayamadıktan sonra yetmiyor işte. Bu yüzden şu hayatta bilim yetmiyor, felsefe hep bir kenarda varoluyor; çünkü bilim olgularla uğraşır, değerlerle değil. Mantık gerekli koşul; ama yeterli değil.

Bir olayın sebeplerini ortaya koymak, o sebepleri meşru gördüğümüz anlamına gelmez. Bu bir yanılgı. Bariz bir kötülüğün altında yatan gerekçeleri görmek, onları anlayışla karşılamamızı gerektirmez. Gelgelelim, değer yargılarının yokluğunda, yani nihilist bir tutumla koşul ve sebeplerin anlaşılması, sonucun da anlayışla karşılandığını, kötülüğün sıradanlaştığını ima ediyor, kimilerinde iş bu noktaya varıyor en azından. İnsanlık dışı, delice bir eylem yapılmış, ağız tadıyla kınayamıyorsun, "e abi, sebeplerine bakmak lazım" soğukluğu çarpıyor yüzüne. Eyvallah, sebeplerine bakalım da, sonucu da es geçmeyelim, meşru görmeyelim bi'zahmet. Kaldı ki, sonucun kötülüğünün yanı sıra sebeplerin kendileri de pekâlâ kötü olabilir. Cinayet işleyen bir adamın, katliam yapan bir terör örgütünün veyahut sivillerin ölümüne yol açan bir savaşın muhakkak kendince “haklı” sebepleri vardır. Sorsan herkes haklıdır. Herkes iyi niyetli olduğundan emindir. Her şeyin altında kimi sebepler yatar.

Ne var ki bunları anlıyor olmak, onları anlayışla karşılamamızı, meşru görmemizi gerektirmiyor.

(8) On altı yaşındaydım o zaman. Tuhaftır, bir bilgisayar dergisinde, PCWorld idi sanırım, Mîna Urgan adında yaşlı bir kadınla yapılan mülakatı okumuştum. Elinde sigarası, genel itibariyle anlamadığım konulardan, ütopyadan, Thomas More diye bir adamdan, İngiliz edebiyatından filan bahsediyor, yeni çıkan kitabı Bir Dinozorun Anıları’nda hayatını kaleme aldığını söylüyordu. Bir Dinozorun Anıları: Kalmış aklımda o zamandan. Mîna Urgan’ın fotoğrafı hâlâ capcanlı gözümün önünde. Size de oluyordur, nasıl olsa sonra okurum diyerek erteleriz kimi kitapları, ama ben Mîna Urgan’ı okumayı on sekiz sene hangi akla hizmet ertelemişim, ona şaşıyorum. Ne kadar hoş bir kitap, ne kadar yalın bir Türkçe. Yaşlılık, çocukluk, annesi, babası, anne olması, pek az bahsettiği oğlunun kendisinden önce vefat etmesi, kızı, iş hayatı, tüm içtenliğiyle, deneme kabilinden kimi düşünceleri ve ölümün yaklaşmakta olduğunun acı bilinci.

Bir senedir düşünce eserlerini ara ara okusam da not tutmuyorum. Artık daha çok edebî eserler okuyorum. En sevdiklerimse roman ve otobiyografiler. Özellikle ömrü boyunca şöhret olmamış, sıradan, küçük insanların kaygıları, umutları, hüzünleri, sevinçleri, aile yaşantıları ve öyle büyük büyük ideallere değil de, hayata dair küçük detaylara, insanlara, karşılaşmalara ilişkin düşünceleri ilgimi çekiyor. Belki kendi hayatım pek ilginç olmadığındandır, bilmiyorum ama böyle kitaplara bayılıyorum.

Bir Dinozorun Anıları’nı henüz bitirmedim. Şunları yazarken bile kitaba devam etme arzusu hasıl oldu içimde. Nasıl bunca sene ertelemişim ya? Geçen gün Thomas Berhhard’ın otobiyografisini de edindim.

(9) Reklam geçiyor. Ne alakaysa yine önce horon, ardından zeybek, Güneydoğu ve Rumeli. Son onbeş yıldır bu “farklılıklarımızla bir aradayız” retoriğinin böylesine sık kullanılmasından yıldım artık. Evet, farklı yaşam tarzlarımız, farklı etnik kökenlerimiz, farklı memleketlerimiz, farklı inançlarımız, mezheplerimiz, dinlerimiz, farklı tercihlerimiz, farklı yönlerimiz, farklı farklı farklı her şeylerimiz var. Anladık. Ne olursa olsun da aman yeter ki farklı olsun. “Farklı” sözcüğünün bu kadar sık kullanıldığı bir dönem daha olmuş mudur acaba? O kadar kırılgan bir zemin ki, camdan adeta, her an kırılıp dağılmaya hazır. O kadar farklı farklıyız ki, zoraki bir arada duruyormuşuz gibi. Filozof Levinas sağolsun Öteki kavramı da bu durumu hayli besledi. Ötekini bağrına bas, ötekini kabullen, ötekine saygı duy. İyi güzel de, farklı olana, ötekine dair vurgu bu denli artınca, üstelik yapılan vurgu onun sırf farklı ve öteki olmasına dair olunca, bu sinsice, örtük bir ötekileştirmeye dönüşüyor zaten. X ve Y arasında üç benzerlik, bir farklılık mı var? O üç benzerlikten hiç bahsetme ama o tek farklılığı haddinden fazla öne çıkar. Oldu. Artık biraz da benzerliklerimiz üzerinde dursak diyorum. Horonla zeybek arasında öyle çok da büyük bir fark yok. Fark arıyorsan Avrupa’ya bile değil, Uzakdoğu’ya gitmen lazım. Bak Uzakdoğu farklıdır hakikaten. Benzerliklerimize baksak artık, hangi yöreden olursak olalım eve ayakkabısız girdiğimize, çekirdek çitlediğimize, durgun suda değil de akan suda yıkandığımıza filan. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğumuza, onu geçtim İNSAN olduğumuza baksak mesela artık. Umut Sarıkaya’nın bir karikatürünü gördüm evvelsi gün. Türkiye Otobüsü yapmışlar, toplumun her kesiminden temsilci toplayıp bindirip gezeceklermiş. İlk gelen adamı “İŞTE TOPLUMUN TEZ CANLI KESİMİ!” diye karşılıyorlar. Doğru tespit. O kesim, şu kesim, bu kesim derken, sürekli farklı kesimlere ayrışmanın sonu yok çünkü. Sürekli yeni konseptler etrafında farklılaşıp ötekileşmen ve ötekileştirmen mümkün. Farklılığı belirli bir konsept etrafında inşa edince, sanıyorsun ki karşındaki insan 7/24 öyle davranıyor. Donmuş bir kalıp adeta. Kodlanmış bir yazılım. Sanırsın Karadenizli işi gücü yokmuş gibi tüm gün horon tepiyor. Alevilerle ilgili habere koy semah dönenlerin fotoğrafını, adetten artık, sanırsın 7/24 semah dönüyorlar. Başka örneklere girmiyorum bile. Sanki her birimiz en nihayetinde insan değilmişiz, hiçbir benzerliğimiz yokmuş, sabah işe giden, akşam eve dönen, sevinen, üzülen, gülen, normal insanlar değilmişiz gibi. Farklılıklar kesişmeyen, katı birer yapı, tüm üyelerinin birbirinin kopyası olduğu bir küme gibi görülünce, bir katliam olduğu vakit “acaba kime karşı yapılmış?” sorusu da çıkıveriyor ortaya. Ölenler hangi kesimdenmiş? Ha öyle mi, peki. Farklı kesimler, farklılıklarımıza RAĞMEN bir-aradalıklar filan. Rağmen?

Kesim sözcüğünden soğudum yeminle.

(10) Cerablus Harekatı'nda dikkati çeken bir nokta şu ki... Yok yahu, pek bakmadım haberlere bugün. Sonra bakarım. Üst kattaki komşumun halı yıkama tutkusu ile başım dertte. Rahatsızlığımı belirtmiştim ama öyle ya, güleryüzlü tavrımdan ötürü kaale almamıştı herhalde. Öyledir bizde, öfkelenmeden, sakince konuşursan “demek ki o kadar kızmamış” diye düşünür, önemsemezler. Aslında beni ilgilendirmez, isterse yılın 365 günü halı yıkasın -tabi beni etkilemediği sürece. Kurutup kurutup yeniden mi yıkıyorsa artık, beş gün, altı gün, yedi gün derken, sonunda yine uyardım. Üç gündür balkonda oturamadığımı, kafama ve masama su damladığını, çamaşır asamadığımı ve hatta balkon tavan boyasının sızan sulardan ötürü kabardığını söyledim. Aldığım cevapsa şu: "HAKKINI HELAL ET!" Bu küçük örnek gösteriyor ki, şu hak helal edip etmeme mevzuu suiistimal edilmeye gayet açık. Tamam, öğrencim mezun olur ayrılır, hakkınızı helal edin Hocam der, yahut bir meslektaşımın tayini çıkar, Hocam hakkınızı helal edin der, bunları anlarım. Muhtemelen bir daha onları görmeyeceksindir zira. Gelgelelim, gündelik yaşantılarımızda iznimiz alınmadan yapılan işler, kimi sınır ihlâlleri ve verilen rahatsızlıkların ardından “hakkını helal et” demenin bence hiç kıymeti yok. Sadece kendini düşünmüşsün, borç alıp vermemişsin, sabaha kadar gürültü yapıp uyutmamışsın, üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmemişsin, ondan sonra "hakkını helal et." Oldu. Hak helal etme mekanizması, yapmak istediği rahatsız edici bir işi oldu bittiye getirmek isteyenler için biçilmiş kaftan. Nasıl olsa karşındakinin “hayır, helal etmiyorum” demeyeceğinden eminsin. Hakkını helal et = helal etme de görelim. Zaten olan olmuş bitmiş. Geri dönüş yok.

Şahsen bu kalıbı kullanmıyorum. Başkalarına rahatsızlık veren işleri oldu bittiye getirmekse hiç hoş değil. Ha, eğer bilmeden bir kusur işlendiyse, içtenlikle özür dilenmesini tercih ederim. Çok daha samimi öylesi.

(11) Ata bindirmiş gezdiriyorlar küçücük çocuğu. Üzerinde pelerini ve fesi ışıl ışıl. Darbukanın gürültüsü ortalığı inletiyor. Oyuncak da almışlardır türlü türlü. Bedel gibi adeta. Öyle ki, anne babanın bile içine sinmiyor aslında; ama n’apacaksın? Kültür. Küçücük erkek çocuğunun cinsel organına müdahalenin yanlış olduğunu bilirler bir yandan. İnsan bedeninin dokunulmaz olduğunu, kişi henüz reşit olmadan, rızası alınmadan onun bedenine müdahale etmenin insanlık suçu olduğunu alttan alta bilirler sanki. Bari oyuncaklar alalım, ata bindirelim, pelerin neyin giydirelim ki Süpermen gibi hissetsin kendini. Bir kahraman. Gariban avuntusu. Çağdaş, seküler, Avrupaî bir aile filan olman fark etmiyor. O sünnet yapılacak hemşerim. Zor bir karar. İnançla da çok alakası yok zira İslam’dan birkaç bin sene öncesine dayanan bir uygulama bu. Daha çok kültürün baskıcı bir unsuru hâlini almış. Çocuğa soran yok. Reşit olmasını bekleyen yok. Baskı dediğimde, bir meslektaşımın yüzünde alaycı bir gülümseme belirmişti. Aman canım, ne baskısıymış? Benim bu toplumun değerleriyle derdim varmış zaten. Evet var. Ama baskı da var. Hepimiz biliriz ki bu topraklarda yazılı olmayan kurallar vardır. Alay ederler o çocukla mesela. Sünnetsiz olduğu duyulmasın, dalga geçerler. Küçümserler. Erkek olmamasına vurgu yaparlar. Baskı yokmuşmuş. Türkiye'de sünnetsiz bir erkek olmak? 12 yaşına kadar sünneti ertelenen arkadaşlarımız bile komik gelirdi bize. Çocukken "ben beş yaşında sünnet oldum" diye gururlanırdım. Kültürün en derin katmanlarına nüfuz etmiş bir olay bu. Bizim ülkenin, bu gibi işlerin bal gibi yanlış olduğunu bilen entelektüelleri bile ses çıkartamaz. Gider Afrika’daki kadın sünnetini eleştirir, insanlık-dışı bulur mesela. Çünkü uzakları eleştirmek kolaydır. Uzakta duranların “bu da benim kültürüm, biz kadını sünnet ederiz!” diye tepki veremeyecek olduklarını bilir. Uzakta zaten. Duymuyor seni. Ama ülkendeki erkek sünnetini eleştiremezsin. Tam içindesin zira. Afrika’ya seslen abi sen. Daha güvenli. Cahil Afrika.

Burada sokaktaki kadının bile küçücük çocuğunu sünnet ettirmekle tehdit ettiğini duyarsın. “Sus bakayım! Zırlama! Vallahi sünnetçiye götürürüm yoksa seni!” Nihayet, kendi oğlun olduğunda ikileme düşersin. Aklın ve kalbin çocuğun bedenine müdahale etmemen gerektiğini söyler. Toplumsa aksini. Çocuğumla alay ederler diye düşünürsün. Dışlanır, ileride ilişkilerine yansır, belki psikolojisi bozulur. O yüzden bir de bakmışsın “yapacak bir şey yok; bu yanlış sürdürülmeli” noktasına varmışsın. Aradan çıkartmak zorunda olduğun bir zaruriyet. İçine sinmeyen bir işi yapmanın ağırlığı. Özgür irade mi? O da ne? Çocuk avutulmalı. Senin de günah çıkartman gerek. At kiralarsın sonra, süslü davetiyeler, oyuncaklar, para, fesler ve pelerinler.

Bir de darbuka gürültüsü.

Tamer Ertangil.

4 Ağustos 2016 Perşembe

Değiniler: 1-31 Temmuz 2016.

(1) Şu zamana kadar fikir tartışmasından ötürü hiç kimseye küsmüşlüğüm yok. Hatta herhangi bir sebepten ötürü küstüğüm kimse yok. Tek bir arkadaşım tepkili bana karşı, o da birkaç sene önce bir metin vermişti inceleyeyim diye, sonra bakarım deyip unuttuğum için :) Gerçi görsem yine konuşurum -o da benimle konuşur muhtemelen.

Sıkça görüyorum. Aristoteles'e atfen, "sevdiklerinizle siyaset konuşmayın. Siz dostlarınızı yitirirken siyasetçiler yollarına devam eder" diye bir söz paylaşılıyor. Politika adlı kitabını okumadım ama Nikomakhos'a Etik'ini okumuştum. Onun böyle bir şey diyebileceğini sanmam. Neyse. Bana kalırsa, politik konular, gündemdeki olaylar veya fikir tartışmaları nedeniyle küsmek yersiz. Hani mesela Finlandiya'da yaşıyor olsak zaten yeni çıkan albümlerden, kitaplardan, bu sene kışın sert geçeceğinden filan konuşur, politika namına en fazla ülkeye gelen göçmenlerin adaptasyonu meselesini tartışırdık herhalde. Güzel de, Türkiye'de yaşayıp gündem dışı kalmak pek mümkün değil. Hadi diyelim eğitim, kültür politikaları ve ekonomi gibi mevzulara kapattın kendini, onu da geçtim, diyelim ki Türkiye'nin yabancı devletlerle olan ilişkilerine de ilgi duymuyorsun, tamam da, her şey bir yana, havalimanında, otogarda, çarşıda ölme riskin var burada. Dolayısıyla, iyi ya da kötü, gündeme dair herhangi bir konunun tabanda konuşulması kaçınılmaz oluyor. En apolitik kişi bile, diyelim ki bir öğretmen olsun, rotasyon tartışmalarında görüş bildirmiştir mesela. Bu çok doğal. Öte yandan, sabahtan akşama geyik muhabbeti çekilmediği gibi, hangi konu olursa olsun, edebiyat, gündem, sinema fark etmez, 7/24 konuşunca bayıyor.

Bence dostlukları zedelese zedelese özel hayata dair yargılayıcı ifadeler zedeler. Yeni fikirlere maruz kalmak iyidir. Aklî gerekçeler ve deneysel verilerle fikrini desteklediği sürece şahsen karşımdaki argümanı dikkate alırım. Kimi insanlarınsa sezgisi, hani holistik mi, bütünsel mi desem, yorumlama kabiliyeti çok güçlü oluyor. Öyle kişileri okumaktan haz alıyorum.

Ama birisinin ne kadar maaş aldığı, o maaşına rağmen neden araba almadığı, neden yalnızca tek çocuk yaptığı, neden bu yaşına gelmesine rağmen bir ev sahibi olmayıp hâlâ kirada oturduğu, eşinden neden boşandığı, camiye gidip gitmediği, oruç tutup tutmadığı, neden tatile gitmediği, tatilde ne yaptığı, niye öyle değil de böyle yaşadığı, nasıl giyindiği, o kızın nesini beğendiği, bu herifte ne bulduğu gibi, özel hayata dair, kişisel tercihlere dair ne varsa, asıl bunları konuşmak, bu gibi konularda insanlara karışmak veya yorum yapmak sevimsiz olan. Çok kötü ya, yazarken bile fenalık geldi vallahi. Yaşam tarzı apayrı bir konu. Kişisel olmayan konular pekâlâ tartışılır. Kamusal olan her şey tartışılır, en flu, en muğlak fikirler dahil; çünkü kamusal olan mevzular hepimizi ister istemez etkiliyor; ama yaşam tarzı kişisel bir şey. Başkasının kişisel tercihleri için "kendi tercihidir", "kendi kararıdır" deyip geçiyorum şahsen.

(2) Mikroplar ya. Çağdaş yaşam tarzını kıskanıyorlar. Bu meymenetsizleri insan yerine koyup tokalaşmak bile hata. Face’de bir öğretmen arkadaş Yaşar Nuri’nin bir sözünü paylaşmıştı, “iyi bir insan olmak için müslüman olmaya gerek yok; ama bir müslüman iyi bir insan olmak zorundadır” diye. Yahu şundan daha ılımlı bir söz olabilir mi? Bu paylaşıma bile yorumlarda kin kusan, “ne demek yani iyi bir insan olmak için müslüman olmaya gerek yok!” diye öfkelenip fırça atan tiplerle beraber yaşıyoruz. Kendi başına ne gelirse, Freud’un yansıtma kavramında açıkladığı gibi, suçu başkasında, Batı’da, Obama’da, masonculukta filan bilen, üstelik dünkü olay gibi, başkasının başına bir şey geldiğinde suçu yine başkasında bilen bir tuhaf anlayış. Ne kolay, her halükârda haklı. Her halükârda özeleştiriye kapalı. Bu denli ben-merkezciliği, böylesine kendini büyük gören şımarıkça bir tutumu Freud bile açıklayamazdı herhalde. Batı’nın başına ne geliyorsa suçlu Batı’dır, Doğu’nun başına ne geliyorsa suçlu gene Batı’dır. Vay, çözmüş Dünya’nın düzenini.

Vallahi size bir şey diyeyim mi, Batı’da hayat çok güzel. Kimse kimseye karışmıyor, nezaket her iletişimin temel unsuru, inanç özgürlüğü gerçek anlamda var, yoksa bunu öyle Ortadoğu’da olduğu gibi “inanç özgürlüğü = İslam’a özgürlük” şeklinde bencilce yorumlamıyorlar, daha evrenseller. Ortadoğu zihniyetinde hep çok kolay oldu, Batı’nın reformasyon ve Aydınlanma ile icat edip insanlığa sunduğu inanç özgürlüğü kavramından İslam özgürlüğüne, oradan cihat özgürlüğüne varmak.

Özgürce geziyorum, giyimime, kuşamıma, ibadetime, düşüncelerime müdahale eden yok burada. Bazen odamdaki diğer arkadaşlarla, bazen hostelin kafe-barında, bazense başka bir şekilde insanlarla sohbet etme imkanı doğuyor –ama dayatmacasız, spontan, tam bir eşitlik hâli. Karşılıklı kabule (Hegel boşuna recognition diye çırpınmadı) dayanan bir etkileşim. Yalnız, Avrupalı fazla hoşgörülü, fazla naif. Sindirilmişler artık. “N’olur bana ırkçı demesinler, aman bana İslamofobik demesinler” diye apaçık sorunlara kapamışlar gözlerini. Hoşgörü talepleri, hatta genel olarak her konuda talepleri hiç ama hiç bitmeyen, sürekli zırlayıp her yerde dominant hâle gelmek için savaşan, asıl hoşgörüsüz olanların zihniyetindeki tehlikeye karşı gözlerini kapamışlar. Kafadan sallamıyorum. Kaç senedir okuyorum, okumayı bırak, gözlerim görüyor, gözlerimi bırak, konuşuyorum Norveçlisiyle, Fransızıyla, Litvanyalısıyla. Naifler kardeşim, naif. "Political correctness" denen suya sabuna dokunmayan dalkavukluk bunların zihnini ele geçirmiş. Bu duruma tepki olaraksa neo-naziler türedi, onlar zaten yüzeyselin yüzeyseli, ayrı bir meymenetsiz.

Odessa’daki hostelde Ürdünlü bir müslümanla tanıştım. Sohbet ediyoruz. Ben insan ayırmam, ırk ayırmam, önemli olan kültür kardeşim, asgarî insanî mesafelilik ve nezaket şartlarını karşılayan herkes insandır benim gözümde. Neyse, kendimi niye anlatıyorsam... Bu arkadaş benden 2-3 yaş büyüktü. İslamcılığı savunuyor. Ortadoğu coğrafyasının sorununun, ÖLDÜRMEYİ GEÇ ÖĞRENMİŞ OLMALARINDA yattığını söylüyordu. Bak sen ya masum kuzuya... Öldürmeyi geç öğrenmişlermişmiş. Hacı ama bakıyorum da Odessa’ya gelmişsin, hostelde tişörtsüz geziyor, hatunlara gülücükler dağıtıyor, akşam iki kadeh votkanı çekip gecelere akıyor, elinde altılı bira paketiyle gelip kahkaha atmasını biliyorsun. Ama Batılı diyor, yanlış yolda, Batı bir gün İslam’ın ışığı ile aydınlanacakmışmış. İçten içe arzu ettiği, imrendiği ve kovaladığı hayat tarzıyla, başka insanlara akıl verirken savunduğu hayat tarzı arasında böylesine uçurum olan bir anlayış işte.

Uzatmayayım, dedim ki, "siz Ortadoğu’da bu tip kafa yapısını sürdürdüğünüz sürece İslam coğrafyası sittin sene adam olmaz."

(3) TSK içerisinde ne idüğü belirsiz bir hizbin yaptığı bu girişim, askerî gücün hiç de küçümsenemeyeceğini, şiddet ve savaş gerçeğinin öyle filmlerde göründüğü gibi değil fakat çok daha sert olduğunu gösterdi. Şahsen darbeyi halkın engellediğine inanmıyorum. Hani derler ya, "her kim kalem kılıçtan keskindir dediyse belli ki tam otomatik silahlarla henüz karşılaşmamış." İnsan bedeni en nihayetinde naçiz bir et parçası ve düzenli orduya ve demir-çeliğin örgütlü gücüne karşı -kusura bakmayın da- fiziken bir dakika bile direnemez. Mesele Türk Silahlı Kuvvetleri’nin dün geceki girişimi desteklememiş olması. Sonuç olarak ordu içinde belirli bir grubun, muhtemelen salt kendi ikbâllerinin kaygısıyla yaptığı bu kamikaze nevinden girişimin başarısız kalmış olmasından ötürü memnunum.

Memnun olmadığım konu ise, halka, daha doğrusu paramiliter gibi görünen gruplara, tanklardan top ve makineli tüfeklerle ateş etmemeyi tercih eden, bir şekilde ya ele geçirilen ya da teslim olan askerlere bu grupların yaptığı linç. Dün gece sabaha kadar lanet okudum buradan. Onlar 20 yaşında cahil bebe be kardeşim... Sana silah doğrultmaktan vazgeçmiş, teslim olmuş ve olan bitenden bihaber insanları dövmek, kemerle kırbaçlamak filan da ne oluyor? Psikopat mısınız? Sokaklara çıkanların “darbeye hayır!” ya da “yaşasın demokrasi!” veya “seçilmiş hükümetin arkasındayız!” demek yerine tekbir getirmeleri, cihat çağrısı yapmaları, saatlerce okunan selalar ve kel alâka sloganlar, kusura bakmayın da ben ve benim gibi milyonlarca insanın desteklemeyeceği şeyler. Demokrasi belirli bir hakikat anlayışına torpil geçen bir yönetim biçimi değil, tüm unsurları barındıran formel/biçimsel bir sistem. Neyse.

Üzüldüğüm bir diğer konu ise insanların birbirine yaptığı baskı: “Sessiz kaldığına göre darbecisin”, “sokağa çıkmadığına göre darbecisin” ve benzeri yargılayıcı ifadelerin kullanılması, olayı kategorik bir ikiye bölünmüşlük üzerinden okuyarak darbeyi desteklemeyen herkesi kendi yanlarına çekmek istemeleri, çekemedikleri vakit onları da hain ilan etmelerinin an meselesi olması, tüm bunlar, korkunç bir kutuplaşmanın, giderek -üzgünüm ama- müstakbel bir iç savaşın emareleri gibi duruyor. Söz konusu hizbin yaptığı girişimi de desteklemiyorum, gidip demokrasi yürüyüşü adı altında şeriatçi bir kalkışmayı çağrıştıran, asla katılmayacağım sloganların atıldığı, emir erlerine tasvip etmeyeceğim şiddet eylemlerinin yapıldığı ve yapabilecek potansiyelde olan insanların olduğu yürüyüşleri de desteklemiyorum. X’e karşıyım diye Y’yi koşulsuz desteklemek zorunda değilim. Bu zımni dayatmadan hiç ama hiç haz etmiyorum.

Dün gece filler fena tepişti ve bu fillerden birini desteklemek zorunda olduğumuz ima ediliyor. Hiçbirinizi desteklemiyorum kardeşim. Bitaraf olan bertaraf olur dendiydi gerçi; ama yanlış ve içime sinmeyen şeyler yapacağıma, içime sinmeyen yerde, tasvip etmediğim insanlarla yan yana duracağıma, inanmadığım, doğru olmadığını hissettiğim şeyleri yazacağıma, bitaraf olmayı göze alıyorum.

(4) Ben umutluyum. Türkiye her ne kadar özünden kopmuş olsa da, bu denli kötülüğü, bayağılığı ve akıldışı olayı kaldıramaz. En nihayetinde özüne döner. Şu cemaat mevzuunda bir çift lafım olacak: Sene 2009, Giresun'da göreve gitmiştim. Öğretmenler odasında böyle mevzulara girmeyi hiç sevmem ama konuyu açan onlardı. Fazlaca özgüvenli tavırlarından rahatsız olup Fethullah Gülen'i, Gülen Hareketi'ni ve genel itibariyle siyasal İslam'ı eleştirdiğimde tepki vermişlerdi. Ne de olsa malum şahıs o vakit "HOCA EFENDİ HAZRETLERİ" idi. Bugün, Gülen, bir vakit başına tac edilmiş kutsal hâlelerden mahrum kaldığı için sevinçliyim. Bir konuda daha sevinçliyim. O da şu ki, "din kardeşimden zarar gelmez!", "ümmet içinde kötülük olmaz!" gibi düşünceler, cemaatin bu yaptıkları sayesinde yerle yeksan oldu. Bir ülkenin bekası ve iyiye gitmesi için işbirliği yaptığın adamın liyakatına değil de hangi inancı paylaştığına ve senin gözünde ne kadar "faal" bir dindar olduğuna bakacaksan, her türlü kazığı yemen an meselesidir kardeşim. Bu arada şahsen, her ne kadar asla kanıtlayamayacak olsam da, geçen gün yaşanan darbe girişiminin uluslararası bir boyutu olduğuna inanıyorum. Çok pis işler dönüyor belli ki.

Sonuçta Türk pasaportuyla geziyorum. Ülkemi seviyorum. Kaldığım hosteldeki görevlilere dışarıya Türk bayrağı asmalarını önerdim naçizane. 6-7 bayrak var ama Türk turist çok olmasına rağmen Türk bayrağı yok. Üstelik burada kalan Türkler eğitimli, nazik, etrafı rahatsız etmeyen tipler. Cidden. Böyle turisti öp de başına koy. İnsan yurtdışında ülkesine karşı daha hassas oluyor. İki gündür önüne gelen herkes bana "What's happening in Turkey mate?" diye sorup duruyor. Bilmiyorum diyorum, sonuçta ülkemi kötüleyecek değilim, her şey yoluna girer deyip geçiştiriyorum, "bakmayın, mesela Ukrayna'da da savaş var zannediliyor, oysa gündelik yaşam devam ediyor" dediğimde ikna oluyorlar genellikle.

Ama içeride bizim kuşatıcı ve kucaklayıcı bir tanıma ihtiyacımız var. Geçen gün dedim, yine söylüyorum, yurtdışındayım ama Türkiye'de olsaydım yine o meydanlara inmezdim. Atılacak sloganların önceden belirlenmesine ihtiyaç var. Adam çıkartmış hilafet bayrağı sallıyorsa beni o meydana hiçbir güç indiremez. Kabaca "laik kesim" diyebileceğim kesimin gücü küçümsenmesin. Eğer o denli önemsiz olsaydık, solcusundan sağcısına her kesim bizim desteğimizi almak için uğraşmazdı. Türkiye'nin hem çağa ayak uydurmaya hem de özüne dönmesine ihtiyaç var. Buranın mayasında İslamcılık, ümmetçilik filan tutmaz. Ben aklımı kiraya veremem. "Acaba hadis ne der?", "ay acaba Cüppeli ne der?" Beni ilgilendirmiyor. Artık Hocalara sorulan soruların parodisi yapılıyor, insanlar dalga geçiyor, tiye alıyor. Herkesin aklı var. Bu İmam-hatiplere de dikkat edilmesi lazım. Güzel bir nesil yetiştireyim diye toplum mühendisliği çalışmaları yaparken bir de bakmışsın ileride başka bir biatçı yapı devletin başına bela olmuş yine... Bugün Gülen Cemaati'ni tehlikeli bulan adam, başka herhangi bir cemaatin hocasına laf söyletmiyorsa, gelecekte benzer olayların tekrar yaşanması kuvvetle muhtemeldir. İnançlar teminat altına alınır ama politik alandan dışlanır ve bireysel bir tercih olarak saygı duyulursa kimse kitleleri peşinden sürüklemek için onu kullanamaz. Aksi hâlde yarın başka bir cemaat başımıza bela olur -hiç bir şey değişmez. "Yok, bir şey olmaz yeaaa" diyenlerin hiçbir sağlam gerekçesi yok. İnançta, şiirde, edebiyatta ve sanatta irrasyonalite güzel şeydir ama politikada felakete yol açar.

Muhafazakâr kesimden kimi arkadaşlarımın çok makûl paylaşımları var. "Arkadaşlar gidip de parti bayrağı filan götürmeyin, taşkınlık çıkarmayın, tuhaf tuhaf sloganlar atmayın, bir tek Türk bayrağı alın yanınıza" diyen makûl insanlar var. Herkes öyle olsa gayet de güzel yan yana dururuz zaten. Ama ben üstüne beyaz çarşaf giyip tahta kalemiyle "KEFENİMİZLE YANINDAYIZ REİSS!" yazmış adamla yan yana durmam. Vallahi ben diyorum ki Türkiye güçlü ve en önemlisi bağımsız olsun, eyvallah, ama nereden baksanız %30-35'lik bir kesimi kaybetmemek için de uyanık olsun. Ukrayna'ya gelmeden önce İstanbul'da ilk kez Marmaray'la boğazın altından geçtim karşıya. Köprüler, Marmaray, yollar vs. Avrupa'dan farkımız yok. Moskova ve Kiev'de yer yer metroda yürüyen merdiven bile yok, seksen yaşında insanlar basamakları teker teker tırmanıyor icabında. Türkiye'deki kimi kazanımları inkâr etmek doğru değil. Kusura bakmayın, ben o kadar kutuplaşamıyorum. Gözlerim kör değil.

Ama Türkiye'de sosyo-kültürel sıkıntılar ve kimlik problemleri var. Son derece makûl insanların aidiyet duygusu yıpranıyorsa ve %50 bunu kendine dert etmiyorsa, istersen Dünya'nın en zengin ülkesi ol, ileride yine de sıkıntılar çıkacaktır. Bu kutuplaşmayı bitirmek lâzım.

Yine de umutluyum. Bir çılgınlık sonsuza dek süremez.

(5) Üç hafta sonra ilk gerginliğe dün akşam Sabiha Gökçen’de tanık oldum. Cehennemî bir kalabalık pasaport kontrol kuyruğunda beklerken ve insanımızdaki asık suratlı ve öfleyip pöfleyen tavırlara bakıp ülkenin “varsayılan/default” ayarlarına bir an önce alışmaya çalışır, kendi kendime “memlekete hoşgeldin Tamer” diye mırıldanırken, beklenen oldu ve o hengâmede bir yerlerden “BANA BAĞIRAMAZSIN HEMŞERİM!” ve klasik “KİMSİN ULAN SEN!?” haykırışları yükseldi. Welcome home Tamer. Çıkar çıkmaz ilk iş İzmit servisini buldum. Fiyat pahalı ama elimiz mahkûm. Valizi bagaja koysam mı, koymasam mı? Nereye gitti bu şoför? Neyse, koyayım bari. On dakika sonra şoför biniyor araca. “Ben siz yokken valizi yerleştirdim ama kağıt almadım, sorun olur mu?” diyorum. “VALLAHA BEN VALİZ MALİZ BİLMEM ABE” yanıtını alıyorum. Hangi meslek grubu olsa bir salla pati tavrı, elin mahkûm, alternatifin yok ama sanki hayrına hizmet veriyormuş gibi sorumluluk almayan, burnundan kıl aldırmayan, ödün vermeyen, “dik duran” insanlar. Meslek grubu fark etmiyor, şaşmaz bir "işine gelirse" tavrı. Kemerleri bağlayın lütfen deniyor, ne güzel, alışmıştım zaten otobüste kemer bağlamaya, ama bağlarken yanımdaki adam “yeaa boşver, gerek yok” diyor. E sen bağlama o zaman? Bana niye akıl veriyorsun? Muhtemelen kendi usülsüzlüğünde yalnızlaşmak istemiyor. Eğer herkes yanlış yaparsa kimse yanlış yapmış sayılmaz çünkü. “Zaten kimse takmıyor ya kemer filan!” Çoğunluk desteğinin, çoğunluk içerisinde erimenin dayanılmaz hafifliği.

Türkiye’de bebekler bile daha gür zırlıyor, ilginçtir. Acaba doğuştan gelen bir mutsuzuk geni mi bizdeki diye düşünecek oluyorum ama yok, sanırım esasen bireysel olarak mutluyuz. Tek başınalıklarımızda, istediğimiz bir işle hemhâl olurken sıkıntı yok sanki. Söz gelimi bahçemde sivribiberler olmuş ben yokken, dalından koparınca yemeye kıyamadım, aldım sevdim iki dakika, dönüp dönüp baktım, minicik biber mutlu etti beni, ama -gözlemlediğim kadarıyla- karşılaşmalarımız mutsuz bizim. Birisi ötekisiyle karşılaştığı vakit derhâl sona erdirmek istiyor zoraki katlandığı bu birlikteliği. Pasaport kuyruğu, toplu taşıma, alışveriş ya da bir şekilde iletişim ve etkileşimin doğduğu bağlamların temel formu katlanmak olduğu için, öfleyip pöflemeler, panik derecesinde bir acelecilik, sıcaktan, kalabalıktan, başkalarından, ne varsa her şeyden sürekli yakınan insanların sayısı fazla. Sanırsınız her birimiz birer prens ve prensesiz. Hemen sıkılıyoruz. Hep canımız sıkılıyor. Her şey çok çabuk eskiyor. Bir ara Aziz Sancar televizyonlardayken birisi yazmıştı “ya tamam ama o da sıktı artık :/” diye. Sıkılmış hanfendi -her şeyden olduğu gibi. Neyse. Tam serviste uyuyacak gibiyken sağ taraftan bir bebek çığlığı geliyor yine, yahu diyorsun, kaç hafta onlarca bebek gördüm, bizdeki zırlama sıklığı ve şiddeti herhalde Guinness Rekorlar Kitabı’na girecek ayarda.

Evde olmak güzel. En az yirmi gün kitap okumak dışında hiçbir şey yapmayacağım.

(6) Tepesi, uluslararası bağlantıları kabul ama biraz da tabana bakmak, zihniyet irdelemesi yapmak, anlamaya çalışmak gerekiyor. İnsan hep benzer zihniyetteki kişilerle takılıyor, farklı düşüncelerle temas etmiyorsa, bir yerden sonra kimi önkabulleri kaçınılmaz bir şekilde kemikleşiyor. Cemaat yapılanmalarında bu risk daha da fazla. Kendin gibi olanlarla evlerde, yurtlarda, çeşitli mekânlarda sürekli bir arada olmak, belirli bir süreden sonra, dışarısının düşman olarak görülmesine yol açabiliyor. Bunu “sağım haram solum haram, sen ne zorsun ahir zaman!” diye paylaşım yapan kişilerde görüyoruz. Dışarısı tehdit, dışarısı "harama davet", kendi ait olduğu küme dışında kalanlarsa hâliyle yanlış yolda. Düzeltilmeli, doğru yola getirilmeliler(!) Böylece kendi omuzlarına misyon bindiriyorlar ister istemez. Zorluklara göğüs germek gerektiğini düşüne düşüne göğüslerini öylesine germişler, öylesine gerginler ki, dışarıdan gelen eleştiriler zerrece etki etmiyor. Her eleştiri okunu savuşturacak kadar sert duvarlar örmüşler etraflarına. Ahir zamanda yaşadığına inanıyor, "kutsal davaları" için her şey mübah, abiler-ablalar KPSS sorularının çalınmasıyla ilgili olarak “devlet kadrolarına dinsizlerin değil, alnı secdeye değen kişilerin getirilmesi için yaptık” diyerek, evet kötü bir iş yaptık, ama niyetimiz güzeldi, kalbimiz güzeldi, iyi niyetliydik diyerek güya kendisini akladığını düşünüyor. Şu kafaya bakar mısın? Yaptıklarından ötürü hesap verirken, belki de içten içe “BU BİR İMTİHAN” diyerek avutuyorlardır kendilerini. Ah yine, yeni bir imtihanla karşı karşıyadır adanmış, inanmış, biat etmiş masum şakirt. Hadi gel de ikna et... Popper’in yanlışlanamazlık ilkesinde bahsettiği türden, yanlışlanamayan, zira dine, inanca yaslanan ve “ahir zaman”, “hikmet” ve “imtihan” gibi sihirli sözcüklerle tüm eleştirileri bertaraf eden bir zihniyet. İlk gençliklerinden beridir yurtlarda, şurada burada aldıkları eğitimden ötürü kendilerinden emin ama yaslandıkları zeminin yumuşak olduğundan bihaber, aklını özerk bir şekilde kullanmaktan çoktan vazgeçmiş, yaderk bir kitle.

Şurada birkaç sene öncesine kadar liberaller “ya canım, cemaattir, vakıftır, sivil toplum örgütüdür, bunlar demokrasilerin gereğidir” diyerek bu tip örgütlere Pandaları Yaşatma Derneği muamelesi yapıyor, ileride doğabilecek muhtemel sakıncaları dile getiren insanlar içinse "endişeli modernler işte" diyerek gülüp geçiyordu.

Doğru her zaman popüler olmuyor. Doğru bazen sevimsiz, çirkin duruyor, kulağa hoş gelmiyor belki ama en nihayetinde aklanıyor. İşin güzel tarafı da bu.

(7) Yalnızca edebî eserlerle yetinen, art arda roman, öykü ve şiir kitaplarını yutarcasına okuyan kişilerde muhakeme yetisi gelişmiyor, hatta köreliyor. Duygu yoğun yaşayan, veciz sözlerin altını çizen, anlamdan ziyade ezgiye, içerikten ziyade biçime, akıldan ziyade hislere ağırlık veren kişiler, bunu bir alışkanlık hâline getirdikten sonra, isterlerse binlerce kitap okusunlar, akla yatkın düşünceler üretmekte ve düşüncelerini gerekçelendirmekte zorlanıyor. "Çok kitap okurum, sürekli kitap okurum", güzel, ne okuyorsun peki: Roman, şiir, öykü. Ve elveda muhakeme yetisi... Sonrası -hâliyle- sloganlarla yetinmek, akla değil kalbe hitap etmek, karşına sağlam bir argüman dikildiği vakitse sinirlenmek. Şaşılacak bir şey yok; zira duygu yoğun yaşayan kişinin öfkesi de yıkıcı olur. Duygu deyince akla bir tek sevinç ve hüzün gelmemeli.

Bu yüzden araya felsefe, tarih, araştırma-inceleme, antropoloji gibi türlerde kitaplar sokulması gerek. Bunu yapmak dengeleyici oluyor. Benzer şekilde, bu tip kitapları okuyan kişiler de, kuru bir rasyonellik evresinde donup kalmamak, salt çözümleyici bir bakışaçısına takılıp, insanî, irrasyonel unsurları, duygusallığı yitirmemek için, kısacası robotlaşmamak için araya edebî eserleri serpiştirmeli. Şu günlerde iktisat, politika ve deneme kitapları okuyorum. Yine de, ne olursa olsun, bir araştırma-inceleme kitabı bitince, bir felsefe kitabı bitince, muhakkak kitaplığımdan çekip bir roman ya da öykü okuyor, hatta nadiren de olsa şiir okuyor, insan olduğumu, robot olmadığımı hatırlıyorum. Okuma serüveninde bu iki unsuru dengeleyen kişileri ayrı bir seviyorum.

Sonuçta muhakeme yetisi insanı insan yapan tek unsur değil.

(8) Beşiktaşlı yorumcu Kazım Kanat vardı, çoğunuz bilirsiniz. Kendisine kanser teşhisi konulup bir süre tedavi gördükten sonra, baktı ki çaresi yok, ölümün eli kulağında, tedaviyi reddetmiş, son birkaç ayını hastane koridorlarında ve diyaliz makinesine bağlı geçireceğine, “teknemde ailemle hayatın tadını çıkarıyorum, artık ne olacaksa, ne zaman olacaksa olsun” demişti. Zor bir karardı muhakkak ama bence Kazım Kanat doğrusunu yapmıştı.

Elimde olsa sonsuza dek yaşamak isterim. Hep sağlıklı kalmak ve mümkünse hiç yaşlanmamak isterim. Ölüm deneyimini, deneyimleyen kişiden başka hiç kimse bilemeyeceği, ve ölen kişi, söz konusu deneyimi başkalarına aktaramayacağı için, aksini tasavvur etmek zaten mümkün değil. Ölmeyi istemez kimse. Arzu nesneleri hayatın içindeyken, hayata dahil olmayan, üstelik bilmediğin ve geriye dönüşsüz bir "şeyi" nasıl arzu edersin? Büyük zorluklarla karşılaşan, kimi iç ve dış sebeplerden kaynaklı buhranlı dönemler geçiren kişiler, eh bir de kişilik bakımından savaşçı yapıda değillerse, isterler belki, ölmeyi değil de, yaşamamayı. Ölmeyi değil de, yaşamakta olduğu hayatı istemeyebilir, bunu anlarım. Tekil bir yaşam deneyiminin reddidir bu, yaşamın kendisine, tüm mümkün yaşamlara genel bir reddiye değil. Veya ağır bir hastalığı vardır, artık yaşamamayı, daha doğrusu o acılardan kurtulmayı isteyebilir, bunu da anlarım. Ne var ki, ölümün bilgisine sahip olmak ve onu arzulamak anlamına gelmez bu durum. O kadar sevimsiz bir konu ki, bırakın arzu etmeyi, hakkında konuşurken bile insanın enerjisini düşürüyor.

Eskiden insanlar evlerinde can verirdi. Yani eceli gelenlerden bahsediyorum. Modernitenin çoğu getirisini tereddütsüz kucaklayan birisi olsam da, günümüzde insanların son nefeslerini hastanelerde veriyor olmalarından hoşnut değilim. Yaşatmak güzel şey kuşkusuz; gelgelelim ihtiyarlıktan parmağını oynatamayacak denli kudretten düşmüş, sürekli kalbi tekleyen, özbakımını yapmaktan aciz hâlde, Azrail tarafından mütemadiyen yoklanan insanları makinelere bağlayarak, aşırı dozda ilaçlar ve uyarıcılarla ite kaka yaşatmak, onlara zulmetmek gibi geliyor bana. Bunun kararını ben veremem. Ruhsuz olmakla, duyarsız olmakla da suçlanmak istemem; ama kendi adıma, en azından kendi bedenim söz konusu olduğunda, üç beş ay, hatta bazen 3-5 gün daha zoraki canlı kalmak uğruna, hayatımın son demlerini hastanede, makinelere bağlı, başkalarına yük olarak geçirmek istemezdim. Zaten bana kalırsa canlı kalmak ve yaşamak aynı şeyler değil.

Kazım Kanat, belki zorlasalar bir süre daha "canlı" kalırdı. Ama o son aylarını o güzellikte yaşamamış olacaktı.

Tamer Ertangil.

1 Temmuz 2016 Cuma

Değiniler 15 Mayıs-1 Temmuz

(1) “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Mutlak monarşilerde egemenlik kayıtsız şartsız hükümdarındı. Millet dediğimizi oluşturan bireyler hakları olan birer yurttaş değil, hükümdarın kullarından ibaretti sadece. Öyle önüne gelen köylü çocuğu okuyup bir yerlere gelemezdi. Bunun için soylu olmak gerekiyor, aristokrasi kan bağıyla sürdürülüyor, en baştaki hükümdarlıksa babadan oğula devrolunuyordu. Hükümdar, meşruiyetini dinden alırdı. Çok eski dönemlerde, örneğin Antik Mısır’da firavun aynı zamanda Tanrı’ydı, malum. Osmanlı’da ise padişah Tanrı değildi belki, ama halifeydi; yani sonuçta dinin yeryüzündeki temsilcisi. O dönemde Samsun’da bağımsızlık mücadelesini başlatan Mustafa Kemal, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” derken, meşruiyet zeminini göklerden yeryüzüne indiriyordu. Artık, yirminci yüzyılda, kutsal referanslarla ya da soylulukla meşruiyet sahibi olamazdınız. Ortaya çıkan meşruiyet krizi ise ancak yeni bir toplumsal sözleşmeyle, toplumun bizatihi kendisine dayanarak çözülebilirdi. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü dünyevileşmenin, Dünya işlerinin Dünya’da olanlarla yürütülmesinin, meşruiyet zemininin Tanrı’dan İnsan’a kaydırılmasının ifadesiydi. Bugün meşruiyetini halktan alanlar, meşruiyet zeminini genişletmek ve sorgulanamaz hâle getirmek için kutsal referanslara başvurabiliyor. Bu bir sınır ihlâlidir. Daha fazlasını hayal etmekle birlikte, Cumhuriyet'i monarşiye yüz milyon kere tercih ederim. (2) Geçen gün, bir arkadaş, hayatımda neleri hedeflediğimi sorduğunda bir süre donup kaldım. On saniye kadar sonra, gülümseyerek, “ne düşündün o kadar öyle?” diye ekledi. Ne olacak, neyi hedeflediğimi düşünmüştüm. “Bir hedefim yok galiba; varsa bile, birden sorunca aklıma gelmedi” diye yanıtladım. Gerçekten de bir hedefim yok. Tam olarak ne zamandır bilmiyorum ama bir süredir huzur içerisinde, gayet hâlinden memnun bir şekilde yaşayıp gidiyorum. Geceleri mışıl mışıl uyuyorum. En son ne zaman uykumun kaçtığını, neyi kafaya takıp sinirlerimin bozulduğunu hatırlamıyorum bile. Gündelik yaşantılarımda keyfim -nadir de olsa- kaçtığında, kısa süre sonra, olay, üzerimdeki etkisini büyük ölçüde yitirmiş, eve döndüğümdeyse izleri tamamen yok olmuş oluyor. Rahat bir yıl geçirdim. İşe gidip gelmek, öğrencilerle hem ders işlemek hem sohbet etmek, sosyal faaliyetlere, kahvaltılara, davetlere filan katılmak, tiyatroya gitmek, koşu organizasyonlarında yer almak, doğa yürüyüşü, spor ve elbette hiç vazgeçmediğim okuma eylemiyle dolu, pek çok insana göre renkli sayılamasa da en azından “hayır, gelmiyorum” ifadesini nadiren kullandığım, rahat, hem bireysel hem de katılımlı bir yıl oldu. Öyle varılacak net bir hedefe değil de, bir varolma sebebine sahip olduğumu söyleyebilirim yine de. Evet, söylemesi biraz tuhaf ama, hayatı huşu içerisinde yaşamayı seviyorum. Nesneler karşısında, onlardan kopuk bir özne olarak değil fakat onlarla hemhâl hâlde yaşamayı, bütüne ait olduğumu hissettiğim anların sayısını çoğaltmayı, hayatın bizatihi kendisini bir sanat hâline getirme gayretini seviyorum. On dokuzuncu yüzyıl Alman romantiklerinin yapmaya çalıştığı şey... Yaşama sanatı denilebilir buna belki: Hedefleri olan bir proje değil de duygularla ilerleyen bir süreç. Bir film, roman, tablo ya da müziğin sizi içine çektiği tarif edilemez özdeşlik anını, o her zaman yakalanması mümkün olmayan odaklanma anını, analitik parçalanmışlığın geçici olarak da olsa devredışı kaldığı vecd anlarını deneyimleme gayreti. Ambiyansı, atmosferi idrak ederek onun içinde kaybolma hoşnutluğu. Hedef denecekse eğer, hayattaki mevcut hedefimin, hani bir film için “harika bir atmosferi var, insanı içine çekiyor” dediğimizde kastettiğimiz o "atmosferi" hayatın kendisinde yakalama gayreti olduğunu söyleyebilirim. (3) Bencillik yalnızca tek tek bireylerde yok, kolektif oluşumlarda da söz konusu. Belirli bir grubun varlığına öncelik hakkı tanımak ister istemez o gruba dahil olmayanları dışlamayı beraberinde getiriyor. “Moda” olduğu ‘30’lu yılların Dünyasında, bu kolektif bencilliğin hakim formu ırkçılıktı. Irkçılığın modası geçti; çünkü biyolojiye dayandırılan bir ideolojinin bilimsel yöntemlerle çürütülmesi mümkündü. Bugün dışarıda kendinden emin bir sesle “ben ırkçıyım” diyen duymazsınız. Gülünç kaçar artık. Irk ve ekonomik sınıf gibi çeşitli kolektif formlardan sonra bugün kolektif bencilliğin yeni türleriyse -ilginç bir şekilde- coğrafî ve kültürel. Daha örtük, daha sinsi. Ortadoğu coğrafyası söz konusu olduğunda hakim kolektif bencillik formu ümmetçilik. Sabah akşam duyarız: Ümmetimiz, ümmet, ümmet için, ümmetin evlatları vs. Sırf ait oldukları inançtan ötürü kendilerini ayrı, doğru yolda, hakikat yolunda görmelerine sebep olan, yeni bir ayrımcılık türüdür bu. Yirmi birinci yüzyılın yeni ırkçılığı, hem de daha kapsamlısı. Bir ırkın üstün görülerek yüceltilmesindeki bencilliği eleştiren, ne bileyim mesela Nazi Almanyasını eleştiren, kısacası ırkçılığa karşı olduğunu tereddütsüz dillendiren bu zat-ı muhteremlerin, tutarlı olmak adına ümmetçilik denen bu yeni ayrımcılığı da eleştirmesi, onun da karşısında durması gerekirdi. Gerçi her dönem böyle olmuştur. Kolektif bencilliğin herhangi bir kümesine dahil olanlar, kafalarını o kümeden çıkartıp kendilerine dışarıdan bakmaya yeltenmezler. Zaten dışarıdaki kümelerle, sapkın, yanlış yolda ve hakikatten yoksun olanlarla kesişmediklerine emindirler. O yüzden farkında olunsun olunmasın bu bencillik, bu kendini hep mağdur, masum ve üstün addederken başkalarını tehdit olarak görme, yanı sıra aşağı görme eğilimi örtük olarak, derinlerde bir yerde hep mevcuttur. Bunu eleştirenlerse adeta yabancı bir dil konuşmakta, anlaşılmayan bir dilde zırvalamaktadır(!) Yanıt olarak “ne münasebet!” derler, “ben çok hoşgörülüyümdür!” İşin kötü yanı, ırkçılığın bilimsel olarak çürütülmesi mümkünken, kültürel unsurlara ya da dinî inançlara dayanan memleketçilik, bölgecilik, mezhepçilik ve ümmetçilik gibi yeni kolektif bencillik türlerinin bilimle çürütülmesinin imkânsız oluşu. Bunlar ancak zamanla düzelir. Bu sesi gür çıkan, kendilerini Dünya’nın merkezinde gören, en ufak bir eleştiriyi bile hakaret addeden, kendinden emin gibi görünen bu dışlayıcı yapıların ne denli kırılgan oldukları zamanla ortaya çıkacak. Antik çağlarda devasa boyutlarda, son derece heybetli, insan şeklinde bir heykel dikmişler. Altın, gümüş, bronz ve demirden yapılmasına karşın, ayakları kildenmiş. Bir gün, bir çocuk, heykelin ayaklarına taş atmış ve o "ihtişamlı" yapının tuzla buz olması için bir dakika yetmiş. Zamanla, yıkılan heykelin silik bir hatırası kalmış zihinlerde. Heykelin asla yıkılmayacağını zannedenlerse, tevazunun gerekliliğine giderek daha fazla inanır olmuş. (4) Bazen kanepeye uzandığımda, acaba sınırsız param olsaydı n'apardım diye hayal kuruyorum. N'apardım biliyor musunuz? Araba almaz (zengin olmuşum, deli miyim ki kaskosuyla, muayenesiyle, vergisiyle, bakımıyla filan uğraşayım?) evi derhâl boşaltır, tüm eşyadan kurtulur, ortaboy bir valizle bir uçağa atlayıp bir an evvel uzaklara giderdim. Geçen yaz yirmi üç gün Rusya'da yaptığımı tüm hayatıma genişletir, sabah koşusu, müzeler, botanik parkları, mimarî eserler ve sanat galerileri derken, bol bol gezip tozar, yorulduğumdaysa bir kahve molası verir, molalarda veya akşamları odamda kitap okurdum. "Çok okuyan mı bilir yoksa çok gezen mi?" sorunu da böylece çözülmüş olurdu: Vallahi bence en ideali hem gezmek hem okumak -ya da gezerken okumak. Hiç sıkılmazdım, ülke ülke, şehir şehir, dağ bayır gezer, hiç ev almaz, daima otellerde kalırdım. Zaten yerimi hiç yadırgamamışımdır. "Kendi yatağım dışında, kendi evim dışında bir yerde uyumakta zorlanırım :/" diyenleri hiç anlayamamışımdır. Şahsen otel odalarında kendimi evimde hissederim hep. Yabancılık çekmem. Kültür, sanat, felsefe, edebiyat, konserler filan derken ruhumu tatmin eder, yöresel yemeklerle midemi şenlendirirdim. Her akşam farklı bir restoran... Çok zengin olsaydım, muhtemelen zaman içerisinde damak zevkim incelir, giderek bir gurmeye dönüşürdüm. Şayet böyle bir hayatım olsaydı hiç şikayet etmeyeceğimi, varoluşsal bunalımların ya da Schopenhauerci karamsarlığın bana asla uğramayacağını biliyorum. Zaten normalde de canı sıkılan biri değilimdir. Hayatta yapacak onca şey, izlenecek onca film, okunacak onca kitap, görülecek onca yer, kısacası yaşanacak onca deneyim varken bir insanın canı nasıl olur da sıkılır? Gelirim sınırlı olduğu için bu yaşam tarzını ancak kısmen, kesintili olarak, bir de yazları gerçekleştirebiliyorum. Bu yaptıklarımı tüm hayatıma genişletmek dışında bir hayal kuramıyor olmam belki de ufkumun darlığına delâlet ediyordur. Bilmiyorum. Olabilir. Yalnız, zihnimde canlandırırken bile heyecan veriyor :) (5) Avrupa ne teknolojik yönden ne de altyapı ve üstyapı imkânları bakımından cazip. Avrupa kentlerine gittiğinizde de yollar, binalar, AVM’ler filan hemen hemen buradakiyle aynı. Zaten Dünya’da, özellikle kent merkezleri giderek birbirine benzemeye başladı. Yani, diyelim ki Berlin’e gidince, "daha görkemli otomobiller, çok daha gelişmiş akıllı telefonlar bulurum" gibi beklentileriniz varsa hayal kırıklığına uğrarsınız. Farklılık var elbet, estetik yönden; ama şu an konu bu değil. Üç gün içerisinde Akdeniz’de yedi yüz mülteci öldü. "Bu insanlar için Avrupa’yı bu denli cazip kılan nedir?" diye soruyorum kendime. Ekonomik fırsatlar mi? Refah?? Muhakkak kısmen etkilidir ama asla tek başına değil. Eğer mültecilerin yalnızca ekonomik kaygıları olsaydı, bugün Akdeniz’de boğularak ölmek yerine Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Suudi Arabistan’ın ve Katar’ın sınırlarında yığılmaları, kapıları ölümüne zorlamaları gerekirdi. Öyleyse burada farklı bir kriter söz konusu olmalı: Refahın yanı sıra ÖZGÜRLÜK. Şimdi “Avrupalı özgür değil, mutlu değil, onlar kendini öyleymiş gibi gösteriyollaaa!” diyenlerle çok karşılaştım da, bu tutum niyet okumaya girdiği için bir şey diyemeyeceğim -sanırım bu sorunu ancak seyahat ve birebir karşılaşmalar, tekil deneyimler çözer. Neyse... Bir insan evladı, kendisini Avrupa'da özgür ve huzurlu hissediyorsa burada durup bir düşünmek gerekir. Bu his ancak toplumsal bir zihniyetle, kamusal bir bilinçle sağlanabilir. Olay basit: Bakıyorsunuz, kimse kimsenin yaşam tarzına karışmıyor, dileyen dilediği gibi giyiniyor, geziyor, okuyor, çalışıyor, güleryüz göstermek “yüz vermek” olarak görülmüyor; kendini güven içerisinde hissediyor, göz teması kurarken, tokalaşırken, "tepki görür müyüm?", "kültürlerine aykırı bir şey yaparsam beni linç eder ya da keserler mi?" korkusu duymuyorsun. Kamusal alan güç mücadelesi değil de nezaket ve mesafelilik üzerine kurulmuş. Bizse hep "kardeşiz" ve kardeşler mesafeli olmaz; ya fazlasıyla yakın, can ciğer, ya da kanlı bıçaklı olurlar. Bir türlü mesafe denen nimetten nasiplenemedik. Bir meslektaşım, “ben gittim ama etkilenmedim, yollar bizdekinden daha iyi değil, hatta arabalara bakarsak Türkiye daha iyi durumda” demişti. Buna itirazım yok. Birleşik Arap Emirlikleri de çok iyi durumdadır muhakkak. Keza Singapur da öyle. Herkeste IPhone. Yalnız işin özü o değil gibi. Bir süre önce İstanbul’a otobüsle giderken dört numaralı koltuktaydım. Önde. Şoför iç karartıcı bir müzik açtı. Şahsen sevmem. Otobüste o müziğe maruz kalmak zorunda da değilim ama gel de anlat... Ha dedim, birazdan güzelce söylerim, kapatır. Sonra muavinle sohbete başladılar. Yok kendilerine yamuk yapılmış, çekmiş PIÇAAA, indirmişler mekânın camlarını, arkaları sağlammış -mışmışmış. Bu gözdağı üzerine ben de diğer yolcular da müziğin sesini kısmaları için uyarma girişiminde bulunmadı tabi. Deli miyiz? Onun yerine biraz homurdanma oldu, kulaklıklarımızı taktık ve kendimizi dış-gerçeklikten soyutlamayı tercih ettik. (6) Birkaç gün önce Obama Japonya’ya gitmiş, Hiroşima ziyaretinde kendisine “Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından ötürü özür dileyecek misiniz?” diye sorulduğunda, “bu konuları tarihçilere bırakmamız gerekir” demişti. Doğru. Doğru da, siyaset doğrulukla, haklılıkla, mantıkla ilgili bir konu değil: Bir güç alanı. Hani von Clausewitz demiş ya, siyaset, savaşın silahlar olmadan yürütülen biçimidir diye, ya da ona benzer bir şey, aynı o hesap. Stratejiler, taktikler vs. Ermeni meselesi soykırım mıydı, mukatele miydi, önce kim başlattıydı, bunlara takılmıyorum. Zaten tarihçiler uğraşsın bu işlerle. Arşivler açılsın madem. Tamam. Yalnız beni rahatsız eden konu, geçmişte gerçekleşmiş bir olaydan ötürü, bir ulusun tüm bireylerinin, ülkenin tüm yurttaşlarının itham edilmesi. Hani hıristiyanlıkta ilk günah inancı vardır ya, hani Adem, şeytanın sunduğu elmayı yemiş ve insanoğlu cennetten yeryüzüne düşmüştür, üstelik bu ilk günah, bu orijinal, kökensel günah babadan oğula, kuşaktan kuşağa geçmektedir ve bu yüzden her doğan bebeği vaftiz ederler ya, bu durum ona benziyor. Oysa geçmiş bir fiilin bedelini sonraki kuşaklara ödetmek apaçık bir haksızlık. Şimdi ben bir Almanla çalışayım, mesai arkadaşım olsun ve gül gibi geçinip gidiyor olayım, ama aramızda bir anlaşmazlık çıktığında “pis Nazi! Siz Almanlar zaten katilsiniz!” deyivereyim, olur mu? İnternette bir yabancıyla oyun oynarken, yenildikten sonra "barbar Türkler!" demesinde olduğu gibi, resmen çirkeflik. Bunun bir benzeri, zaman zaman haberlerde Işid için “BUNLAAR ÇAĞIMIZIN MOĞOLLARIDIR!” derken yapılıyor. Yahu, on asır geçmiş, Moğollar bin sene önce Ortadoğu’da taş üstünde taş bırakmadı, insanları öldürdü, kütüphaneleri yaktı diye, bugün doğan Moğol bebesinin günahı ne? Moğol olduğu için, sırf Moğolistan'da Dünya'ya geldiği için hayatı boyunca utanmalı mı? Hep boynu bükük mü gezmeli? St. Petersburg’da II. Nikolay ve ailesinin mezarını görme şansım olmuştu. Sovyet devrimi gerçekleştiğinde, Çar II. Nikolay ve ailesi önce ev hapsinde tutulmuş, sonra kurşunlanarak, karısı, kızları ve küçük oğlu dahil, tüm aile Bolşeviklerce katledilmişti. Aile fotoğrafına bakıp üzülmüş, olayın ayrıntılarını okudukça rahatsız olmuştum hakikaten. İnsan insanlığından utanıyor. Adamı indirdin madem, sür yurtdışına, o da olmadı idam ettin, anladık da, babalarının suçu küçücük çocuklara da mı geçiyor ki onları da katlediyorsun? Sözün özü, geçmişte yapılanların ve yaşananların bedelinin sonraki kuşaklara, sonsuza dek, bitimsizce ödetilmesini, suçun kuşaktan kuşağa ilk günah gibi aktarılmasını yanlış buluyorum. (7) Evde ve balkonda takılmak bir yere kadar. Geçenlerde kendi kendime, hadi kalkıp bir kafeye gideyim, orada denizin kokusunu içime çeke çeke kitabıma devam ederim diye düşündüm. Dizüstü bilgisayarımı da aldım yanıma. Bir yazı vardı bitirmem gereken, onu da aradan çıkartmış olacaktım böylece. Olmadı. Hava güzeldi, herkes kendisini dışarı atmış, bir sürü tanıdık gördüm, selamlaştık, ayıp olmasın diye gelip ayaküstü konuştuk. “Vay Tamer, n’aber?” ve “hocaaam merhaba!” ifadelerini her duyuşumda kafamı kaldırdım, ve derken kitap da yalan oldu, yazı da. Bir simitçi var, kardeşi öğrencimdi. En son o gördü beni, yalnız oturduğum için hâlime acımış olacak ki tezgahını kenara koydu ve teklifsizce oturuverdi karşıma. Ne kitabı, ne yazısı Alla'sen? Selamlaşmak, hâl hatır sormak güzel şey tabi. Bundan şikayet etmek nankörlük olur. Ama tek başına olabilmek bazen ihtiyaç. Kültürel bir olay bu. Yalnızca bizim toplumumuzda değil, başka bazı toplumlarda da mevcut bir özellik: Sessiz kalamama. Sessizlik tedirgin eder bizi. Birkaç kişi bir aradaysa, herhangi bir mekânda birden fazla kişi varsa, nedense orada illa ki ama illa ki konuşulması gerekir. İlber Ortaylı bir ara, yalnız kalmayı da, yalnız bırakmayı da beceremediğimizi söylemişti. Yalnız kalmanın bireyin bir ihtiyacı olduğunu, yalnızlığın, insanın tefekkürünü geliştirebilmesi için elzem olduğunu da eklemişti. Doğru. Bir de, neden bilmiyorum ama, eskisine nazaran sohbet ederken daha bir yorulur oldum. Üçten fazla kişinin olduğu ortamda bazen o kadar gürültü oluyor ki, bir de söze girmeye, meramımı anlatmaya çalışmışsam, sanki sahne performansı sergilemişim gibi, bildiğiniz yoruluyorum. Konuşurken kaç kalori yaktığımızı merak etmeye başladım. Eve gittiğimde dinlenme ihtiyacı duyuyorum. Belki meslekî sebeplerden, zaten insanlarla iç içe olduğum için, ne yalan söyleyeyim, akşamları -burnu havadalık olarak algılanmasın ama- pek insan aramıyorum. Yalnız olmaktan ötürü kederlere gark olmuyor, hüzünlerden hüzünlere savrulmuyorum. Önceden "aman sözümü tamamlayayım" diye uğraşırdım. Şimdi söz kesmemeye özen gösteriyorum elimden geldiğince, ama sözüm kesildiğinde de tamamlayayım diye kasmaz oldum. Yoruluyorum daha ilk cümle bitmeden lafım ağzıma zönk diye tıkıldığı vakit. Ortamda gürültü varsa ve özellikle hemen herkes aynı anda konuşuyorsa, boşver Tamer diyorum, bir de sen konuşup gürültüye katkı sunma, sonra başın ağrıyacak yine, yine eve gidince kafayı yastığa gömüp uyuman gerekecek. Boşver. Dikkat edin, o belagâti kuvvetli, yüksek makamlardaki kişiler konuşurken, kendi taraftarları bile dinlemiyor onları. Ortamda inanılmaz bir gürültü oluyor. Yetkililerin bu soruna çözümü ise “DAHA YÜKSEK SES, DAHA GÜÇLÜ HOPERLÖRLER!” şeklinde olmuş :) Dışarıdan da zannediyoruz ki herkes efendi efendi dinliyor. (8) Nihat Hatipoğlu’nun bu denli popüler hâle gelmesi, muhtemelen, insanlara duymak istediği cevapları vermesinden kaynaklanıyor. “Odamın duvarında hayranı olduğum bir şarkıcının posteri var, günah mıdır?” diye soran genç kız, “günah değildir” yanıtı alacağını umarak, bu beklentiyle yöneltiyor sorusunu. “Kocamın cüzdanından gizlice para aldım, ama vallahi mutfak masrafları için harcadım, günaha girdim mi Hocam? N’OLUR BANA GÜZEL BİR CEVAP VERİN!” diyen ev hanımı, çok daha katı, çok daha yargılayıcı, çatık kaşlı bir ilahiyatçıya değil de Nihat Hatipoğlu’na soruyordu bunu -ve muhakkak “güzel bir cevap” alacağına inanarak sarılmıştı telefona. Hatipoğlu’nun popülaritesinin bir başka sebebiyse, muhtemelen, sıradan vatandaşın din algısının bugün salt bir ceza yasasına indirgenmiş olması. Öğretmenler odasından tutun da askerdeyken sofrada konuşulanlara varıncaya kadar, ne zaman dinî bir konu açılacak olsa, tartışma hep günaha girmiş olur muyuz, haram mıdır, yasak mıdır, İslam’a uygun mudur, bilmeden günah mı işledik gibi sorular üzerinden yürür. Çoktandır, dinin manevî ve estetik boyutu, korku duygusuna yaslanan bir ceza yasasının fazlasıyla önplana çıkmasından ötürü, giderek sönümlenmiş hâlde. Dindar insanlar içerisinde kimileri, ki bu grup dahilinde kendi arkadaşlarım da var, yokluğunu hissettikleri manevî ve estetik boyutu şiirde ve özellikle Mevlana’nın Mesnevi’sinde arar oldular. Bir yanda ceza yasasına indirgenmiş ve şekilci kimi ayrıntılara boğulmuş bir dindarlaşma yükselirken, öte yanda “çoktandır Cuma’ya gitmeyi bıraktım” diyen, aynı inancı paylaşan insanlardan bile soğuyarak, kendisini tasavvufa, şiire veren insanlar ortaya çıktı. (9) Bu Ramazan’da yakınacağım herhangi bir konu yoktu aslında. Dışarıda kahve ve lokantaların kayda değer bir kısmı açık. Denize giren girene. Stada gidip koşuyorum, müdahale eden yok. An itibariyle kendimi baskı altında hissetmiyorum. Oruç tutup tutmadığımı da soran olmadı. Bunlar güzel. Oruç tutan tutuyor zaten, herkesin kişisel tercihi, bana söz düşmez. Şu şartlarda niye şikayet edeyim? Şundan ötürü: Şimdi insanlar, teklifsizce, müthiş bir rahatlıkla, nasıl olsa bana kimse bir şey diyemez özgüveniyle, nasıl olsa çoğunluk arkamdadır duygusuyla olsa gerek, “oruç tutmamak büyük günahtır, “oruç tutmamak küfürdür” filan diyor, hem de bu insanlar ilahiyatçı, dolayısıyla bir anlamda nüfuz sahibiler. TRT’de bu kanaât önderlerinden birisi “namaz kılmayan kişi hayvandır” dedi yahu. Dileyen arasın bulsun. Buraya koymam. Koymayın da. Haindir, hayvandır, küfre girmektedir, günahkârdır ithamları gırla gidiyor maşallah. Şu özgüvene bakar mısın? Sayın “nüfuzlu kanaât önderleri”, şöyle bir silkelenip kendinize gelseniz diyorum. Fena olmaz hani. Hani imam bir şey yaparsa cemaat çok daha şiddetlisini yaparmış ya, bu olasılığı nasıl göz ardı edebiliyorsunuz? Sizin aklınız başınızda mı? İyi misiniz? Sizin bu gibi aşağılayıcı, yargılayıcı, suçlayıcı söylemlerinizin ardından, daha genç, heyecanlı kişiler gidip de insanları öldürürse, "yeryüzünden bir pisliği daha temizlediğini" filan düşünürse ne olacak? 50 yaşına, 60 yaşına gelmişsin, isminin başında Prof. Dr. ibaresi mevcut, mübarek deyip durduğun Ramazan ayında, o çatık kaşların ve azarlayan ses tonunla, büyük büyük, iddialı jestlerin ve mimiklerinle, kendin gibi olmayan insanlara dair nefret söylemleri üretiyorsun. Ha, söylem olarak kalsa neyse, saçmalık der geçeriz, ama kardeşim, senin bu söylediklerinden feyz alan, sözlerinden esinlenen, o "delidolu”, “heyecanlı gençler” çıkıp da hedef gösterdiğin “pislikleri” temizlemeye kalktığında ne yapacağız? Ondan sonra “ama gerçek İslam bu değil :(” diyerek, “ama İslamofobidir bu :(” diyerek yine baskın gelmeye mi çalışacaksınız? Birileri sizin sözlerinize referansla başkalarının hayatına son verdiğinde, orada burada kendini patlattığında, "canım bunlar münferit olaylar" mı diyeceksiniz? Bi’gidin Alla’sen ya. (10) Zeki birisi değilim. Zaten akıl ve zekâ farklı yetiler. Doğruyu yanlıştan ayırt edebildiğime inanıyorum. Sezgilerime güvenirim. Bir yerde yanlış giden bir şeyler olduğunu, bu yanlışlıkların ne gibi sonuçlar doğuracağını öngörebildiğim oluyor. Bunlar ayrı; ama on yaşındaki çocuğa satranç oynarken yenilmişliğim var mesela. Sayısal sorularını çözerken, konuyu anlasam bile, kafam basmaz, ağır işler. KPSS'ye çalışırken yaz vakti az cebelleşmemiştim geometri ve matematikle... 12 yaşında çocuğun bir buçuk dakikada çözdüğü soruyu beş dakikada çözdüğümü bilirim. IQ’mu ölçtürsem, ortalarda bir yerde çıkacağına da eminim. Ne var ki, başarının zekâyla pek alâkası yok. Aziz Sancar her konferansta dedi ya hani, ben zekâya inanmam, çalışmaya inanırım diye, haklı. Şahsen çalışmanın önemine inanmakla birlikte, benim daha da önemli ve öncelikli gördüğüm unsur ise UMURSAMA. Umursamadığın, önemsemediğin, senin için hiçbir anlam ifade etmeyen bir konuya odaklanamıyorsun. Ve odaklanamadıktan, kendini ona veremedikten sonra yüksek bir IQ’ya sahip olmak hiçbir işe yaramıyor. Hepimiz benzer deneyimler yaşamışızdır: İlgimizi çektiği vakit zor bir metni rahatlıkla anladığımız olurken, ilgimizi çekmediğinde çok daha hafif bir metni bile bir türlü anlamayız –gözlerimiz okur da beynimiz okumaz bir türlü. Odaklanamadığım vakit bir öyküyü bile okumak zulüm gibi gelirken, yeter ki ilgimi çeksin, yeter ki kendimi verebileyim, Heidegger’i, Kant’ı, Spinoza’yı pekâlâ okuyabilirim. Bu yüzden önce umursamak, sonra çalışmak aslolan. Zekâ ise, kullanılmadığı ve umursama unsuruyla desteklenmediği sürece boşa harcanan bir potansiyel olarak çürüyüp gidiyor. Yıllar sonra ise "aslında zekiyim. İstesem yapardım" diyen, pişmanlık dolu yetişkinler çıkıyor ortaya. Madem bugün karne günü, akademik başarıyı yakalamakta zorlananlar üzülmesin diye bir şey daha diyeyim. Lise 1’de 8 (yazı ile SEKİZ) tane zayıfım gelmişti ilk dönem. Bugünse felsefe yüksek lisansı yapmış, haftada iki, hadi bilemediniz en az bir kitap bitiren birisiyim. Nasıl oldu bu? Eskiden aptaldım da, sonradan durduk yere zeki mi oldum sanki? Elbette hayır. Sadece ilgi alanlarım gelişip serpildi. Bir şeye odaklanınca, onu dert edinince, konuya nüfuz etmek bin kat daha kolay oluyor. Başka bir sebebi yok. Ha bir de çalışmak lazım tabi. (11) İki haftadır, gün aşırı olmak üzere geceleri koşuyorum. Bazen, hava kararmaya yüz tutmuşken başlıyorum koşuya, bazense karardıktan sonra. Yarım saat kadar önce geldim eve. Kırk altı dakika koşmuşum. “Koşmuşum” diyorum; çünkü toplamda yalnızca iki kez baktım saatime. Statta kimsecikler yoktu. Bacaklarım beklenmedik ölçüde güçlüydü bu gece. Serinliğin ve karanlığın da etkisiyle olsa gerek, koşmuyor da, bir ırmağın akış yönüne kendisini bırakmış bir tekne gibi, güç harcamadan akıp gidiyordum sanki. Ara ara yukarı baktım, bulutsuz gökyüzünde Dolunay pasparlak, Sabiha Gökçen’e inişe geçen ve oradan güney yönüne giden uçakların ışıkları ve ardından sesleri, bir de nefes alışverişlerim -onun dışında çıt yok. Herhangi bir sanat eserini temaşa etmek gibi bir durum olmadığı hâlde huşu duygusu sardı bedenimi. Ciğerlerim vasıtasıyla atmosferle kurduğum bağ kendimi müstakil bir varlık değil de, şeyler içinde bir şey olarak hissetmeme sebep oldu. Hayatı boş ve anlamsız bulanları hiç anlayamam da, onlara inat tecrübe ettiğim bir doluluk anıydı adeta. Doluluk derken, nasıl desem, boşluğun karşıtı, kopukluk değil de bütünlük, ardışıklık değil de toplam gibi… Hâyli öznel olan bu deneyimi ifade etmekte zorlanıyorum. Koşu bittiğinde bisikletime atladım. Her zamanki güzergâhtan evime doğru yollandım. Sahilde bazı apartmanların girişlerinde yasemin ve çoğunun bahçesinde güller var. Terlemiş gövdeme rüzgâr vururken, denizin nemine ve tuzlu kokusuna karışan yasemin ve güllerin rayihası ile zaman durdu sanki. Sonra eve girdim. Ve içtiğim su ile aldığım duştan iki kat, belki üç kat daha fazla lezzet aldım. (12) Yaşar Nuri Öztürk vefat etmiş. Bence Yaşar Nuri, İslam’ın çağdaş kent yaşamına uygun, lafzî olmayan bir yorumunun bu coğrafyada kabul görmeyişinin, başka bir deyişle, İslam’da reformasyon umudunun çöküşünün resmidir. Kendisi çoktandır popülaritesini ve eski itibarını yitirmişti. Youtube’da bir söyleşisinin altındaki yorumlara baktım da, orada bile birileri onu gerçek İslam’ın yılmaz savunucusu olarak görürken, başkaları “ateşin bol olsun” gibi cümleler kurmuş. Bu tartışmalar bitmez. Gerçek İslam konusu beni ilgilendirmiyor, neden mi? Çünkü bugün artık, açıkça, rahatlıkla, hayatımızı sürdürürken aldığımız kararların, eylemlerimizin ve davranışlarımızın savunmasını İslamî referanslarla, ne bileyim ayetle, hadisle yapmak zorunda olmadığımızı savunabilmeliyiz. Evet, oruçlu değilim, ve bunu açıklarken, “seferî isen oruç tutmama hakkın var” diyen birisine, “seferî de değilim, sadece oruçlu değilim ve bir bahanem yok, bunu açıklamak zorunda değilim” diyebilmeliyiz. Bir arkadaş, bindiği takside taksicinin açık lokantaları ve kafeleri eleştirdiğini, bunun üzerine kendisinin, “ama senin de nefsine hakim olman gerekir, İslam’da nefs diye bir kavram var” diye açıklamaya giriştiğini anlatmıştı. Tuzağa düşmüş bile. Bu açıklamalar gereksiz. Çünkü bir anlık gafletle belirli bir inancın, kapalı bir çemberin içine düşüveriyorsun, konuştuğun her şeyin meşruiyet zemini o çemberin içinden alınmak zorunda oluyor. Hinduizm inancına mensup birisi, kendi kutsal metni olan Vedalara referans vererek sizi ikna etmeye kalksa ne dersiniz? “Kardeşim ben Hindu değilim ki? Bana niye Veda metinlerinden örnek veriyorsun?” dersiniz muhtemelen. Aynı şekilde, herkesin inancı kendine ve bireysel olduğu, yani böyle olması gerektiği için, gerçek İslam nedir tartışmaları sadece belli bir inancın mensuplarını bağlar. X inanç kümesi içindeki unsurlar, y ve z’yi bağlamaz. Tam da bu nedenle kamusal alanı belirli bir inanca göre düzenlemek zorbalıktır. Düşünsenize, insanlık en muhteşem buluşunu yapıyor, sağlık, huzur, mutluluk, refah, her güzellik gırla gidiyor, ama bu buluş için bile "ya acaba inancımda yeri var mıdır?" diye düşünüyorsun. Bu yanlış işte. Eğer kamusal alanın, hayatın her alanında yapılanların dinen bir meşruiyeti olup olmadığına bakılacaksa işimiz tesadüflere, inşallahlara kalmış demektir. Üstelik böyle bir durumda, inançlar çoğulluğunda çatışma kaçınılmaz olur. Hâlbuki anayasanın 24. maddesini fiiliyata geçirdiğimiz vakit zaten sıkıntı yok -herkes mutlu mesut yaşar da, şu an popüler önkabuller, zamanın ruhu o yönde değil henüz. Uzatmayayım. Huzur içinde yatsın. (13) Bizim bir akraba var. Gurbetçi. Bir ara cemaatçiydi, şimdi bırakmış ama hâlâ İslamcı. Bir gün sohbet ediyoruz. Almanlar şöyle kötü, böyle kötü, Avrupalılar şöyle ahlâksız, böyle kepaze. Ya dedim, fabrikada çalışan insansın, yaşadığın muhitte veya mesai arkadaşların içerisinde hiç mi iyi Alman yok? “Var tabi” diye cevapladı ve ekledi: “İslamiyete geçen Alman dostlarımız var.” Turizmin bu hâle gelmesinde yalnızca Rusya ile yaşanan uçak krizinin etkisi yok. Bir süredir İngiliz, Alman, Fransız ve diğer paralı turistler zaten Türkiye’ye gelmiyor. Bu daha ziyade, yukarıdaki zihniyetin yaygınlaşmasından mütevellit kötüleşen Türkiye imajı ile ilgili. Laik ve çoğulcu bir anayasal demokrasiden, fiilen İslamcı bir çizgiye kayan, kendisini artık İslam coğrafyasının öncüsü olarak gören bir ülkeye dönüştük. Bu bir tercihti. Suudi Arabistan, İran, Yemen ve Umman’ın da harikulâde sahilleri var. Denize yüzlerce kilometre sınırı olan ülkeler bunlar. Ama oralarda güneşlenen ve yüzen insanlar yok. Batılı salak değil. Basbayağı biliyor kendisinin ağzıyla kuş tutsa yine Ortadoğulu nezdinde kötü bir insan olarak, kâfir, gâvur filan olarak görüleceğini. Batılı, “Batı’nın ahlâksızlığını aldık” sözünü işitti ve bu denirken neyin kastedildiğini gayet iyi biliyor. Kastedilen şey cinsellik. Bir de kadınların bikini giymesi filan işte. Yoksa ahlâk denince bu coğrafyada sözünde durmak, yardım etmek, iftira etmemek gibi fiiller anlaşılmaz. Sultanahmet’te Alman turistlerin öldürülmesini ne çabuk unuttuk? Hangi örgütse artık, unuttum şimdi, “hedefimiz müslümanlar değil, Alman turistlerdi” diye özrü kabahâtinden büyük bir açıklama yaparken ve sosyal ağlarda “NEYSE Kİ HİÇ MÜSLÜMAN ÖLMEMİŞ!” diye paylaşımlar yapılırken, Batılı bunları duymuyor mu sanıyorduk? İtalyan bir kadın yazar var, adını unuttum şimdi, 25 yıl Türkiye’de yaşamış, "eskiden" diyordu, "eskiden Türk bir erkek arkadaşım olduğunu aileme söylediğimde bu olağan karşılanıyordu, şimdi işler öylesine değişti ki, aynı şeyi yıllar sonra söylediğimde 'delirdin mi?' diye tepki gördüm." Kendi adıma, turizmdeki sıkıntılı duruma hiç ama hiç üzülmüyorum. Her kış biraz para biriktirip yazın yurtdışında kültür-sanat amaçlı olarak geziyorum kendimce. Ayrıca Türkiye ucuz filan değil. Berlin’de, Spree Nehri’nin kıyısında, turistik merkezin göbeğinde içtiğim biraya bizim kıyılardakinden daha az para ödüyorsam, bizim turizmciler hiç ah-vah etmesin. Birkaç gün önce, Bodrum’da iki tane turisti paylaşamayan esnaf taşlı sopalı kavgaya tutuşmuştu. O iki turist de bir daha gelmez artık. Avrupalı olsam ben de gelmezdim. İnancımdan, kimliğimden ötürü -param için yüzüme gülünse de- içten içe hor görüldüğüm, orada burada kendini havaya uçuran psikopatların yaygınlaştığı, rahatça çarşısında alışveriş edemediğim, esnafın ısrarcı tavrıyla sıkboğaz ettiği yere niye geleyim ki? Gelmiyorlar da zaten. (14) O değil de, adamlar dik durmasını öğrenmiş kardeşim. Yerden bilmemkaç santim yüksek mezar taşı bile puttur diyor, ayet var diyor, “KÂBE’Yİ DE YIKACAĞIZ!” diye kararlılığını ortaya koymuş, çatır çatır cihat ediyor, insan haklarıymış, hümanizmmiş, düşünce özgürlüğüymüş, bedenin dokunulmazlığıymış, yahu diyor, bunlar hep Batı’nın değerleri, biz zaten Batı’yı kökten reddediyoruz, “BİZE NE İNSANÎ DEĞERLERDEN, BİZE İSLAMÎ DEĞERLER YETEEEER!” diye haykırıyor, bizse hâlâ korkudan donumuza etmiş hâlde, gerçeklerin üstünü örtmek, sıkıntıları görmezden gelmek pahasına anca’ “BU SON OLSUN :(” diye ağlaşıyor, bu hoşgörüsüz güruhu hoşgörüyle, güzellikle ikna edebileceğimizi zannediyoruz. “İstihbarat dikkatli olsaydı saldırıları önlerdi.” Hangi birini? İstihbarat iyi, güvenlik önlemleri paranoya derecesinde üst-düzey olsa ne yazar? Türkiye’deki İslamcı örgütlere militan yetiştiren, milletin çoluğunu çocuğunu, genç insanları apartman dairelerinde, konaklamalı ya da yalnızca sohbetli olarak toparlayan vakıf, dernek, cemaat ya da hiçbir adı olmayan örgütlenmelerin önüne geçemedikten, bunlara özgürlük adına müsamaha gösterdikten sonra, tüm ülke hep birlikte güvenlik görevlisi olsak ne yazar, olmasak ne? Gerçek İslam’ı gidip Avrupalıya anlatacağınıza, gelip o taraklarda bezi olmayana, bizler gibi zararsız insanlara anlatacağınıza, gidip Taliban’a, El-nusra’ya, Işid’e anlatsanız ya? Müslüman olmayan Rus’un, Alman’ın, Japon’un umrunda mı sanıyorsunuz gerçek İslam’ın ne olduğu? Gerçek İslam her ne ise onu, dün havalimanında vurulmuş yerde yatarken hâlâ üzerindeki bombanın pimini çekip “gider ayak üç beş pisliği daha temizleyeyim” diyecek denli inanmış insanlara anlatsanız ya? Afganistan’da dört bin yıllık Buda heykellerini dinamitleyen Taliban’a anlatsanız diyorum mesela, gerçek İslam’ın ne denli hoşgörülü olduğunu. Gelip de zaten konuya ilgi duymayan, üstelik kimseyi kesmeyen, doğramayan, vurmayan, asla intihar bombacısı olmayacak ve farklı inançlara müdahale etmeyecek bizler gibi normal insanlara niye anlatıyorsunuz ki? Hedef kitle orada bak: Boko Haram'ından El-nusra'sına İslamcı örgütler yelpazesi. Ne ararsan var. Renk renk, çeşit çeşit. Özgürlük düşmanlarına verilen özgürlüğün bedelini ödüyoruz. Tamer Ertangil.

17 Mayıs 2016 Salı

15 Nisan - 15 Mayıs: Değiniler


(1) Sabahleyin -çok şükür- bir intihar bombacısına rastlamadan İstanbul Yarı Maratonu'nu bitirdim. Aslında koşu bahane. Yalnızca koşmak için değil, biraz da o şenlikli ortamı, hayattan tat almaktan ve güzel anılar biriktirmekten başka derdi olmayan insanların meydana getirdiği sinerjiyi hissetmek için katılıyorum bu gibi müsabakalara. Koşuda güvenlik önlemleri üst düzeydeydi, helikopterler bile uçuşuyordu. Sağsalim tamamladık tamamlamasına da, Kilis’e bombalar yağmış art arda.

Her kanalda her gün konuşan uzmanlardan sıkıldım. Sıkıldım çünkü işin uluslararası boyutunu o kadar öne çıkarıyorlar ki, bu El-nusra, Boko Haram ve Işid gibi medeniyet düşmanlarının beslendiği ideolojik/düşünsel kaynak adeta görmezden geliyor. Benim bildiğim, bir sorun varsa üzerine gidilir, duyar duymaz, dakikasında “gerçek İslam bu deyillll!” diyerek sorun savuşturulmaz. Uluslararası çıkar ilişkilerinin bu işlerde istediği kadar parmağı olsun, Ortadoğu coğrafyasından ve hatta Avrupa’dan müslümanlar, bu örgütlerin saflarına gönüllü gönüllü, bile isteye katılıyor mu, katılmıyor mu? Katılıyor. Elbette herkes değil, ama katılanlar var; zira dinî inançlar siyasallaştığı vakit, en ılımlı dindarın bile bir canlı bomba hâline gelmesi mümkün olur. Arada yalnızca bir derece farkı var –özsel bir fark değil. Postmodernizmin körüklediği kimlik politikalarının sonucunda palazlandı bu gaddar hareketler. Orası uzun, teorik bir hikaye… Ama şunu söyleyeyim, postmodernizmin çöküşü ufukta görünüyor artık. Bu her şey göreli, nesnellik yok, ilerleme yok, akıl yok diyen garabet zihinlerden defolup gittiğinde, bu insanlık düşmanı cani örgütleri besleyen damar da ortadan kalkmış olacak. İşte o gün inançlar mecburen bireyselleşecek ve ancak o zaman huzur içinde bir arada varolabileceğiz. Kısacası, bireysel bazda din ve vicdan hürriyetinin teminatı, ama toplumsal düzenin dünyevîleşmesi. Buna direnenler deli muamelesi görecek ileride.

Tıpkı çizgifilmlerde olduğu gibi, boşlukta koştuklarının farkına vardıklarında düşmeye başlayacaklar. Şimdilik boşlukta yürüyorlar ama farkındalık aşaması henüz gelmedi.

(2) Öncelikle, kimse alınganlık göstermezse sevinirim. Şahsen bu konuda tartışasım yok.

Trabzon konusunda değinmek istediğim bir nokta var. Yıllardır, toplumun her kesiminde ve yaygın medyada, alenen ve örtük olarak, Trabzon insanı için “tıpkı Karadeniz gibi hırçındır, bir dalgalanır, bir durulur”, “tutkulu insanlardır, birden parlayıp sönerler”, “yiğit çocuklardır”, “delidoludurlar” gibi ifadeler dinleyip durduk. Tabi bu ifadeleri Trabzonlular da dinledi ve belli ki bir kısmı benimsemiş. Dolmuş ücretlerini protesto eden 20 yaşındaki üniversiteli kızlar esnaf dayağı mı yemedi, nice maçların öncesinde ve sonrasında olaylar mı çıkmadı, Rize’de Eğitim-iş (Eğitim-iş yahu, radikal bir sendika bile değil) basın açıklaması yaparken üyeleri linç edilmek mi istenmedi… Ne de olsa delidoluydu Karadeniz insanı. Aklı başında hiçkimsenn savunmayacağı eylemleri meşrulaştırıyordu şu “delidoluluk”. Yürekleri sevgi doluydu bu insanların; lakin Trabzon’da veya Rize’de dayak yeme ihtimaliniz hep vardı. Pot kırmamalı, damarlarına basmamalıydınız; çünkü hassasiyet eşikleri epey düşüktü. 

Artık bu konuyla yüzleşmek lazım. Şahsen Karadenizli olsam, “yoo kardeşim, öyle sağı solu belli olmamak, başka bir deyişle tekinsiz olmak iyi bir özellik filan değil, bize bunları atfetmeyin” diye tepki verirdim. Sinir krizi geçirip karşısındakini korkutmak, yüksek sesle sindirmek ve sağım solum belli olmaz gibi tekinsiz tavırlar sahiplenilecek, övünülecek özellikler değil. Bu özelliklere “Karadeniz insanı on numaradır abi!” gibi sözlerle methiyeler düzüldüğü, kaba saba tutumlara, hatta dünkü maçta olduğu gibi apaçık barbarlığa dönüşen eylemlere sahip çıkıldığı takdirde, sonuçları göze almanız gerekir. Beslenen, körüklenen bir zihniyetin taşıyıcıları içerisinde daha olgun olanlar kendini bir şekilde zapteder belki. Ama dün olduğu gibi, böyle 17 yaşında bir genç bir densizlik yaptığında ve tribünlerdeki koca koca adamlar “VUR ULAN VUR!” diye ona destek verdiğinde şaşırmamanız gerekir. 

Herhangi bir şehirde doğmuş olmak hiçbirimizi durduk yere üstün kılmaz. Kimse memleketinden ötürü, hiçbir emek sarf etmeksizin “on numara adam” filan olmaz. "Bize her yer Trabzon" ifadesini kendine göre yorumlayıp, “biz böyleyiz, böyle kabul edeceksin” tavrını dayatmak yanlış. Karadenizli olmayıp gaz veren, veya “delidolu insanlar abi, idare edeceksin işte” diyerek şiddeti ve kaba sabalığı sıradanlaştıran tutumlarsa bence daha da suçlu. Bu işe bir son verilmesi lazım. Yoksa her şey, nezaketsizlik, şiddet, dayak, küfür, hatta cinayet bile bu “delidoluluk” ile, “aniden parlayıp sönmek” ile meşrulaştırılabilir.

(3) Türkiye Cumhuriyeti kuruldu kurulalı yapılan icraatlardan en memnun kaldıklarım, hilafetin ve saltanatın kaldırılması ve anayasaya laiklik ilkesinin konması. Yapanlardan Allah razı olsun. Laikliğin hem teorik hem de pratik bakımdan ne kadar üstün, ne kadar muhteşem olduğundan, şu insanoğlunun icat ettiği en kıymetli düşünsel çözümlerden biri olduğundan bahsetmeyeceğim. O kadar müthiş bir şey ki laiklik, uğruna epik şiirler yazmalı. Yalnız bir konuya değinmekte yarar var. Zaman zaman dillendirilen şu meşhur sözde-tespit: “ANAYASASINDA LAİKLİK YAZMAYAN ÜLKELER DE VAAAR!”

Var tabi, olmaz mı. Mesela son derece çağdaş ülkelerin, İsveç’in, Hollanda’nın, Finlandiya’nın anasayasında laiklik yok. Çünkü bu ülkelerin toplumları zaten sekülerleşmiş/dünyevileşmiş. Bu toplumların bireyleri ve grupları, birbirleriyle olan ilişkilerini zaten herhangi bir dine referansla kurmuyor. Zaten adamlar atacakları her adımda “acaba benim inancım bu konuda ne diyor? :(” diye sormuyor, hâliyle bir başkası da “bana ne senin inancından!? Senin inancına uygun olan benim inancıma uymuyor!” diye tepki de vermiyor. Doğal olarak, Ortadoğu toplumlarında olduğu gibi her Allah’ın günü gerim gerim gerilmiyorlar. Bilim ve teknolojinin ilerlemesi, sanayileşme, kentleşme ve dolayısıyla küçük, mahallî toplulukların büyük bir cemiyete/topluma dönüşmüş olmasıyla, kendi eski, küçük Dünyalarında onlara yeten kimi ezberlerle yetinemeyeceklerini, toplumsal ilişkileri düzenlemek için dünyevî bir hukuk sisteminin gerekli olduğunu çoktaaan kanıksamışlar. Böylesine dünyevileşmiş toplumlarda anayasada laiklik yazsa ne olur, yazmasa ne olur? Ama Türkiye’nin kafası karışık. Bir yandan eşyanın tabiatı gereği genişleyen bir dünyevileşme var, öte yandan bundan hoşnut olmayan oluşumlar. Bu hoşnut olmayanlar çok tehlikeli, çünkü dilediği gibi ibadetini yapabilmek onlara yetmiyor, “yok abi, ben doğruyu biliyorum, o yüzden sen de ben gibi yaşayacaksın” noktasına vardırabiliyorlar olayı. 

Bugünün şartlarında laikliğin, insanlık tarihinin şu muhteşem, şu harikulade buluşunun Türkiye’nin anayasasında olması gerek. Aksi hâlde bize vaat edilen, tıpkı Ortadoğu’da olduğu gibi kan ve gözyaşından fazlası değil. Hatta Türkiye, madem İslam aleminin öncüsü olmak iddiasında, tüm Ortadoğu ülkelerine laikliği ihraç etmeyi misyon bellemeli kendine. Yoksa Şiiler, Sünniler, Caferiler, şucular, bucular, bilmem ne kadar mezhep, cemaat ve tarikat varsa artık, hep birlikte “tabi ki ben haklıyım ulan!” diye birbirini boğazlamaya devam eder. 

Laiklik herkese lazım.

(4) Ücretlerin arttırılması kadar, çalışma saatlerinin azaltılması taleplerine de ağırlık verilmeli artık. Kimisi çalışmayı sever, işi onun hayatıdır. Bırakın isterse günde 16 saat çalışsın bu insanlar. Uzakdoğu toplumları da öyledir mesela. Japonlar, çalıştıkları ofislerdeki sandalyelerinde, üzerlerinde ceket ve kravatla bir saat kestirip, uyandıklarında çalışmaya devam ederlermiş. Bırakalım işine bu denli tutkun olanlar çok para kazansın. Ama herkes bu kadar çalışma ve para kazanma arzusunda değildir. Seçme şansı olmalı bence. Finlandiya'dayken, Belçikalı birisiyle tanışmıştım. Hastanede part-time çalıştığını, böylece ilgi alanlarına zaman ayırabildiğini söylemişti. Zaten ilgi alanlarından birisi vesilesiyle, Helsinki Maratonu için Finlandiya'daydı. Günde 4-5 saat çalışan insanlar zengin olmasınlar, daha az kazansınlar, tamam, ama insanca yaşayabilsinler. Bazı insanlar para etmeyen, resim, tiyatro, heykel, edebiyat ve felsefe gibi, "önüne bir tas çorba koymayan" ilgi alanlarına sahiptir. Bırakalım da bu insanlar daha az çalışarak yaşayabilsin ve kendilerini gerçekleştirdikleri, yetenekli oldukları, onlar için hayatı anlamlı kılan faaliyete daha fazla zaman ayırabilsinler.

(5) Pakistan kökenli bir müslüman, Londra Belediye Başkanlığı için aday olmuş. Hem de ülkenin en büyük partilerinden birisi olan İşçi Partisi’nden. Seçilmesi pekâlâ mümkün. Buna şaşırmıyoruz. İşini düzgün yaptığın sürece Avrupa ülkelerinde tutunmak, üstelik kendi kimliğini inkar etmeksizin, müslüman olduğunu, Pakistanlı olduğunu saklamaksızın tutunmak, hatta Londra gibi devasa bir kentin yöneticiliğine soyunmak gayet mümkün. Bunu hepimiz doğal karşılıyoruz. Peki, dürüst olalım, Pakistan’da, ne bileyim Lahor’da veya Karaçi’de, belediye başkanlığına Pakistan kökenli olmayan birinin, bir hıristiyanın ya da ateistin aday olması mümkün olur muydu? Aday olsa bile, hatta Taliban tarafından katledilmeyeceğini varsaysak bile, “alnı secdeye değmeyen” bu adamın, ne kadar çalışkan, idealist, azimli, sorumluluk sahibi ve dürüst olursa olsun, Pakistan halkından dikkate değer oranda oy alabilmesi mümkün olur muydu?

Olmazdı ve bunun asla normal karşılanmaması gerekiyor.

(6) Çeşit çeşit insan var ama iki tür kişilik yapısı karşılaştırılmaya müsait. Kimisi sakin, temkinli ve kanaatkâr olur. Bu kişiler aynı zamanda son derece keskin görüşlü, sezgi gücü kuvvetli, olan bitenin farkında ve bir o kadar eğitimli ve kültürlü olabilirler. Ne var ki, genellikle, bedensel varoluşları, "oradalıkları" pek iddialı değildir -saha adamı değildirler. Arkalarından birilerini sürüklemeleri epey zordur. Diğer kişilik yapısı ise önder özelliklerini haiz, tüm gözleri üzerine çeken, konuştuğunda kendini dinleten, bedeni her daim orada durduğunu hissettiren, hani neredeyse ışıklar saçan, aura sahibi, bilgili ve kültürlü olmayan ama stratejik davranabilen, anlık kararlar almakta usta, Makyavelist, hırslarını gerçekleştirmek için elinden geleni ardına koymayan, hedefine giden yolda, onunla birlikte yürüyenleri bile gerektiğinde basamak hâline getirebilen kişiler. İlk grup için “teorik” kişi, ikinciler içinde “saha adamı” denebilir belki. Teorik, dilediği kadar keskin bir kavrayış gücüne sahip olsun, insanları etkilemek söz konusu olduğunda ASLA saha adamıyla boy ölçüşemez. Teorik ya da bilge kişilik ince düşünürken, kimseyi kırmayayım, incitmeyeyim, nezaketi ve erdemli tavırları elden bırakmayayım derken, saha adamı gamsızdır. Geceleri uykusunu kaçırsa kaçırsa bir tek hedefine ulaşamamış olmak kaçırır –bir de hedefine giden yolda karşısına çıkan engeller. Saha adamı uzlaşmaz, geri adım atmaz, ödün vermez; zira ödün vermek onun gözünde zayıflıktır. Onu ne teorik üstünlük, ne bilgi birikimi, ne de mükemmelen doğru mantıksal çıkarımlarla yenebilirsiniz. 

Bir saha adamını yenebilecek alternatif, yalnızca daha güçlü başka bir saha adamıdır. Karşısındakinin haklı olup olmaması hiçbir şeyi değiştirmez. Güç ve haklılık bambaşka kategoriler.

(7) Erkeklerin anne olmayı tam anlamıyla idrak edebilmesi, tam bir empati kurabilmesi mümkün değil. Dolayısıyla bizimkisi ancak dışarıdan bir bakış, eksik kalmaya mahkûm bir değerlendirme. Ama her insan, özellikle çocukluğuna dönüp baktığında annesinin ne kadar fedakâr olduğunu hatırlar. Biz üç erkek kardeştik. Sürekli mızmızlanıp duran, yemek sofrasında bile şakalaşmadan duramayan, "ona çok koydun bana az!" nevinden ifadelerle, hep arıza çıkartmaya meyilli üç tane baş belası... Köyde olsa tarlada bahçede enerjimizi tüketirdik belki; ama bir apartman dairesine tıkılı, bir ev bir de dükkan bilen, insanın sabrını zorlayan, kafa şişiren üç tane çocuktuk. Buna rağmen, yaptığı fedakârlıkları kafamıza kakmaksızın, "sizin için ne iyilikler yapıyorum!" diye altını çizmeksizin, tamamen karşılıksız bir şekilde, her sabah hepimizden önce kalkar, sobayı yakar (kalörifer nerdeee?), kahvaltıyı hazırlar, ondan sonra bizi uyandırırdı. Her şey hazırlandıktan sonra nazikçe uyandırılan birer şehzadeydik. Buna rağmen, bazı günler kahvaltıda mahmur gözlerle "onu yemicem, bunu yemicem" diye huysuzluk ettiğimiz olurdu. Şimdi hatırlıyorum da, bazı günler sabahın köründe, sırf sevdiğimiz için eliyle limonata yapar, suluğumuza koyardı kadıncağız. Suluğumda limonata olduğunda mutlu mesut okula yürüdüğümü hatırlıyorum -'90-92 yılları. 

Vallahi açık konuşmak gerekirse, annelerin çocuklarına verdiği emeği insan kendi kendisine bile vermiyor. Onların bizleri büyütürken yaptıklarıyla bizim büyüyünce onlar için yapabileceklerimiz arasında sonsuz, asla eşitlenemeyecek bir uçurum var.

Tüm annelerin anneler günü kutlu olsun.

(8) Papaz eriğini imam eriğine çeviren proje sahte ya da gerçektir, bilmiyorum ama geçen sene Kayseri esnafı, hem kendileri rahatsız oldukları hem de vatandaştan gelen talep o yönde olduğu için papaz eriğinin adını “imam eriği” olarak değiştirmişti. İlk anda gülünç geliyor kulağa ama biraz düşünürsek, bu durum, vatandaşın rahatsız olma ve incinme eşiğinin ne denli düşük bir düzeye geldiğinin göstergesi. Tek bir sözcük bile, kırk yıllık papaz eriğinin ismi bile rahatsız edebiliyor "duyarlı" vatandaşı artık.

Kayseri’deki bu olayın, apaçık bir hoşgörüsüzlüğü ifşa etmesi bir yana, söz konusu hoşgörüsüzlüğü de besleyen, daha da derinlerde yatan bir kibri yansıttığı da göz ardı edilmemeli. Ortadoğu insanı neden çoğunlukla kibirli? Neden hep ilgi ve saygı bekler? Cevap, geçenlerde bir İmam-hatip Lisesinde düzenlenen “İNANIYORSANIZ ÜSTÜNSÜNÜZ” seminerinin başlığında yatıyordu. İtiraf gibi seminer başlığı vallahi. Sırf müslüman olmak, yani kişinin dinî veya mezhepsel inancı, doymak bilmeyen bir saygı görme arzusu yaratmıştır içinde. Yeni bir üstünlük ölçütü vardır: “Üstünlük takvadadır.” Yani inançları onları üstün kılmaktadır: Buradan kibre ve hoşgörüsüzlüğe varılması zor değil. Kutsal metinlere referansla, kendileri için cennet kapılarının ardına dek açık, öteki inançlar içinse kapalı olduğunu düşünürler. Bu durum, hiçbir emek sarf etmeksizin, durduk yere, hiç de hakları yokken kendilerini üstün görmelerini mümkün kılar -eşittir kibir. Bugün tam da bu yüzden feci bir durumda Ortadoğu.

Üstün olduğuna inananlar eşitlik talep etmezler. Bir ara yürüyüşlerde “We don’t want democracy. We want Islam!” pankartlarıyla yürüdüler. Yani eşit olmak, şu farklı olanlarla, şu aşağı değerde, cehennemlik olanlarla eşit olmak, aynı haklara sahip olmak asla onları tatmin etmeyecekti. Onlar için küfürdü bu. Bu yüzden hep daha, daha, daha fazlasını isterler. Mağdur olduklarına dair güçlü bir kanıya sahiptirler. Farklı olanlarla eşit olmaları onlar için eşitlik değil, eşitsizliktir. Ne yani, ondan aşağı olanla bir mi tutulacaktır?? Onlar için adalet, ancak farklı olanlar, onlardan aşağıda durduklarında gerçekleşir. O yüzden, akla hayale gelmeyecek en küçük farklılıklardan, küfür ya da hakaret içermeyen en masumane sözcüklerden bile rahatsız olabilirler. Papaz eriği gibi.

“Ya hacı, iyi hoş da, mevcut hoşgörüsüzlüğü ve kibri eleştirirken sen de bir yenisini yaratmış, eleştirdiğin tavrın bir benzerini yeniden üretmiş olmuyor musun?” denilebilir.

Hayır, olmuyorum. Hem de hiç.

Tamer Ertangil.