2 Temmuz 2017 Pazar

Madımak'ın Benzerleri Yeniden Yaşanabilir


Sivas Katliamı olduğunda onbir yaşındaydım. Dün gibi hatırlıyorum. Bu olay bir nevi milattı. Çocuk aklımla da olsa bir şeylerin farkına varmıştım: Türkiye’de kimseye saldırmasan da saldırıya uğraman mümkündü. Dikkatli ve güçlü olman gerekiyordu. Çocuktuk ama olan biteni görüyorduk. Okuldaki din dersinde hoşgörüden bahsedilmesine rağmen insanların kollarını havaya kaldırarak, çatık kaşlarıyla tekbir getirdiğinde ürktüğümü, korku filmi izler hissine kapıldığımı hatırlıyorum. Belki de kendilerinden korkulması hoşlarına gidiyordur, bilemem; ama şunu biliyorum ki bugün birisi çıkıp ortalık yerde tekbir getirse, çevresindekiler ya kendilerini masa altına atar ya da koşarak oradan uzaklaşır.

Sivas Katliamı öncesinde entelektüellerin hangi bildirileri sunduğunu bilmiyorum. Tek tek bakmaya gerek de görmüyorum. Tüm konukların “şurada ateizm propagandası yapalım da Sivaslıları İslam’dan soğutalım!” diye düşündüğünü sanmam. Panelin tüm bildirilerinin aynı konuda olduğunu da sanmam. Kaldı ki “tahrik ettiler!” veya “ateizm propagandası yaptılar!” gibi gerekçeler geçersiz. Bir kere sen bir ülkede çoğunluksan, ülkenin büyük çoğunluğu Müslümansa madem, rahat olmalı, kendini tehdit altında hissetmemelisin. Diyelim Çin’de, onca insanın içinde bir avuç Müslüman olsaydın daha hassas olmanı anlardım. Azınlık olduğundan tehdit altında hissetmen anlaşılır olurdu. Ne var ki Türkiye’de böyle bir durum yok. Çoğunluksun ve tuhaf bir şekilde çoğunluk olarak sürekli hoşgörü ve saygı talep ediyorsun. Asıl bir zahmet, tam tersine, çoğunluk olanın daha az sayıda olana karşı hoşgörülü olması, saygınlığını ise kendisinin kendi davranışlarıyla inşa etmesi gerekir. Saygı öyle “saygı duyacaksın ulan!” diye insanları sıkboğaz ederek, tırnaklarını geçirip kopartarak alınan bir şey değil. Ben olsam saygıyı talep edeceğime, “bunca çok olmama rağmen saygınlığımı nasıl yitirmişim?” diye sorardım kendime.

Saygıdan yalnızca kendisine saygıyı, hoşgörüden yalnızca kendisine hoşgörüyü, özgürlüktense sadece kendisine özgürlüğü kasteden bir anlayışın tebliğ deyince de yalnızca kendisine ifade hakkı tanıması olağan. Kendisine tebliğ adı altında başkasına karışma hakkını bahşeden bir anlayış bilmeli ki başka anlayışlar da kendilerini tebliğ edebilir. Ben fikirlerimi yayabileyim, ama başkası yayılmaya kalkarsa “Müslüman mahallede salyangoz sattırmayız!” diyerek baskılarız diye düşünmek, El-kaide’ye, Taliban’a ve Işid gibilerine giden yolun ilk adımlarını atmak anlamına gelir. Müslüman olmayan coğrafyalarda insanları İslam’a davet etmeyi kendine hak görüyorsan, Müslüman coğrafyalarda başkalarının seni İslam dışı inanç ve fikirlere davet etmesi de bal gibi haktır. Hem de en doğalından.

Henüz bu anlayış değişmediği için Madımak'ın tekrarlarının yaşanma riski maalesef hâlâ mevcut.

30 Haziran 2017 Cuma

Herkesin Dikkati Dağınık


Dikkat dağınıklığından muzdarip insanların sayısında büyük bir artış olduğu kanaatindeyim. Önüne gelen her hareketli çocuğa "hiperaktif" denmesinde olduğu gibi, “benim çocuk çok zeki ama dikkati dağınık” ifadesi de fazla iddialı. Pek çok insan dikkat dağınıklığının kendisine veya çocuğuna özgü bir durum olduğunu ve dışarıdan müdahale ile kolaylıkla çözülebileceğini zannediyor galiba. Oysa bugün dikkatini toparlayabilen, odaklanma sorunu yaşamayan insan yok gibi.

Dikkat dağınıklığının çocuklar kadar yetişkinlerde de yaygın olduğunu düşünüyorum. Bırakın hacimli kitapları okumayı, sabır ve odaklanma gerektiren hangi iş olsa dakikasında oflayıp pufluyor insanlar. Sertab Erener’in bir röportajında kitap okumakta zorlandığını, kitabın bir an önce bitmesini istediğini, sanki içinde ikinci bir benliğin onu iteklediğini ve hızlanması yönünde telkinde bulunduğunu söylediğini hatırlıyorum.

Eskisine göre tez canlılığımı törpülemiş ve sabırlı birisi olarak söyleyebilirim ki dikkat dağınıklığı üstesinden gelinebilir bir sorun -ama dışarıdan müdahale ile değil, kendi çabanla. Mesele yalnızca kitap değil. Bir kere şu acelecilikten kurtulmak gerekiyor. Acele ile yaptığım herhangi bir işi sakince yaptığımda arada kayda değer bir zaman farkı olmadığını fark ettiğimden beridir -ortada hayatî bir durum yoksa- hiç acele etmiyorum. Sıkıcı bir etkinlik istiyorsanız koşuyu örnek verebilirim. Koşmayı seviyorum. Öte yandan pek çok insanın, bir başına değil bir saat, on dakika koşsa sıkılacağını zannediyorum. Bu yüzden insanlar yürüyüş ve benzer etkinlikler için bir partner arar genelde. Konuşsunlar ki sıkılmasınlar ve zaman geçsin.

Sahilde katlanır sandalyemi açmış denize karşı kitap okumaya oturduğumda iki saat nasıl geçiyor anlamıyorum. Bir tanıdık bana selam verip “en güzelini yapıyorsun, ben de yapacağım” dedikten sonra aynısını denediğini, on dakika dayanabildiğini çünkü çok sıkıldığını söylemişti. On dakika… Sanıyorum bugün insanların çoğu değil deniz manzarası, Alp dağlarının en görkemli vadilerine bile baksa yirmi dakikada sıkılır. Bir reklam görüp "ah şimdi orada olmak vardı!" diye iç geçiren kişilerin gerçekten de orada olsalar kafayı telefona gömmeleri kaç dakika alırdı acaba?
Odaklanma içeriden gelmesi gereken bir edim; ama biz hep dışarıda bir şeyler bizi cezbetsin istiyoruz galiba. Böyle bakınca ne kitap, ne bir sanat eseri ne de doğa harikaları bizi cezbedebilir. Ha, cezbeder etmesine de, on dakika kadar işte... Okuma eylemi bu yüzden cazibesini yitirdi. Çünkü zaman ve ilgi istiyor.

Sorunun temelinde çok fazla uyarana maruz kalmamız yatıyor bence. Akıllı telefon ve televizyonlar renkli, ışıltılı ve hareketli. Her bir deneyim yalnızca saniyeler sürüyor. Sıkıldığın an ekranı baş parmağınla aşağıya kaydırabiliyor, yeni bir uyarana ulaşabiliyor veya elinde kumanda sürekli kanal değiştirebiliyorsun.

Hâliyle, ortalama birkaç saniye, bilemedin birkaç dakika süren deneyimlere alışkın insanlar için hemen her şey sıkıcı olabiliyor.

29 Haziran 2017 Perşembe

İnsanlığın Geleceği Üzerine Bir Deneme

Geleceğe dair kimi spekülasyonlar yapacağım. Öncelikle, bilimin tek başına tarihe yön verdiği söylenemez. Bilimsel gelişmeler insanlığa yeni olanaklar sağlamakla birlikte, esas olan onların insanlık tarafından nasıl kullanıldığıdır. Söz gelimi, yapay zeka ile ölümcül ordular kurabilir veya ondan üretimdeki verimliliği arttırmak için yararlanabilirsiniz. Kamera teknolojisi insanları yok etmek için de, kayıp bir dağcıyı bulmak için de pekâlâ kullanılabilir. Bilimle ölümcül kimyevî silahlar yapmak da, aşılar geliştirerek hastalıkların önüne geçmek de mümkündür. Aslında yalnızca bilim değil, araç ve konu her ne olursa olsun, onu hangi amaçlarla kullanacağımız esas belirleyici olandır. Bu noktada devreye tercihler, karar alma mekanizmaları ve dolayısıyla politika girer.

Politika bir ölçüde farklı iyi anlayışlarının yarışmasına dayanır. Ortaya bir iyi anlayışı koyduysanız ve onun toplumu daha ileriye götüreceğine inanıyorsanız insanları buna ikna etmeye çalışırsınız. Bu iyi anlayışı, dilerseniz hakikat anlayışı veya ideoloji diyelim, bir değerler bütünüdür. Bilim olgularla ilgilenir ve değerler konusunda söyleyecek bir şeyi yoktur. Daha doğrusu ortaya yeni değerler koymaz. (Bu konuda aksini iddia edenler varsa da ikna olmuş değilim.) Dolayısıyla, bilimin ilerlemesi insanlığı refah, mutluluk ve huzura kavuşturabilir ya da kavuşturmayabilir. Bu, onun hangi iyi anlayışı tarafından kullanılacağına bağlı olacaktır.

Şu ana dek görünen o ki, insan hakları, serbest piyasa, parlamenter demokrasi ve bireycilikten müteşekkil liberal ideoloji son derece yaygın ve güçlü. Alternatif bir iyi anlayışının üretilmesi zor görünse de, liberalizmin zayıf bir noktası var: Tutku, coşku ve epik unsurdan yoksun olması. Tamam, insan hakları ile güvence altına alınmış olan bireyin hayatta kalacağı garantidir -fakat sıkıcı ve yalıtık bir varoluş modu içerisinde boğulması, yüce bir idealden, kolektif bir hedeften yoksun kalması onu mutsuzluğa sevk edebilir. Ediyor da. Özellikle ortalamanın üzerinde ve farklı olan, seçkin bireyleri. Nietzsche'nin vasatlığa olan isyanını bu bağlamda yorumlamak mümkün.

Liberalizmin kişinin özerkliği üzerinde yaptığı aşırı vurgu, aidiyet duygusunu, yani kişinin herhangi bir kolektiviteye ait olma ve o kolektif kimlik içerisinde erime imkân ve arzusunu ortadan kaldırdı. Büyük hedeflerin, yüce ideallerin yokluğunda hayatı anlamsız bulan bireylerin, uğrunda savaşacak hiçbir şeyleri yoktur. Tüm kolektif kimliklerden azade bir hâlde, satın alarak ve tüketerek hayatına anlam katmayı deneyen yalıtık bireyler... Durduk yere mobilyasını değiştiren, yegane amacı yeni model bir Iphone almak olan, raflardaki sonsuz çeşitlilikte marka ve ürün içerisinden seçerek, alarak ve sahip olarak oyalanıp duran insanlar. Ne var ki sahip olmak ait olmanın yerini tutmuyor. Bu yüzden, liberal dünya son derece sakin, tutarlı ve nispeten özgür olmasına rağmen, onun sıkıcı ve tekdüze olduğu, özellikle insanı motive eden büyük ideallerden yoksun olduğu söylenebilir. Büyük ideallerin yokluğunda küçük tüketim nesneleriyle zaman geçirmekteyiz -tabi daha yeni bir nesne satışa sunuluncaya değin.

Demokrasinin avantajı farklı iyi anlayışlarının yarışmasına izin vermesidir. Sanıyorum gelecekte bu yarıştan liberalizme alternatif bir anlayış türeyecek. Kızmayın ama, ileride eşitlik idealinin tamamen terk edileceğini düşünüyorum. Bilenle bilmeyenin bir olmamasından başlayarak, eşitsizlikle sonuçlanan sonsuz sayıda durum var ve hâl böyleyken mutlak eşitlik ne mümkün ne de arzulanabilir. İnsanlar arasında bilgi, beceri, karakter ve başka farklılıklardan kaynaklı olarak eşitsizliğin ortaya çıkması, hiyerarşilerin de kaçınılmazlığına işaret ediyor. Sanıyorum ileride eşitlik ve hiyerarşi karşıtlığı gibi beklentiler tümüyle bir kenara bırakılacak.

Gelecekte insanlığa sunulacak olan alternatif iyi anlayışı, kolektif ideal, epik unsur, sabit gelir ve örgütlülükten müteşekkil olacak diye düşünüyorum. Egemen liberal paketteki unsurlara karşılık farklı unsurlardan oluşan yeni bir paket. Bireycilik, kolektif ideal doğrultusunda kurulan örgütlülükle karşılanacak örneğin: Birbirinden kopmuş, köşelerine çekilmiş bireyler yerine manastır gibi mekânlarda bir araya gelerek, birlikte çalışarak, belirli bir amaç uğrunda çabalayarak ortaya ürünler koyan, paylaşan, adanma ve fedakârlık duygularını geliştiren kolektifler çıkacak ortaya. İş hayatından, okuldan ve başka ortamların getirdiği yüklerden sıkılmış kimselere söz konusu kolektiflerde yaşama seçeneği sunulacak. Dilerlerse 3-5 hafta, dilerlerse 3-5 yıl, dilerlerse ömürleri boyunca. Bunun liberal dünyada zaten mümkün olduğunu söyleyebilirsiniz. Evet, mümkün. Tabi paranız varsa.

Gelecekte dileyen -iş bulabilirse- çalışmaya devam edecek. Bunda bir sorun yok. Ne var ki kimi insanların, özellikle bilime, sanata, resme, heykele, müziğe, edebiyata ve felsefeye ilgi duyan kimselerin çalışmak zorunda olmayacağı bir gelecek düşlüyorum. Yapay zekanın getirdiği olanaklarla tarım ve sanayide ve hatta hizmet sektöründe insanlara duyulan ihtiyaç asgarî düzeye ineceği için, insanlar çalışmasa da yeterli üretim gerçekleşecek. Robotlar nihayet bir işe yarasın, değil mi? Bu sayede, çalışmayan kişilerin de düzenli bir gelirleri olabilir. İleride mutlak eşitlik talebi yerine bu hak üzerinde odaklanılmalı diye düşünüyorum. Bugün her bireyin eğitim hakkının olması kulağa nasıl olağan geliyorsa, ileride yine her bireyin sabit gelirinin olması da bir hak hâline getirilebilir. Herkes, çalışmadan da yaşayabilme hakkına sahip olabilmelidir. İş hayatına, fazla kazanca filan ilgi duymayan, kendilerini uğraşlarına adamak isteyen, pozitif anlamda “genç emekliler.” Daha fazla kazanmak isteyenler buyursun çalışsın. Engel yok. Ama herkesin sırf insan olmaktan ve dünyaya gelmiş olmaktan kaynaklı bir geliri olması, ileride pekâlâ doğal bir hak olarak görülebilir.

Serbest piyasa eleştirilerinin de sona ereceğini öngörüyorum. İnsanlık neolitik çağ ile birlikte toprağı ekip biçmeye başladı. Herkes ihtiyaç duyduğu tüm ürünleri üretemediği için, yani bir ailenin üretimi belirli mahsullerle sınırlı olduğu için, haftanın bir günü kasabada kurulan pazarlarda takas yoluna gittiler. Serbest piyasanın doğumu buraya dayanır ve "serbest piyasa = kapitalizm" formülü pek sağlıklı değil. Ürünlerin talebe göre değerlenmesi üretimi belirler. Neyin ne kadar üretileceğini talebe göre belirlemediğinizde başka bir belirleyici gerekecektir. Dolayısıyla, serbest piyasa ve ticaretin yasaklanması, ürünü ve üretim miktarını belirleyecek olan merkezî bir gücün ortaya çıkmasına yol açar. Yani otoriter bir devletin. Rusya'da konuştuğum yaşlı bir adam, çocukluğunda bir yıl boyunca ekmek arzı sıkıntısı çekildiğini, buna karşın fotoğraf makinesi, viski ve puro gibi ekmeğe göre son derece lüks tüketim ürünlerinin her yerde mevcut olduğunu söylemişti. Ne kadar ekmek tüketileceğini önceden hesaplayıp ona göre buğday üretimi yapabilirsiniz. Ama söz konusu olan insandır ve insan faktörü işin içine girdiğinde öngörüleri tutturmak zordur. Konu ekonomi ve özellikle gıda olduğunda bunun sonuçları felaket olabilir. Bu sebeple, gelecekte serbest piyasayı ve arz ve talep mekanizmasını ortadan kaldırmak yerine, kapitalizmin törpülenmesi, şirketlerin büyümelerine sınır konması, tekelleşmenin önüne geçilmesi ve belirli bir büyüklüğe erişmiş sermayenin, çalışmayanların sabit gelirlerine katkı sunması gibi uygulamalar hedeflenebilir. "Yaşasın proletarya enternasyonalizmi!" gibi sloganlar on dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın ilk yarısında etkiliydi. Artık değil.

Farklı kültürlerin bir aradalığı konusunda gelecekte ısrar edileceğini zannetmiyorum. Birbirinden farklı unsurlar hoşgörü içerisinde bir arada yaşayamayabilir. Unsurlardan birisi, diğerlerini ortadan kaldırmak isteyebilir. Hâl böyleyken, farklı kültürleri kaynaşmaları için bir araya getirmek yerine, onların kendi farklılıklarını sürdürmelerine imkân vermek daha sağlıklı bir tutum olabilir. Ulusal farklılıkların devam edeceğini öngörüyorum. Dil ve kültür farklılıklarının orta vadede ortadan kalkacağını hiç sanmam. Öte yandan bu bir savaştan ziyade bir yarış ve işbirliğine de dönüşebilir. Uluslar, geçmişleriyle böbürlenmeye dayanan kof milliyetçiliği bir kenara bırakıp geleceğe baksalar daha anlamlı olur. Bilimde yarışan, sanatsal üretimini arttıran toplumlar hayatı daha katlanılır hâle getirecektir kuşkusuz. Nükleer silah üretimine harcanan kaynak ve enerji, pekâlâ uzay çalışmalarına aktarılabilir. Bırakalım Avrupa, Hint, Ortadoğu ve Çin apayrı kültürlere sahip olsun. Sentez olmuyorsa zorlamanın alemi yok. Varsın farklılıklarımızla bir arada olmayıverelim. Ama mesela başka gezegenlere seyahat etmek konusunda bu kültürlerin yarışmalarını ve belki de işbirliği yapmalarını görmek insanlığa heyecan getirirdi.

Epik unsur derken kastettiğimse insanlığa yücelik duygusu verecek olan şey. Bugün, 1950’li ve ‘60’lı yıllarda uzay çalışmalarında yaşanmış olan heyecandan eser yok. Kızıl Ordu Korosu’nun insana özgüven ve “başarabiliriz” duygusu veren çok sesli müzikleri geçmişte kaldı. İyiliğin kötülüğe karşı savaşı, Yüzüklerin Efendisi gibi edebî eserlere bırakılmış durumda. On dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın ilk yarısındaki devrim umudu yerini hayal kırıklığına bıraktı. Yeryüzünde kâşiflerin ayak basmadığı tek bir kara parçası kalmadı. İnsanların herhangi bir ideal uğruna parmaklarını kıpırdatmaya mecali yok. Yani bugün ciddi bir motivasyon sorunu var. Tek başına bilim ve mantık bize bu motivasyonu, bu duygusal gereksinimi veremiyor. Bu yüzden yeni bir iyi anlayışına, yeni bir değerler bütününe, insanları birleştirerek harekete geçirecek yeni ve büyük bir ideale ihtiyaç var.

Bu idealin içeriğini ancak kısmen, yani yukarıda değindiğim kısımlar itibariyle speküle edebilsem de, insanlığın geleceğine dair dört başı mamur bir öngörüde bulunmak imkânsız. Sonuçta kimse kâhin değil. Yazdıklarım için satır satır kaynak belirtmem pek mümkün görünmüyor. Ancak ilgilenenlere Alexandr Dugin’in The Forth Political Theory’sini, Yuval Harari’nin Homo Deus’unu, -naçizane- kendi kitabım Çağımızın Yanılgıları Üzerine’yi, Thomas Piketty'nin Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital'ini, Francis Fukuyama'nın Tarihin Sonu ve Son İnsan'ını ve Samuel Huntington'ın Medeniyetler Çatışması'nı önerebilirim.

Spekülasyonlar zayıf ve risklidir. Yine de denemeye değer.

28 Haziran 2017 Çarşamba

Evlenme Oranlarındaki Düşüş ve Ailenin Müstakbel Sonu

Edward Hopper, Alone
Çekirdek aile kurumu ağır yaralı. Saf mantık, toplumlarda zaman içerisinde oluşmuş kurumları reddetmek için yeterli değil. Feodal toplumlarda aşiret boyutunda aileler varken, kentleşmeyle birlikte çekirdek aile çıktı ortaya. Sonuçta insan yavrusu doğar doğmaz tay gibi koşup beslenemez. Tamamen yardıma muhtaç, neyin tehlikeli olup olmadığını ayırt edemeyecek hâldedir. Dolayısıyla insanoğlu bir şekilde birbirine destek olmak durumunda; gerek aile olarak, gerekse farklı dayanışma biçimlerinde. Ancak aile kurumunun bugünkü perişan hâli onun mantıklı veya saçma olmasıyla değil, somut gerçeklikle ilgili. 

Bizden önceki nesiller bugün evlenme oranlarındaki düşüşü anlamakta zorlanıyor. Ya diyor, “bizim kız otuz altı yaşında ama evlenmeye niyeti yok.” “Aaa şu adama bakın, kırk beş yaşında ve hiç evlenmemiş. Ya şu kadın, neredeyse elli yaşına gelmiş ama yalnız yaşıyor” gibi ifadeleri işitmek artık anormal bir durum değil. Bu durumun yalnızca bireysel bir tercih olduğu da söylenemez; daha ziyade sosyolojik bir durum var ortada. Yarının bile belli değilken ömür boyu ağır sorumlulukların altına girdiğin, kısa zamanda tekdüze bir hâl alan, yalnız kalmana fırsat verilmeyen, üstelik ciddi sorunlar çıktığında dahi boşanmanın gayet zor ve yıpratıcı olduğu bir kurumun cazibesi hâliyle azaldı. "Acaba özgürlüğümden ödün vermeye ve risk almaya değer mi?” sorusu hasıl oluyor zihinlerde. Üstelik, bizimkisi dahil kimi toplumlarda, konu ne olursa olsun, başarılı değilsen bir hiçsindir. Bütün o kişisel gelişim kitapları boşuna "başarı - başarı - başarı!" diye yaygara yapmıyor.

Üstelik en “çağdaşımız” bile, evlilik söz konusu olduğunda en tutucusuyla yarışacak kadar katı olabiliyor. Aile kurma süreci, kınadır, araç konvoyudur, ne kadar ayrıntı varsa ödünsüz bir şekilde sahipleniliyor. Pek çok konuda hiç de geleneksel olmayan kişilerin bu pratiklerdeki hassasiyeti insanı afallatacak cinsten. Aslında, dikkat edilirse, İslamî kesimin bir kısmı bu sorunu çözmüş. Kişiler imam nikahı kıyıp aynı evde yaşamaya başlıyor. Gittiği yere kadar. Bir sene gider, on sene gider, ömür boyu gider -bilinmez. Çağdaşım diye geçinen insanlar birlikte yaşamanın hayalini kurmaktan bile -aileleri ve mahalle baskısı yüzünden- çekinirken, tutucu denen kimseler bu sorunu çözmüş görünüyor.

Herkes kendi işine baksa ve seven sevdiğinin yanına taşınsa sıkıntı kalmayacak. Türkiye gerçekleriyle örtüşmediğinin farkındayım. Yine de, dedelerimizin zamanındaki gibi karşındakinin iradesini kendi iradene kayıtsız şartsız bağlamak günümüzde neredeyse imkânsız. Kimse iradesinin yok sayılmasını istemiyor. Bu nedenle boşanmaların bu denli sıklaşmış olması tesadüf değil. Katlanma devri sona erdi. The End.

Görüşlerim ütopik olabilir; ama bu şekilde de gitmiyor. Aile konsepti ortadan kalkmayacak belki. Gelgelelim, tıpkı aşiret yapısından çekirdek aileye geçişte olduğu gibi, değişip dönüşecek. Geleneksel olmayan bir zamanda geleneksel bir yapıyı ayakta tutmaya çalışıyoruz. Fakat binadan çatırtılar yükseliyor.

Tamer.

27 Haziran 2017 Salı

"Yurtdışında Tatil Yapana Yaptırım Uygulansın" Önerisi


Bu yaz üç hafta boyunca Bosna-Hersek ve Sırbistan’ı gezeceğim. Önümüzdeki dönemde aklımda Balkan ülkeleri, Beyaz Rusya ve İran var. Uzakdoğu ve Güney Amerika şu an için hayal; zira mesafe uzadıkça uçak biletleri müthiş pahalı oluyor. Avro bölgesinde henüz gitmediğim ülkelere ise yeşil pasaportumu aldıktan sonra giderim diyorum.

Yurtdışına çıkmayı seviyorum. Bir kere dışarıda kendimi daha özgür hissediyorum. İkincisi, farklı şehirler görmek, değişik bir mimari ile karşılaşmak ve yerel lezzetleri tatmak çok zevkli. Üçüncüsü, tarihe ve plastik sanatlara ilgi duyduğum için müzeleri ve sanat galerilerini gezmeye bayılıyorum. Deniz-kum-güneş üçlüsü bana pek hitap etmiyor.

Turizmcilerin açıklamalarını duydunuz mu? Tatilinizi yurtiçinde yapın, dışarı çıkmayın filan. Bu tavsiyelerde ölçü kaçtı. Birisi çıkmış, yurtdışına tatil yapanlara yaptırım uygulansın, ek vergi getirilsin filan diyor. Twitter’a biraz baktım, genellikle tiye alan yorumlar gördüm. Fantaziymiş. Olmazmış öyle şey. Ben burada tiye alınacak bir durum görmüyorum. Booking’in yurtiçinde kullanımını yasaklamış, Vikipedi'ye erişimi engellemiş, insanları Bireysel Emeklilik Sistemi’ne zorla sokmuşlarken ben hiçbir yasağa ve yaptırıma şaşırmam. Zaten çoğu ülke Türk vatandaşlarını vizesiz ülkelerine sokmuyorken bu durumu daha da zorlaştırmak anlamsız; ama pekâlâ zorlaştırabilirler. Hatta bu yaptırımları "yerli ve milli turizm" adı altında meşrulaştırabilir, parasını yurtdışında harcayanların “vatan sevgisinden yoksun” olduğunu ima edebilir, devlet memurlarının yurtdışına çıkışlarını bir genelgeyle yasaklayabilirler. Hiç de şaşırmam. Hazır OHAL yürürlükteyken kraldan çok kralcıların astığım astık, kestiğim kestik söylemlerini daha sık işitir olduk: “Yasaklansın!” “Yaptırım getirilsin!” “Vergi bindirilsin!” vs.

Türkiye’de nüfusun yalnızca %14’ünde pasaport olduğunu okumuştum. 2016’da yurtdışına gidenlerin sayısı nüfusun onda biri kadar. Çoğu Gürcistan’a gitmiş zaten. Dolayısıyla geri kalan, “parayı bize harcasınlar” denirken kastedilen kitle beyaz yakalı, dil bilen, asgarî ücretin iki katı kadar veya az buçuk daha fazla geliri olan, binbir uğraşla vize çıkartıp müzedir, katedraldir, sanat galerisidir gezen, sen ben gibi tipler. Deniz-kum-güneş tatili yapanlar zaten genellikle Türkiye’de kalıyor. Ve zaten nüfusun büyük çoğunluğu tatil filan yapmıyor. İnanç turizmi var bir de gerçi; ama turizmcilerin “umreye gitmeyin de paranızı bizde harcayın” deme cesareti göstereceklerini sanmam.
Belli de olmaz. Para söz konusu olunca değer meğer kalmıyor. Bir yandan bayramlarda aile ziyaretleri yerine tatile gidenler eleştiriliyor, diğer yandan Ramazan Bayramı’nda tatil yapalım diye televizyonlarda tesis reklamları dönüyor.

Vay be. Kim derdi ki Türkiye gibi yabancı turisti cepte bilen bir ülkede turizmciler orta direğin parasına muhtaç hâle gelsin? Oluyormuş demek ki.

Tamer.