31 Ocak 2017 Salı

Dört Değini: Ocak 2017

(1) Çocukluğuma denk geldi gerçi ama tam da çocuk olduğumuz için olan bitenin farkında değildik. Gorbaçov’u ve kafasındaki lekeyi hatırlarım haberlerden. Televizyon ne gösterirse o. Sovyetler’in dağılışı esnasında insanlar ne çile çekmiş meğer. İkinci El Zaman: Kızıl İnsanın Sonu adlı kitabı bitirdim sayılır. Kitabı okumadan önce 90’ların Rus halkı için bu denli zor geçtiğini tasavvur etmemiştim. Sözlü tarih sonuçta. İşin içine kurgu da katılmış olabilir ama anlatılanlar kısmen bile doğru olsa yeterince korkunç.

Onlarca anekdot var belleğimde. Bir örnek vereyim. Yıllarca sigortası ödenmiş ve emekli ikramiyesini almak üzere olan ihtiyar bir kadın düşünün. Serbest piyasa nedir bilmeyen koca bir ülkenin ekonomik modeli hızla dönüştürülünce Rus rublesi o kadar değer kaybediyor ki, Volga marka bir otomobile denk olan emekli ikramiyenizle, bir gecede, bir kilo salam satın alabilecek hâle geliyorsunuz. Şaka gibi... Sokaklara düşenler, intihar edenler, dilenenler, yüksek lisanslı temizlikçiler, hayat kadınları, nihayet sokaklarda silahlarını saklamaya bile tenezzül etmeyen çetelerin türemesi. Fabrikalar yevmiye ödeyemediği için ne üretiyorsa ondan veriyor işçisine. Parfüm fabrikasında çalışan kadına maaş olarak parfüm veriliyor mesela. Herkes bunları gidip sokaklarda satıyor, takas ediyor -ticaret nedir bilmeyen, birkaç ay öncesine kadar para mevzuunun konuşulmasını bile ayıp bulan Sovyet halkı kendince ticaret yapıyor.

Emekli ikramiyesi buharlaşan teyze, kızına sürekli “beni sakın gazeteye sarıp gömmeyin, n’apın edin kefen bulun!” diye yalvarmaya, giderek akıl sağlığını yitirmeye başlıyor. Evlerini yok pahasına elinden alan bir mafya, kadının tabutla, törenle gömülmesini sağlıyor. Kızı ise son görevini yerine getirebildiği için memnun. Ev gitti tabi. Evsiz kalınca tren istasyonunda, apartman girişlerinde filan yaşamak zorunda kalıyor uzunca bir süre. Düşünün, doğumgünlerinde hediye olarak diş macunu ve sabun verilen bir dönem. Daha neler neler.

En acısı da hayatın anlamını yitirmesi. “Biz bir ideal için yaşıyorduk. Uzaya ilk biz çıktık. Spor, sanat, kültür ve sanayi. En güçlü ülke biz olacaktık. Ne yani, şimdi sırf yaşamak için mi yaşayacağız? Eğer yüce bir ideal uğruna yaşamayacaksak, yaşamanın ne anlamı var?”

En temel ihtiyaçlarından yoksun kaldıkları yıllarda dahi hâlâ büyük ideallerden, fedakârlıktan ve adanmadan söz etmeleri karşısında insan afallıyor hakikaten.

(2) N’apıyorsunuz? Keyifler yerindedir umarım. Vallahi kitabım çıktığından beridir bende bir hafifleme oldu. Tatile girmişken bol bol kitap okumak dışında kendi kitabımın tanıtım çalışmalarıyla ilgileniyorum. Boşluğa düştüm demek abartılı olur belki; ama bir hafifleme, bir rahatlama olduğu kesin. O kadar ki, diş hekimine gitmek gibi yıllarca ertelediğim işleri yapar oldum son günlerde.

Tanıtım çalışmaları demişken, gerçi daha 35 yaşımı doldurmadım ama, şu hayatta öğrendiğim bir şey varsa o da bir amaç uğruna çabalamanın gerekliliği. Hani şu “tırnaklarıyla kazıma” deyiminde anlatılan şey. Sonuçta kimse kimseyi keşfetmekle yükümlü değil. “Acaba kimdir bu kişi?”, “ne gibi yetenekleri var?” veya “acaba iç dünyasında neler dönüyor?” diye sormazlar. Çoğu kimsenin böyle bir derdi yok. Milletin işi gücü var. Kim olduğun ve hangi alanda çabaladığın fark etmez, kendini göstermen, derdini anlatman lazım. Sonuçta kimse kimsenin içini göremiyor. Eğitimde de bu yüzden sınav yapılır ve eğitim “istendik davranış değişikliği” olarak tanımlanır. “Ben istesem yaparım!” E yap da, bilgini davranışa dök de görelim o zaman? Kitap mı yazdın? Bunu insanlara duyurmak için tüm araçları kullanacaksın kardeşim. Yüksek lisans veya doktora yapmaya mı niyetin var? ALES ve KPDS’ye hazırlanır, gereken puanları alır, gerekli şartları sağlar, mülakatta jürinin karşısına çıkarsın, kimse de -eğer sıradışı ve TANINAN bir yetenek değilsen- “N’OLUR GEL!” demez. 

İçinde yaşadığımız dönemin klişelerine dair. Kitapyurdu ve İdefix gibi sitelerden temin edebilirsiniz.
Hangi kitabı hangi sene ve hangi mekânda okuduğumu hatırlarım. 2002 yılında Tanrı’nın Tarihi diye bir kitap okumuştum. Ayraç Yayınları. Kitaplıkta duruyor hâlâ. Yıllar sonra Pegasus Yayınları aynı kitabı yeniden basmış. Demin Facebook’ta reklamını gördüm. O baskısı zor tükenen tuğla gibi kitap muhtemelen çerez gibi satılacaktır şimdi. Binlerce beğeni, yüzlerce yorum, paylaşımın altında birbiriyle tartışanlar, birbirine sataşanlar... Ve kitabın kapağında üç semavî dinin simgesi. Bu yeni baskıda yayınevi belli ki işi şansa bırakmamış. Oysa duyurmasalardı, bir avuç kitap kurdu dışında o kitabı duyan eden pek olmazdı.

Bu arada bir üniversite öğrencisinden aldığım ileti mutlu etti beni. Çağımızın Yanılgıları Üzerine’yi iki günde bitirmiş. Bir çok yerin altını çizmiş. En çok “Hüzünlenmek Marifet mi?” ve “Ortadoğu Günahsız mı?” bölümlerini beğenmiş. Bir de 156. sayfayı. Çok mutlu oldum bu dönüşten :) Hemen gidip 156. sayfada ne yazdığına baktım tabi. Kitabı fotoğraflayıp Instagram'e yüklemiş. Instagram'de yokum, göremedim ama bu mutluluk bana yetti.
Tırnaklarla kazımaya devam. Edilgenlik yol değil. Üşenmek yok.

Zaten “ben buradayım!” demedikten sonra orada olduğunu kim nereden bilsin ki? :)

(3) Bir seminerde tanık olmuştum. Ağaç dikme kampanyasından söz ediliyordu. Bir katılımcı söz almış, tüm bunların boş işler olduğunu, sonuçta kapitalizm ortadan kalkmadığı sürece bizim dikeceğimiz ağaçların hiçbir anlamının olmadığını söylemişti. Sorun sistem sorunuydu.

Ben bu tip söylemleri çoktandır sorunlu buluyorum. Hayalî bir gelecek uğruna, bugün için verilebilecek her mücadeleyi küçümsemek bana makûl gelmiyor. Kişiyi rahatlatıyor belki; zira “sistem bozuk abi, biz ne yapsak boş” tavrı kişiyi atalete sevk eder. Parmağını bile kıpırdatmana gerek kalmaz, nasıl olsa burjuva demokrasisi içinde varolmak "anlamsızdır." Mevcut sistem baştan ayağa kötü olduğu için, hukuk içerisinde mücadele vermek de "anlamsızdır." Gönüller ferah tutulur. Fedakârlık, diğerkâmlık, adanma, kendin için, Dünya için, başkaları için, hatta gelecek için mücadele etmene gerek yoktur. Yapısalcılığın fazlaca kuvvetli bir etkisi midir bilinmez, özne olmaya, bir şeyleri değiştirebilecek olmaya dair küçücük bir inanç kırıntısı dahi görülmez olur.

Kafandaki kavramsal çerçeveyi dış dünyaya dayatınca olgular o çerçeveye göre algılanır. Bütün çerçeveler birbirine denktir demiyorum. Nihilist değilim; ama hangi çerçeve insanlığa daha faydalıdır diye tartışmak yerine, belirli bir çerçevenin zaten iyi, geri kalanlarınsa kötü olduğunu, en kötüsü de fiilî durumun baştan ayağa kötü olduğunu savunmak kişiyi ya atalete ya da terörizme götürür. Hayalî ve mükemmel bir gelecek uğruna, sözde mükemmel bir ideal uğruna mevcudiyeti, gerçekleri, bugün varolanı reddetmek, olan biten içerisinde daima kötü olanı seçip güzellikleri bilerek ya da bilmeyerek es geçmek, insandaki nefreti büyüttükçe büyütür. Bu yüzden, hiç şaşmaz, her şeyi insana değil de sisteme bağlayan kişilerin yüzleri daima asık olur. Sonuçta, içinde hiçbir çıkış kapısı olmayan bir labirentin içinde olduğuma inanırsam, mutlu ve umutlu olmak için hiçbir sebebim kalmaz. Ya bir köşeye çekilir çevreme çemkirir dururum, ya da sözde daha iyi bir dünya için, daha güzel bir gelecek için terör örgütlerinin yaptığı gibi insanlara kan kustururum. Bu yol yol değil.

Bu kafayla mesela referandum da boş iştir. “Boykot ediyorum ben ya!” dersin. Ne evet ne de hayır, sonuçta burjuva demokrasisi, sonuçta kapitalist ekonomi, sonuçta ne varsa yalandır, boştur, anlamsızdır. Özne olmayı reddetmenin dayanılmaz hafifliği.

Çoktandır nerede kolay bir çözüm görsem kuşkulanıyorum. Varolan her şeyi tek bir ilkeyle açıklayan kavramsal çerçevelere şüpheyle yaklaşıyorum. Gerçeklerin altında sınıf çatışması (Marx), güç istenci (Nietzsche), tahakküm ilişkileri (Foucault) ve sair ilkeler yatıyor olabilir, ama tek bir ilkenin tüm olan biteni açıklaması aklıma yatmıyor. 

Her şeyin bir sistem sorunu olduğunu da düşünmüyorum. O sistemin, o yapının içindeki insanların, bir başka deyişle öznenin de önemi büyük.

(4) Günümüzde yakın çevremizdeki insanlara karşı iyi olmamız marifet değil. Yüz sene önce yeterliydi belki. Aile, akraba, eş dost dışında kimseyle karşılaşmazdık. İsmail Saymaz bir programda demişti ya, “kendi köyünden ötesini vatan bilmeyen” insanlardık. Küçük dünyalarında tarlayla uğraşmak ve hayvanları otlatmak dışında bir iş bilmeyen, birbirinden bihaber koca bir nüfus. Etik denince birbiriyle temas eden insanlar akla geliyordu. Yakındalık etiği. Dar, küçük çevreler. Ama bugün işler değişti.

İlk çıktığı zamanlardan beridir internetle haşır neşirim. Son birkaç yıldır internet vesilesiyle tanıştığım insanlarla yüz yüze görüşmüyordum. Bilinçli bir karar değildi. Denk gelmiyordu işte. Biraz da merak eksikliği ve metropolde yaşamıyor olmanın getirdiği üşengeçlik olsa gerek... Geçen Cuma bir değişiklik yaparak üşengeçliğimi yendim. Böylelikle, daha önce hiç yüz yüze gelmemiş insanların nasıl da iyi niyetli olabileceğini, bir masanın etrafında nasıl da eğlenceli, komplekssiz ve içten bir sohbet gerçekleştirebileceklerini hatırlamış oldum. Özellikle kitaplar, felsefe, bilimkurgu ve başka herhangi bir ilgi alanını paylaştığımız insanlarla aramızda görünmez bir bağın olduğunu hatırladım. Kendine özgü, başka bir cemiyetin üyeleriymişiz gibi. Zeki ve mütevazı insanlarla sohbet etmek bambaşka.

Bugün sanal ve gerçek arasındaki ayrım giderek belirsizleşti. Artık iletişimlerimizin çoğu uzaktan. Bugün artık uçakla seyahatin yaygınlaşması, cep telefonları, Twitter, Ekşisözlük, Couchsurfing filan derken, gündelik hayatımızda tanımadığımız insanlarla da iletişim hâlindeyiz. Bir asır önce kendi köyünden ötesini bilmeyen insanlar bugün uçakla iki saat içinde başka bir ülkeye gidebiliyor. Hiç tanımadığım birileri kitabım hakkında değerlendirmelerini e-posta ile tarafıma gönderebiliyor. Sen, şu an, şu satırları, sanal filan değil, gerçek bir kişi olarak okuyabiliyorsun mesela. Hiç yüz yüze gelmediğimiz kişilerden iyilik bile görebiliyoruz hatta. Ya diyorum, "şu romanın şu sayfası bende eksik." Bunun üzerine hayatımda görmediğim, muhtemelen hiç görmeyeceğim birisi o sayfayı tarayıp bana gönderiyor. Çıktısını alıp kitabın arasına koyuyorum mesela. 

Bu akışkan, hareket hâlindeki, uzak-yakın ayrımının geçerliliğini yitirdiği, hızlı seyahatin ve anlık iletişimin hüküm sürdüğü yeni dünyayı anlamak için eski yakındalık etiği yetersiz kalıyor. Günümüzde marifet ailemize, dostlarımıza ve mesai arkadaşlarımıza karşı nazik olmamız değil bence. Dünya değişti. Kendi kişisel coğrafyasıyla yetinmiyor, bir şekilde uzaklarla bağ kuruyor insanlar.

Yakın çevremizde iyi bir insan olmak yetmiyor. O zaten olması gereken. Bir rumuz edindiğimiz an küfretmeye, hakaret etmeye, bir de artık fena hâlde kabak tadı vermiş olan trollemelere başlıyorsak, uzaklara gidince "nasıl olsa beni bir daha görmeyecekler!" düşüncesiyle hoyrat davranıyor, nezaket sınırlarını ihlâl ediyorsak asıl sorun burada.

Hâliyle, uzaktakilerle kurulan etik ilişkinin önemi arttı bugün.

Tamer Ertangil.

26 Ocak 2017 Perşembe

Ingmar Bergman’in Tystnaden (Sessizlik) (1963) Filmi Üzerine

Ingmar Bergman, Tystnaden (Sessizlik) - 1963.
Tüm canlılar gibi insan da iletişim kurar. İletişim kurarken jest ve mimiklerin yanı sıra karmaşık ve kapsamlı diller kullanıyor oluşumuz bizi farklılaştırır. Öte yandan, iletişim kurmak için, soyut konuları dahi aktarabildiğimiz ve tartışabildiğimiz bir dilimizin olması, sağlıklı bir iletişim kurabilmemizin teminatı değildir. Sanıyorum, Bergman, Sessizlik’te söz konusu iletişim sorununu ele alıyor.

Filmin başında, birisi güzel ve alımlı, diğeri ise ağır bir hastalığa yakalanmış olan iki kız kardeş ve güzel olan kadının oğlu, hem sıcak ve dolayısıyla boğucu, hem de iç bunaltıcı bir tren yolculuğu yapmaktadır. Çocuk, vagonun penceresinden güneşin doğuşunu seyrederken, gitmekte oldukları ülkenin dilinde, yabancı, anlamadığı, anlamlandıramadığı bir dilde konuşan görevlilerin sesini işitir. Tam da o anda tren karanlık bir tünele girer. Anlaşılmaz bir gürültü, kelimelerin dahi birbirinden ayırt edilemediği bir kakofonidir işittiği. Karanlık bir tünelde nasıl ki hiçbir şey görünmezse, yabancı bir dilde de bir şeyler işitilir belki; ama hiçbir şey anlaşılmaz. Yalnızca işitir fakat işittiğimizin taşıdığı anlama erişemeyiz. Dilini bilmediği bu ülkede yalnızca trendeyken değil, gündelik hayatın her anında, gerek çocuk, gerekse yetişkin iki kadın, hayatı dışarıdan seyreder konumdadır. Hayatla hemhâl olmak şöyle dursun, ondan yabancılaşmış, araya mesafe konmuş, vitrinde sergilenen eşyalara bakar gibi, dışarısıyla aralarına aşılması zor bir engel girmiştir.

Yine de, iki kız kardeşin hayata karşı takındıkları tavrın birbirine karşıt olduğu gözlerden kaçmamaktadır. Ciğerlerinden rahatsız, hastalıktan bitkin düşmüş hâlde, yataktan çıkmayan büyük kızkardeş hayatı vitrinden seyredenlerdendir. Hayata tutunamadığı apaçık olan kadın, rahatsızlığına ve öksürmesine rağmen sigara üstüne sigara içmeye devam eder. Hayatının sonlanmasını arzu eder gibidir. Uzaktan, güvenli bir mesafeden seyretmekle yetindiği dış Dünya ile iletişim kurmayı denemez. Yatağında, içkisi, sigarası ve kitaplarıyla meşgul hâlde, tüm gün oturur. Dışarısıyla olan bağlantısızlığını, kitaplarla ve klasik müzikle inşa ettiği iç dengesiyle telafi etmektedir. Somut olanla, nesnelerle ve insanlarla, dolaysız temasla, kısacası dış Dünya ile ilgili değildir. 

Bir ara kalkıp otel odasının penceresinden dışarıya bakar. Yalnızca bakar. Dışarıdaki hayatın hengâmesindense yalnızlığından hoşnut, kitap ve müzik gibi -yine insan ürünü olmakla birlikte- daha dolaylı bir iletişim sağlayan nesnelerle kurduğu özel alanında huzurludur. Huzurludur belki; ama mutlu olduğu söylenemez; zira üst üste yaktığı sigaralarla, öksürerek, kan kusarak, adeta ölümünü hızlandırmak arzusundadır. Bilinçli bir şekilde arzularını törpülediği, tensel ve nicel arzulardan kendisini uzak tuttuğu, neredeyse bir rahibe gibi yaşadığı söylenebilir: Dinsel olmayan bir manastır yaşamı sürdürmektedir adeta.

Genç ve güzel olan kızkardeş ise tam tersi bir karakter taşımaktadır. Otele geldikten kısa bir süre sonra derhâl kendisini dışarı atar. Dilini bilmediği bir ülkede bulunmaktadır belki; ama bu engeli aşmaya kararlıdır. Toprağa bağlı, ayakları yere basan, tuttuğunu koparan, insanlarla temas hâlinde olmayı tercih eden bir yapıya sahiptir. Ne var ki, ablasının “büyük birader” misali denetleyici ve müdahaleci yönünden rahatsız olduğunu da gizlemez. Küçük kızkardeş hayatı olduğu gibi yaşarken, ablası sakınımlıdır. Küçük kızkardeş cesurca yeni deneyimlere yelken açarken, ablası onun yaşadıklarını dinlemekle yetinmekte, yaşantıları bizzat deneyimlemekten sakınmaktadır. İçten içe onun hayata dair tutkusunu kıskanmakta, onun gibi olmak istemekteyse de, kardeşinde daima kusur bulmaktan ve ona akıl vermekten geri durmaz. “Birbirimizin dilinden anlamıyor olmamız ne hoş!” diye tepkisini dillendirir genç kadın. Nihayet, ablasına hep hayran olduğunu, onun ilkeli, çalışkan ve entelektüel kişiliğine saygı duyduğunu ima ederken, “ama o ilkelerinle hep kafamızı şişirdin” diye serzenişte bulunur.

Ablasının hayattan, daha doğrusu hayatı dolaysız yaşamaktan neden bu denli korktuğuna anlam veremeyen genç kadın, geceleri kendisini dışarıya, yeni maceralara attığında, ablası ona kendisini aşağılanmış hissettiğini söyler. Hastalığından ötürü gece hayatına katılamıyor, karşı cinsle irtibata geçmesine sağlığı el vermiyordur belki. Gelgelelim, kardeşiyle aralarında geçen konuşmalardan, ablanın hayatı boyunca ve muhtemelen sağlıklıyken de hep sakınımlı ve mütereddit olduğunu anlarız. “İlkelerinle kafamızı şişirdin” diyen kardeşi, “sen hep haklıydın” diye de ekler. Muhtemelen, ablasının, her ne kadar bilgili ve kültürlü olsa da, her ne kadar her daim haklı olsa da, haklılığıyla despotlaşmış olmasından, haklılığından ötürü kendisini üst bir yerde konumlandırmış olmasından ve haklı olmakla kalmayıp kardeşinin yaşam tarzına müdahale etme cüretini kendisinde bulmasından ötürü, bir nevi sınır ihlâlinde bulunduğunu düşünmekte, ablasının “haklıyım; öyleyse seni bezdireceğim, yaptıklarını burnundan fitil fitil getireceğim” tarzı bir tutum benimsediğinden yakınmaktadır. Herhangi bir konuda kişiler haklı ya da haksız olabilir; öte yandan kişinin kişiselliği, bireyin biricikliği bakidir. Bu bakımdan kontrolcu ablanın -çoktan bir erişkin olmuş- kız kardeşinin yaptıklarına burnunu sokması adil değildir; zira genç kadın ablasına karışmazken, ablasının kendisinde böyle bir hak görmesinin meşru bir zemini olamaz.

O esnada çocuk, bir sirkle beraber kente gelmiş cücelerle hemhâl hâlde, elinde bir silah, konuşarak iletişim kuramadığı insanlara ateş eder gibi yapmaktadır. Anlayamadığı, iletişim kuramadığı, dilini bilmediği insanlara silahını doğrultan çocuk, belki de iletişimsizliğin doğurduğu örtük bir öfkeyi dışavurmaktadır. Anlayamadığımız şey bizim düşmanımızdır; bilmediğimizden, tanımadığımızdan korkar, onu tehdit olarak görürüz. Bu nedenle, farklılıklarla karşılaşma anı kişi için büyük bir sınavdır, öyle ki, bu şok deneyimiyle birlikte ya hoşgörümüz artacak, ya da katı bir muhafazakârlığa, hatta kategorik bir dışlayıcılığa varacağızdır. Çocuğun silahla oynaması bir umutsuzluk işaretiyken, bir yanda büyük kız kardeş yavaş yavaş hayata veda etmektedir. Karamsar bir atmosfer filme hakim olur bire süre için.

Yatak döşek, ölüme doğru hızla yol alan kadın, küçük çocuğa bir zarf verir. Tüm bu umutsuz ve karamsar atmosferin içerisinde, iletişimsizliğin imkânsızlığına neredeyse ikna olmuşken verilen o zarf, umudu simgeler gibidir: Yazılı bir iletişim aracı, bir metin. Haklılığıyla despotlaşan “büyük biraderin” ölümüyle birlikte yeni bir tren yolculuğu başlar. Ferah bir geleceğe doğru, sağlıklı iletişimin, karşışıklı anlayışın ve hoşgörünün muştulandığı, iyiliğe, güzelliğe doğru bir yolculuk. 

Çocuk, yeni bir iletişimin imkânı olarak görünür: Geleceğin dengeli, ölçülü, rasyonel ve bir o kadar eğlenceyi, karnavalı, hayatı dolaysız deneyimlemeyi ve duygusalı dışlamayan, bütünsel bir anlayışın taşıyıcısı, müstakbel bir yeni-insan olarak.

Tamer Ertangil.

21 Ocak 2017 Cumartesi

Tarkovski ve Başyapıtı Stalker / İz Sürücü (1979) Üzerine Bir Değerlendirme

Stalkter (1979), Andrei Tarkovski
Tarkovski’nin Stalker adlı filminin bilimkurgu kapsamına girip girmediği konusunda anlaşmazlık söz konusu. Bana kalırsa Stalker, bilimle maneviyat ilişkisini ele almak bakımından ucundan kıyısından da olsa bilimkurguya dâhil. Yine de daha çok felsefî bir eser.

Tren istasyonuna yakın bir evde yaşayan çift büyüsü bozulmuş bir Dünya’da, Sovyet kahverengisi diyebileceğim tonlarda, sıkıcı, rutin, donuk bir yaşam sürdürmektedir. Ailenin erkeği, herhangi bir maddi eksikliğin olmadığı bu boğucu ortamda, bir başka deyişle sert ve ödünsüz bir modernliğin içinde, hakikatin peşine düşen bir iz sürücü hâline gelmiştir. Gerçeğin, hakikatin izini süren, mevcut sistemin kuru ve donuk yapısında bir sıkıntı olduğunu hisseden, bunu bilen ama ifade etmekte zorlanan bir iz sürücü. Yasaklanmış ve kuşatılmış olan Bölge’ye giden yolda bir profesöre ve bir yazara öncülük etmeye karar verir. Yasak bölgedir gideceği yer. Hakikat yasaklanmıştır. Ne var ki buna değeceğine de emindir.

Filmdeki üç erkekten alkolik olan yazar ve fizik profesörü, iz sürücüden farklıdır. İz sürücü gerçeklikten haber getiren bir ulak, diğerlerine öncülük eden bir havari, nihayet akılla bir türlü görülemeyeni bir şekilde hisseden, sezgileri kuvvetli bir ermiştir adeta. Entelektüel yazar ve fizik profesörü, hayatı sırf akılla, rasyonel olanla, duyularla edinilen bilgiyle anlamakla bir ömür tükettikleri için iz sürücünün sezgi gücüne sahip olmaları imkânsızdır. Hayatı 2 * 2 = 4 kesinliğinde, sıkıcı ve donuk bir rasyonalitenin egemenliğinde yaşayan bu iki kişinin, görünende, fenomenal evrende kendini doğrudan doğruya belli etmeyen hakikati idrak edebilmeleri mümkün değildir. Zira hakikate saygı duyulması, onun ciddiye alınması gerekir; alay edilmesi değil.

Bu yüzden filmin bir yerinde “Bölge’ye saygı duyulması gerekiyor” der iz sürücü. Hakikate 2 * 2 = 4 gibi yalın ve doğrudan bir bakışla erişemezsiniz. Ona ancak çapraz, yamuk bir bakış attığınızda, ona belirli bir yöntemle değil, doğaçlayarak yaklaştığınızda erişmeniz mümkündür. O da kısmen. Zira filmde söylendiği gibi Bölge sürekli değişim hâlindedir. Hakikate bir kez erişilmiş olması, ikinci kez erişilebileceğini garantilemez. Ona çıkarsız yaklaşmak gerekir. Müzik gibi, sanat gibi. Müzik dinlemek size hiçbir şey kazandırmaz. Size kâr getirmez belki, ama yine de ona ihtiyaç duyar, ona eriştikçe bir şeylerin yerli yerine oturduğunu hissedersiniz. Dünya büyüsüne, sihrine yeniden kavuşur adeta. Ele avuca gelmeyen, akılla açıklanamayan şeyler de vardır.

Filmin sonunda iz sürücü hasta düşer. Çağımızda insanların inançsız olmaları karşısında hayretler içindedir. İnsanlar, o Soyvet kahverengisi modern Dünya’da inançtan, maneviyattan, duygusal olandan kopmuş, salt rasyonel bir hayata kendilerini hapsetmişlerdir. Filmin, bu bakımdan bir bilim eleştirisi olduğu söylenebilir. Bilim, evet, nesnel bilgi sağlar. Duyulur evrene dair en sağlıklı bilgiyi bize bilimsel yöntem verir: Sistematik gözlem ve deney. Hipotez ortaya koyma ve sınama. Bilimin insanlığa kazandırdıkları küçümsenemeyecek kadar fazladır. Öte yandan, bilim bize bilgi sağlasa da, hayatın anlamını vermez. Hayatın anlamı daha ziyade irrasyonel, duygusal, manevî bir unsurdur. Bu ancak kişisel içkin deneyimlerle, sanatla, şiirle, müzikle, edebiyatla, ve kimi insanlar için de dinle sağlanabilir. Belki de bu yüzden Sovyetler Birliği’nde dini bilimle ikame etme denemeleri tutmamıştır. Örnek vermek gerekirse, Moskova’daki Kurtarıcı İsa Katedrali yıkılmış, yerine havuz inşa edilmişti. Sovyetler’in çöküşüyle birlikteyse katedral aynı yere yeniden inşa edildi.

Daha önce Hitler Almanyası’nda ve bugün Ortadoğu’da olduğu gibi, zincirlerinden boşanmış, başıboş bir irrasyonalite de tehlikeli olabilir. Bu yüzden belki de en doğrusu, şiirle matematiği, duyguyla aklı, Dionysos’la Apollon’u dengelemek, bilimle sanatı bir arada yaşatmaktır; zira insan hem aklı hem de duyguları olan bir varlıktır. Duygularını körelterek aklın hükmünde bir ömür sürmüş olan entelektüelin ve fizik profesörünün hakikat yolunda bir iz sürücüye, bir öndere ihtiyaç duymaları tam da bu yüzdendir. Aksi hâlde, ancak karanlıkta el yordamıyla yol almaları gerekecekti.

Tarkovski’nin Stalker adlı eserinde, özelde Sovyetler Birliği, genelde ise modernite eleştirisi yaptığını, olgularla ilgilenen bilimin insanlık için tek başına yeterli olmadığını, dinin, kiliselerin ve katedrallerin yara almasıyla manevî ve içkin deneyimin ortadan kalkmadığını anlatmaya çalıştığını düşünüyorum. Salt akılla yaşanan bir hayat bir robota uygun olurdu; ne var ki insan akılla yetinmez, onun manevî/tinsel bir yönü de vardır. Bu yüzden sanat eserleri de üretir ve sanat, irrasyonel olan bu tinsellikten beslenir.

Evet, Tarkovski bunu oldukça uzun bir sürede, ağır bir ritmle, dolaylı olarak, imalarla gösteriyor belki. Öte yandan, başka türlü bir anlatım yüzeysel kalır ve aynı etkiyi vermezdi.

Tamer Ertangil.

1 Ocak 2017 Pazar

Değiniler: 1-31 Aralık 2016.

(1) Bugün çocuğunu döven bir anne görsek rahatsız oluruz. Geçmişe göre şiddete tolerans hayli azalmışken bunca insanın katledilmesi olağandışı. Bir yanda yolda giderken bir tosbağayı ezmemek adına fren yapacak denli şiddetten arınmışız, öte yanda başkalarını öldürmek için kendini havaya uçuracak denli gözümüz kararmış. Coğrafyamızın çelişkileri.

Orwell’in 1984’ü, Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sı filan fos çıktı. Güya bugün bilim hayatın her alanını baskı altına almış ve insanlar duygularından arınmış, robotvari, sırf mantıktan ibaret varlıklar hâline gelmiş olacaktı. Ensemize barkod kazınacaktı. Fahrenheit 451’e bakarsak bugün benim evimdeki kitapların belki yarısı yasaktı şimdi. Tutmadı bu anlatılar. Ortadoğu'nun distopyası bambaşka.

Bizim distopyamız akla ve bilime duyulan aşırı güvenin yıkıcı sonuçlarına dayanmıyor. Buranın distopyası akıldışına, duygusala dayanıyor. İkna etmek, kanıtlamak, gerekçe sunmak gibi bir derdi yok bazı kesimlerin. Haklılığını sırf varoluşundan alıyor. İnşasında hiçbir katkısının olmadığı, hazır bulup aldığı dinî inancına, yahut doğuştan getirdiği etnik ya da başka özelliklerine dayanarak birbirini boğazlıyor. Emek vermeden, doğuştan haklıyız. Bizim distopyamız tamamen irrasyonel, tartışmaya kapalı, biatçı, adanmaya ve taraftar toplamaya dayalı. İnsan hakları deyince kaşlarını çatan, “Paris’te kabul edilmiş, bize ait olmayan değerler silsilesi” diye tepki koyan bile var. “Dili, dini, ırkı, dünya görüşü ne olursa olsun” diye başlayan bir cümle geçtiği vakit, “nasıl yani, şimdi Müslümanla Ateist bir mi? Öyle saçma şey mi olur!” diye atarlananların coğrafyası Ortadoğu. Aynı şey ırk ve dünya görüşü için de geçerli pekâlâ. Kendimizi içinde bulduğumuz distopya o romanlarda öngörülenden çok farklı. Burada bilim ve teknolojinin ilerlemesinden kaynaklı, sırf özgürlüğü kısıtlamaktan ibaret bir geleceğin yaklaştığını görsek, onu ehven-i şerden sayar, öpüp başımıza koyardık herhalde. 

12 yaşında çocuklar bile Facebook kapak fotoğraflarına “Bıji Serok Apo!” yazılı görseller veya şeriat bayrağı koyabiliyor. İnsanlar daha çocuk yaşta ırkçı, ayrılıkçı ya da İslamcı kimi dava ve örgütlere adandığı sürece 40 sene sonra durum yine aynı olacak gibi görünüyor. En basit konuda dahi münazara etme kültürü ortadan kalktı; zira artık herkes a priori haklı. Artık taraflar ve o tarafların taraftarları var. Muhakeme yok.

PISA sorularına baktım. Grafik okuma gibi kolay, yoruma dayalı sorular. Ama her yıl gerilememize şaşırmıyorum; çünkü bu toplum muhakeme yetisini kaybediyor. Malûm, bugün sesi gür çıkan, tuttuğunu koparan "haklı." Eğitimdeki başarısızlığın sistem sorunundan ziyade kültür sorunu olduğunu düşünüyorum. Finlandiya'daki sistemi alıp buraya getirsek de başarı gelmez. Finlandiya toplumu başka, burası başka.

Umut var yine de. Umut, şu ne İsa'ya ne Musa'ya yaranabilen, o tosbağa ezilmesin diye arabasının frenine basan, çağdaş, akılcı, hümanist insanlarda yatıyor.

(2) (Yukarıdaki yazıya yapılan bir yoruma istinaden şunları yazmıştım.) Hiçbir zaman şartlar harika değildi belki ama hümanist-akılcı eğilimler eskiden daha güçlüydü. Rejimimizin laiklik temelini terk ediyor olması sorunlardan birisi. Demokrasi ayrı bir konu. Demokrasi bir içerik sunmaz, biçimdir. Tabanı olduğu gibi yansıtır. Gider Trump'ı iktidara getirir, Afganistan'da Taliban yasal olsa muhtemelen onu iktidara getirir. Finlandiya'da ise sosyal demokratları. Önemli olan bu biçimsel yöntemden ziyade mevcut tabanlar ve onların dönüşümü yani. Kültürel sorunlar çok derinlerde yatıyor. Sorular çok muhakkak tabi ama yıllardır kendimce yazarak düşüncelerimi paylaşıyorum. Dünya görüşümü tüm hatlarıyla yazmaya kalksam burada destan yazmam gerekir. Hissiyatım o ki epey farklı bakıyoruz Hocam. 

Bu coğrafyanın sorununu yukarıda açıklamayı denedim. Özcülük diye özetleyebilirim. Yani doğuştan haklı, üstün ya da mağdur görmek kendini. İnşasına hiçbir katkı sunmaksızın, hazır bulduğumuz kimlikler bir övünç meselesi olduğu için düzelme olmuyor. İnsanlar son yıllarda daha az konuşuyor, zira "hmm bu karşımdaki nasıl olsa ikna olmaz, inandığı kutsal bir dava var, ayrılıkçı ya da dinci bir dava mesela, nasıl olsa beni dinlemez" diye düşünüyor. Nasıl olsa adandığı, hazır bulduğu fikirler eleştiriye kapalı. Dolayısıyla, toplumdaki farklı farklı unsurlar kapalı birer çember gibi, değişmeyen, katı birer demir bilye gibi, kesişmiyor, birbirleriyle paylaşacak hiçbir şeyleri kalmıyor.

Farklı olan iki unsur olsun. Bunların her birisi kendisini tartışılmazcasına haklı, kutsal, doğru yolda vs görsün. Bu durumda x ve y birbirini asla ikna edemez. Zira kendisi doğru (ki bu kibre götürebilir), karşısındakiyse sapkın ya da en kibar ifadeyle yanlış yoldadır. Buradan huzur çıkmaz.

Bugün eskiye göre zihniyet bakımından gerileme olduğunu gözlemliyorum. Eskiden insanları vücutlarına patlayıcı sarıp orada burada intihar etmeye ikna etmek daha zordu. Ben, açıkçası, çok farklı tarihsel dönemlerin ve bambaşka coğrafyaların da aynı kefeye konmasını yanlış buluyorum. En sık rastladığım ifade "canım insan her yerde insan, ha İsveç, ha Türkiye, ha Afganistan ha Japonya, ne fark eder?" diyerek sapla samanı karıştırmak, kel alaka bağlamları aynı kefeye koyarak sanki hiç sorun yokmuş gibi sorumluluğu üzerinden atmak bence yanlış.

Ben aydınlanmacı, seküler bir hümanizmden yanayım. Bu konuda tarafım. Başka türlü toplumları huzur içerisinde bir arada tutmanın, en azından mevcut Ortadoğu söz konusu olduğunda mümkün olmadığını düşünüyorum. Bu konuya girsem iş uzadıkça uzar. O yüzden burada durayım en iyisi. Uzatmadan. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Selamlar.

(3) Vay be. Eski Çin’de kız çocukları için “su israfı” denirmiş (waste of water). Doğum esnasında yatağın yanında su dolu bir kova bulundurur, bebeğin kız olması hâlinde boğarak öldürürlermiş. Böylelikle erkek nüfus giderek artmış. Varlıklı erkekler eş bulabilirken, yoksul olanlar sap gibi ortada kalır olmuş (bare branches). Zamanla artan erkek nüfus toplumun başına bela olmaya başlamış; zira bu yoksul ve kadınsız erkekler suça eğilimliymiş. Hiçbir kalıcı bağlılığı olmayan, sorumluluk taşımayan, hayatta kendinden başka kaybedeceği hiçbir şeyi olmayan bu genç ve yoksul erkekler giderek örgütlenmeye başlamış. Çeteleşen bu başıboş ve kavgacı güruh o kadar büyümüş ki, yerel/feodal beylere ve hatta imparatorluğa karşı tehdit hâline bile gelmişler. Kız çocuklarını öldürme geleneği sona erip nüfus dengelenince sıkıntılar çözülmüş. 

Amerika’daki Vahşi Batı imgesinin temelleri de yüksek erkek nüfusuna dayanıyormuş. ABD’nin doğusunda kadın nüfus ya daha fazla ya da erkeklerle dengeliyken, batısında madenlere giden erkeklerden ötürü erkek nüfus oraya yığılmış. Yalnız, yoksul, sorumluluk taşımayan binlerce erkek. Kavga, hırgür ve silah. Zamanla kadın ve erkek nüfusu dengelenip çekirdek aile yaygınlaştıkça şiddet azalmaya başlamış. Country diye geçen, hani şu kovboy müzikleri vardır ya, anonim Amerikan halk şarkıları yani, bunların pek çoğunda kocasını tartışmalardan ve silahlı ortamlardan uzak durması için ikna etmeye çalışan kadınların sözleri geçer: Adam kıytırık bir sebepten ötürü vurulup ölmesin diye içki içmemesine ve kavgalara karışmamasına dair telkin içeren sözler. Bazılarında sözler epey acıklı. Sakat kalan ya da ölen eşleri için ağıt yakmışlar adeta.

Özellikle Çin örneğine bakınca geçmiş çağların pek o kadar da ideal olmadığı görülüyor. Şahsen ilerleme denen şeye inanıyorum. İlerleme yalnızca bilim ve teknolojinin gelişmesi değil tabi. Şiddetin azalması, hukuka riayetin artması, daha insanî ve konforlu şartlarda yaşamak gibi konular da ilerlemenin başka bir boyutu.

(4) Şu uğursuz 2016 geçip gitse de rahatlasak. Olan biten her şeyi ezberden sayıp dökemem. İşime gelmeyen, beni üzen olayları bilmeden baskıladığım kadar, güçlü bir belleğimin olmayışı da bunda etkili. Yine de, genel itibariyle şöyle bir bakınca, bu yıl 2015’e göre çok daha tatsız tutsuz geçti. Daimi melankoliden pek haz etmediğim için yüzümden gülümsemeyi eksik etmedim. Sonuçta işe yarıyor olmak ve kendini değerli hissetmek güzeldi. Okulda öğrencilerle baş başa kaldığımda, bazı derslerin gerçekten yararlı geçtiğini hissettiğimde, veya dışarıda ve evde sevdiğim uğraşlara gömüldüğümde tatmin olmasını bildim. Evde olmakla dışarıda olmayı dengelediğim zaman mutlu oldum. Yoğun geçen bir haftanın sonunda, Cumartesi akşamları kırmızı şarap eşliğinde 70’li yılların Sovyet, İsviçre veya İskandinav filmlerini izlemekle kendimi ödüllendirirken, "eh Tamer, bu kadarını hak ettin artık!" derken mutlu buldum kendimi. 

Dünya yıkılsa kendini mutlu etmen gerekir. Tabi ölçülü. Ne de olsa bize en çok zevk veren eylemler de fazlaca yapıldığında tatsızlaşır. Bir yandan hayattan koparabildiğimi almak istiyorum. İnsanın istemeleri bitmiyor. Diğer yandan ölümlü olduğunun bilinci hayatı daha da anlamlı kılıyor. Biricik yaşamımız. Adeta bir hediye. Ne var ki gündelik koşuşturma içerisinde bu gelip geçiciliğimizi unuturuz. Ya da ben unuturum. Kendi adıma konuşayım. Başkalarının ölümleri hatırlatır bana gelip geçiciliğimi. Sizi bilemem.

Kızıl Ordu Korosu’nu arada açıp açıp dinlerim. O coşkulu ve epik müzikleri dinledikçe insanlığın geleceğine ilişkin umutlarım tazelenir. O insanların dün hayatlarını kaybetmelerine üzüldüm. İki gün önce miydi yoksa? Sonra, düşününce kendi kişisel varlığımla ne kadar alakası var gerçi ama, George Michael’in ölümüne de üzüldüm. Careless Whisper şarkısı dışında hiçbir şarkısını bilmesem de, sonuçta çocukluğumda kulaklarımda yer etmiş hoş bir ezginin sahibiydi bu adam. İngilizce bilmeyen her çocuk gibi, şarkıya kendi uydurma “cümlelerimle” eşlik ederdim. Demin baktığımda George Michael’ın ‘63 doğumlu olduğunu öğrendim. Yaşlı sayılmazmış. 19 yaş büyük benden. Gelip geçti işte. İnsanın yarın hık diye gitmesi de, doksan yaşını görmesi de mümkün. O arada ne yaşadıysan yaşadın. Herkesin öyle iz bırakmak gibi bir derdi yok. Yine de, muhtemelen, birbirimiz üzerinde farkında bile olmadan ne izler bırakıyoruzdur kim bilir. 

Çocukluğumda üzerimde iz bırakmış ve bugün hâlen bırakmakta olan kişileri, eserleri, şarkıları, ilginç deneyimleri, aslına bakarsanız, bir deneyimler bütünü olarak hayatın bizatihi kendisini, 2016 gibi uğursuz senelere ve erken ölümlerin yarattığı hüzünlere rağmen seviyorum.

(5) Dört senedir burada düşüncelerimi paylaşıyorum. Kitap okumak, özellikle felsefî ve kültürel meselelere dair kitaplar okumak 2001’den beridir zamanımın kayda değer bir kısmını işgal etti. Düşüncelerimi elimden geldiğince akıcı ve anlaşılır bir üslupla aktarırken ortaya çıkan yalınlığın ardında son derece çetrefil metinler yatıyordu. Hiç günlük tutmadım. Başkaları okumadığı sürece yazmak bana hep anlamsız gelmiştir. Dört senedir, Türkiye’de olan bitenlere, bazen makro sorunlara, bazen küçük şeylere, bazense filmler, kitaplar ve diğer konulara ucundan kıyısından değindim. Kuru çözümlemeleri sıkıcı bulduğum için kişisellikle harmanlanmış metinleri severim. Bu yüzden “ben” demekten, çözümlemelere kendi somut varlığımı dahil etmekten sakınmadım. Sonuçsa çerez kabilinden kısa iç döküşler oldu. Kimi zaman katıldığınız, kimi zamansa katılmadığınız; ama emin olun ne yazdıysam en samimi düşüncelerimdi.

Biliyorum, birkaç ayda bir “çok güzel oldu. Yakında çıkacak” deyip durdum -şu bir türlü çıkmayan- kitabım için. Ayrı bir heyecan taşıyordum; zira bu kez hedef kitle felsefeciler değil, HERKES olacaktı. Kitabın taslağını kimi arkadaşlarıma, görüşlerine çok önem verdiğim değerli bir akademisyene, hatta babama dahi okuttum. Bambaşka eğitim düzeylerinden kişiler. Elimde olmayan sebeplerle yayım tarihi ertelendikçe, ara ara metne dönüp onu adeta bir heykel gibi yonttum. Küçük ve etkili dokunuşlar. Üslupta ve biçimde düzeltmeler, eklemeler, açıklamalar -ama öz hep aynı kaldı. Nihayet kitabın dizgisi de tamamlandı ve bu sefer gerçekten çıkacak. Siz deyin bir hafta, ben diyeyim iki.

Bilinen birisi değilim. Öyle bir hedefim de yok. Zaten önemli olan kitap -ben değilim. Bu kitabın okunmasını, mümkün olduğunca çok sayıda insana ulaşmasını istiyorum. Kitapta son derece akıcı ve yer yer sakin, yer yer coşkulu bir üslupla, deneme boyutunda yazılarla, içinde yaşadığımız zamanın sorunları irdeleniyor. Adeta herkes için felsefe... Hüzün, mutluluk ve aile gibi kişisel; Ortadoğu, demokrasi, şiddet ve çok-kültürcülük gibi toplumsal; ve nihayet bilim, etik, hayatın anlamı, maneviyat ve umut gibi insanî konuları ele aldım. İçeriğin bir kısmı size tanıdık gelecek, "Tamer'in yazdığı belli" diyeceksiniz. Bir kısmı ise şaşırtabilir.

Şimdiden sizden ricam, eğer okumak isterseniz, Idefix, Kitapyurdu ya da D&R gibi kitap satış sitelerinden temin ettikten sonra, kitabı beğenseniz de beğenmeseniz de, birkaç cümlelik bir yorumla arkadaşlarınıza bahsetmeniz. Romanları yüzbinler satan yazarlar bile yeni bir kitapları çıktığı vakit ekranlarda kanal kanal dolaşırken, ben gibi tanınmayan, tanınmayacak olan, üstelik edebiyat değil de felsefe üzerine odaklanmış birisinin kitabı tanıtıma muhtaç. Bu arada kitabın adı ve alt başlığı şöyle oldu:

Çağımızın Yanılgıları Üzerine
Türkiye ve Ortadoğu için Mutlu Bir Gelecek Umudu

Pek yakında haber ederim :) Mutlu yıllar.
Tamer.

3 Aralık 2016 Cumartesi

Değiniler: Kasım 2016.

(1) İdam cezası gibi netameli konularda görüşler farklı farklı oluyor. Gördüğüm kadarıyla, zaman zaman hemen herkesin idama çarptırılmasını istediği bir suç türü ya da kişi oluyor. Bu ortamda kendimi marjinal hissediyorum açıkçası. Ben idama karşıyım. Hayır, öyle barış güvercini olduğumdan, karıncayı bile incitmeyecek kadar yumuşak kalpli olduğumdan filan değil. Benden çok daha iyi insanlar var. Daha ziyade Türkiye’de hukukun işleyişine güvenmiyorum ben. “Bağımsız ve tarafsız yargıçlar” ifadesini duyunca insanı bir gülme alıyor. Fıkra gibi. Türkiye’de hukuk kadar siyasetle iç içe geçmiş, hukuk kadar bağımlı ve güdümlü bir alan daha yok. O yüzden, kusura bakmasınlar, hâli hazırda yargıçların her konuda adil ve bağımsız bir şekilde karar verebileceğine inanmıyorum. O kadar ki, hani çocuğum olsa “aman” derim, Türkiye’de hukuk fakültesini yazma da ne okursan oku. Git veteriner ol, maliyeci ol, kaynakçı filan ol. Ne hukuku?

İdama karşı olmamdaki ikinci gerekçe ise toplumumuzdaki “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” yaklaşımı. Ben bugün biliyorum ki, değil bir cemaatin kapısından geçmek, değil bir tarikata mensup olmak, değil bir terör örgütüne sempati duymak, borcunu zamanında ödeyen, işini elinden geldiğince yapan, bir kez olsun doktordan yalan yere rapor alıp işi asmamış bir memur bile, açığa alınsa veya ihraç edilse, insanımız “vay be, demek o da teröristmiş” diyebilir. Pekâlâ der. “Vardır abi bir şeyler. Vay şerefsiz!” diye de ekler. Şu ülkede sana gıcık giden birisi durduk yere iftira atsa, haksız yere ihbarda bulunsa filan başın pekâlâ derde girebilir. Kimse bakmaz gözünün yaşına. Güçlü değilsen bir hiçsindir zaten. Düşene bir tekme daha vururlar. 80 milyon nüfus var. Yerini dolduracak adam mı yok? Çok yakından tanıyan 3-5 kişi sana inanır elbet. Ama seni tanımayanlar için, hani birkaç hafta önce sokakta zabıtayla vatandaşın ortaklaşa dövdüğü tatlıcı vardı ya, onun gibi bir hiçsindir. İnsanımızın bir iftiranın gerçekliğine inanma hızı ışık hızıyla yarışır düzeyde. Bire bin katmaktaki performansımızsa zaten rakipsiz. Kişisel konular bir yana, şunun şurasında birkaç sene öncesine kadar bu toplum ergenekon örgütü denen kurguya inanıyorken, şahsen Türkiye’de idam cezası olsun istemem. Teknoloji bu denli ilerlemişken sahte delil üretmek hiç de zor değil. İftira atmak da öyle. İftira: İnsanlığın en acınası, en kötülük yüklü eylemi. Ha, haksız yere hapis yatan kişi sonradan çıkar belki, geç de olsa aklanır. Ama idam edilip tahtalı köyü boyladıktan sonra haklılığın anlaşılsa ne fayda? O delillerin sahte olduğu ve birilerinin sana iftira ettiği sen öldükten sonra ortaya çıksa n’olur, çıkmasa ne? 

Bina yeterince sağlam değil ki üzerine kat çıkılsın? Pek çok insan her halükârda idamı destekliyor, görüyorum. Varsın azınlıkta kalayım, sıkıntı değil.

(2) Kafamda ütopik bir fikir var. Neden manastır yaşamı yalnızca Budistlere ve Hıristiyanlara özgü bir seçenek olsun? Gündelik koşuşturmacalardan el etek çekmek isteyen kişilerin ille de dinî sebepleri olması gerekmiyor. Ziyaret ettiğim manastırlardan etkilenmiştim. Bunun birincil sebebi içinde yaşayanların dış dünyanın hengâmesinden uzak bir yaşam sürdürüyor olmaları, ikincisi ise mimari incelikti. Kafamda dünyevî bir manastır hayali var. Dinî olmayan manastırlar. Modern çağımızda felsefe, edebiyat, resim, heykel ve müzik gibi disiplinler “yapma demiyorum, hobi olarak yine yap” tavrıyla ele alındığı için bunlara gereken önem verilemiyor. İnsanlar iş ve aile hayatlarıyla öylesine meşgul ki, kafalarını kaldıracak zaman bulamıyorlar. Çoğunluk zaten kalan vaktini televizyon karşısında heba ediyor. Arada olansa ince ruhlu azınlığa oluyor; zira bu düşünsel ve sanatsal ilgi alanları geçiminizi sağlamanıza yetmiyor. Örneğin felsefe ile ancak bir öğretmen ya da akademisyen sağlayabiliyor geçimini. Sınırlı kalmaya mahkum bir kadro.

Manastırlar bu bakımdan bir çözüm olabilirdi. Seküler Manastır Hareketi. Neden olmasın? Müzisyenler Manastırı’na çekilenler besteleri üzerinde çalışabilirdi aylarca. Kitap okumak, kafa dinlemek ve düşüncelerini derleyip toplamak isteyenler için bir Okuma Manastırı kurabilirdik pekâlâ. Ressamlar Manastırı, Felsefe Manastırı ve saire. Buradaki can alıcı nokta şu: Evimizde de inzivaya çekilebiliriz; ancak evde yalnızızdır. Benzer konulara ilgi duyan insanlarla bir araya gelmemiz kolay değil. Ayrıca işe gitmezsek hayatımızı idame ettiremeyiz. Oysa manastırda herkesin belirli bir görevi olsa, günde 2-3 saat çalışmak hayatın idamesi için yeterli olurdu. Birisinin görevi hayvanları yemlemek ve çobanlık olabilir mesela. Bir diğeri bahçeyle uğraşıp sebze yetiştirebilir. Bulaşık, çamaşır, mıntıka temizliği ve yemek filan. Dur yolcu! Manastırımızda inzivaya çekilmek ve dünyevî dertlerden azade bir ortamda sanatsal faaliyetlerini yürütmek istiyorsan, senin de bu işbölümünde bir görevin olacak! Ha, bir de öyle gürültü yapmak yok. Sessizlik hakim olmalı. Havadan sudan muhabbet yasak hemşerim. Sohbet odası olmalı bir tane. Konuşacak olanlar oraya geçsin. Fikir tartışması ve bilgi alışverişi. Ama -mesela- okuma odasında çıt çıkmayacak. Vallahi müthiş olurdu. Hayatımızın bir döneminde de olsa, şöyle 7-8 ay olur, belki birkaç yıl olur, inzivaya çekilir, estetik ve entelektüel gereksinimlerimizi karşıladıktan sonra kent hayatına dönerdik. O koşuşturmaya, aceleye, curcunaya, para kazanmaya. Hayat gailesi denen işlere. Bence güzel olurdu. Ne kadar dayanırdım bilmem. Belki birkaç ay, belki bir ömür boyu. Yine de el altında böyle bir seçenek olsun isterdim. İnsanlık böylesine güzel bir olanağı neden yalnızca Budistlere ve Hıristiyanlara bırakmış, neden onlardan ilham almamış, anlamak güç.

Bazılarımızın, belki çoğumuzun zaman zaman inzivaya çekilmeye ihtiyacı var.

(3) Hazır OHAL var. İnsanlar -özellikle memurlar- Türkiye gündemini değerlendirmek yerine sessiz kalmayı tercih ediyor, malûm. O hâlde rahatlıkla uzakları, yani ABD seçimini konuşabiliriz. Bugün herkesin dilindeydi zaten -öğrenciler dahil. Bence Trump’ın kazanması şaşırtıcı olmakla birlikte bazı bakımlardan memnuniyet verici. Artık “politically correct” denen, çevir kazı yanmasıncı, herkese hitap ederimci, nabza göre şerbet verir, herkesin hassasiyetine dikkat ederimci ve en nihayetinde riyakâr olan tavır kaybetti. Artık LGBT, feminizm, çevrecilik, etnik ve dinî kimlikler gibi kimi mikro-politikalara yaslanan ve ağzını açsan “nefret söylemi bu!” diye fırça atan söylemlerin ne kadar etkisiz olduğu ortaya çıkmış oldu. Düşüncelerini söyleyenlere derhal İslamofob, cinsiyetçi, ırkçı, türcü, şucu, bucu gibi yaftalar yapıştırma siyaseti -çok şükür- dibe çöktü. Geçmiş olsun. Her kesimin onayını alacağım, herkesten alkış alacağım, en çok “layk” alan ben olacağım anlayışı gümledi. Darısı Avrupa’nın başına. Clintoncı şu yüzümüze gülüp canımıza okuyan anlayış kaybetti. Trump açık açık “canınıza okuyacağım!” der hiç olmazsa. Kıvırmaz. Önüne gelene dalkavukluk edip “aman hassasiyetleri kaşımayayım” diyen, yanar döner, taraflı ama tarafsızmış gibi şekil yapan, demokratlığı söylemde kalanlar kaybetti. İnsanlar karnından konuşanlardan yılmış artık kardeşim. 

Bugün kaç kez duydum: “Ama Trump İslam düşmanıymış :(“ Ee, n’apacaksın? Milli irade böyle tecelli etti işte. Demokrasi böyle bir şey. %50.0001’e karşı %49.9999 ile kaybetme ihtimalin var. Kusura bakmayacaksın. Vatandaşın tercihine saygı duy bakalım. 

İçten içe Trump kazansın istedim hep. New York Times, Washington Post ve diğer büyük yayın organlarını takip ederim. Pocket denen bir uygulamayla makaleleri indirip e-kitap okuyucumda okumak en büyük zevklerimdendir. “Trump aptalın teki, patavatsız ve ölçüsüz” diyen, gülünç karikatürlerini çizen, saç modelinden ötürü onu kimi hayvanlara benzeten, en önemlisi de “üniversite okumamış erkek ve beyaz ABD’liler Trump’ı destekliyor” gibi küçümseyici ifadeler kullanan, bir nevi “bidon kafalı cühela takımı Trump’ı destekliyor” diye aklınca insanları aşağılayan ana-akım medya boyunun ölçüsünü aldı. Bir düşünceni söylersin vay efendim İslamofobik, başka bir şey dersin aman efendim ırkçı, bir başka konu olur vay efendim cinsiyetçi. Geçiniz bunları. Bir arkadaşımın çok güzel ifade ettiği gibi, sanıldığı kadar umursanmıyorsunuz arkadaşım. Bu ne idüğü belirsiz politically correct/doğrucu söylemleriniz kabak tadı verdi. Varoluşunu tek bir kimliğe indirgemiş, kendilerini kutsal bir haleyle donatmış ve hiçbir eleştiri kabul etmeyen, kendilerine laf edeniyse çeşitli sıfatlarla itham eden o hassasiyet grupları: O kadar da önemli değilmişsiniz hacı. Bak, içinizden Trump’ı destekleyenler bile çıktı. 

Bir münazara esnasında Clinton’ın Trump’ı küçümseyen jestlerine tanık olduğumdan beridir “inşallah Trump kazanır” diye geçiriyordum içimden. Kalbim temizmiş demek ki.

(4) Atatürk sevgisini ilkokulda edindik. Klasik cümlemiz “Atatürk yurdumuzu düşmanlardan kurtardı!” idi. Yetişkinliğe adım attıkça bu konuda bol bol okudum. Bilen bilir: İletişim Yayınları’nın bir ansiklopedisi vardır. Bir de onun Kemalizm cildi. Anlamaya çalıştım. Mustafa Kemâl ve genç Cumhuriyet dört bir koldan eleştiriliyordu. Açıkçası, özellikle kusurlu ve hatalı noktalar ilgimi çekerdi. İstiklâl Mahkemeleri, idamlar, Dersim Harekâtı, isyanlar ve saire. En çok rastladığım ifade ise Türk halkının bu rejimi benimsemediği, bu gömleğin ona zorla giydirildiği şeklindeki yargıydı. İslamcısından sosyalistine hangi yazara baksam benzer ifadeler duyuyordum. Yazarlara göre Cumhuriyetin kurucu kadroları Batı mukallidiydi. Laiklik Fransa’dan, medenî kanun İsviçre’den, ceza kanunu ise Mussollini İtalya’sından alınmıştı. Okuyup anlamaya çalışıyordum. Hani “Mustafa Kemâl’i putlaştırıyorsunuz!” derler ya, ne putlaştırması yahu, bildiğiniz eleştiri metinleri, hatta ithamlardı okuduklarım. Gayet rahattı herkes. Eleştiri gırla gidiyordu. Kızmıyor, metinlerle arama mesafe koyuyor, önyargılarımı parantez içine alıyordum. Aradan geçen yıllarda esen “demokrasi rüzgarı” ile birlikte gördük ki, bir dönem demokrat olmanın yolu Mustafa Kemâl’e hakaret etmekten geçer olmuştu adeta. Sosyal ağlarda, kahve köşelerinde, berber dükkanlarında işitir olmuştuk çocukken duymadığımız -ve artık epey bayatlamış- o ithamları. 

İnsan zamanla az çok olgunlaşıyor. Giderek fark ettik ki bir uygulamanın doğduğu yer değil o uygulamanın kendisidir önemli olan. Bugün Afganistan’a veya Suudi Arabistan’a bakıyorsun, bir de kör topal da olsa işleyen Türkiye’deki medenî kanuna bakıyorsun, İsviçre’den alınmış olması önemini yitiriyor. Sonuçta “kökü dışarıda” da olsa doğru doğrudur diyorsun. İnsan hayatını yücelten, onun haklarını koruyan, işkenceyi yasak eden, daha zayıfı gözeten bir sistemi hak ediyoruz hepimiz -çağdışı, eleştiriye kapalı başka yapıları değil. Zamanla bakıyorsun, hep kusur aranmış, iyi de, Mustafa Kemâl ve Cumhuriyetin kurucu kadroları hilafeti ve saltanatı yürürlükten kaldırmış mesela. İnsanlar şurada bile düşüncelerini açıklamaya çekinirken, “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganı dahi başkaları incinmesin diye atılmaz olmuşken, adam taa o zaman korkusuzca büyük atılımlar yapmış. Bazı öncü kişilikler hakikaten tarihe yön veriyor. Yiğidi öldür hakkını ver şimdi. 

Tamam, daha ileriye, ilerici, seküler, çağdaş ve eşitlikçi bir vizyona evet. Daha insanca bir yaşama doğru ilerlemeye evet; ama hunharca eleştirirken anakronizme düşmemek ve tehlikeli alternatiflerin pusuda beklediğini de göz ardı etmemek lazım. Ben artık Mustafa Kemâl’in adı geçtiği an “ama” denmesini, Cumhuriyet’in kazanımlarını takdir etmeden, atılmış kimi ilerici adımları görmezden gelerek doğrudan doğruya kusurlu noktaların vurgulanmasını açıkça kötü niyetli buluyorum. 

Ve evet, ilkokulda edindiğim sevgiyi, yıllar sonra, hem de bu kez çok daha bilinçli bir şekilde muhafaza ediyorum.

(5) Ya şimdi “SAPIKLAAAR!” deyince konunun özünü ıskalıyoruz gibi geliyor.

Hukuk, toplumsal ilişkileri düzenleyen bir disiplin. Dolayısıyla tamamen dünyevî bir konu. Bir yasa tasarlanırken insanlar tartışır, gerekçe ve itirazlarını ortaya koyar ve mükemmel olmasa da daha insanî bir çözüm getirir. Mükemmellik tehlikeli bir iddia zaten; zira mükemmellik iddiasındaki bir inanç uğruna insanların canına okumamız mümkün. O yüzden bir nebze tevazu gösterip mükemmeli değil fakat daha iyi olanı hedeflemekte yarar var. 

Toplumsal ilişkiler dünyevî mevzulardır; uhrevî değil. Bu sebeple, toplumsal ilişkileri düzenleyen herhangi bir yasanın tasarlanmasında İslam’a ya da başka bir dine referans vermek lüzumsuz. Bu ister 13 yaşındaki kız çocuklarının evlendirilmesi, ister köleliğin kaldırılması, ister lokantaların hangi gün ve saatlerde açık olup olmayacağı, isterse kız çocuklarını okutma meselesi olsun -fark etmez. İnsanî bir mesele söz konusu olduğunda sorunu insanlar çözer. Her konuda “peki İslam bu konuda ne söylüyor?” diye ilahiyatçıların iki dudağının arasına bakmak veya hadislerin ve ayetlerin insafına kalmak yanlış. Zihinsel, psikolojik ve fizyolojik bakımdan reşit olma ve sorumluluk alma yaşının 18 olmasını, sırf "İLKİN BATI'DA ÖYLE BELİRLENDİ" diye reddetmek gülünç. Yalnızca gülünç olsa iyi, bunun varacağı yer medeniyetten fersah fersah uzaklaşmak olur: Dün CNNTürk'te adamın biri 13 yaşındaki bir kızın evlendirilmesinin İslam’a uygun olduğunu söyledi mesela. Oysa bu konuda, bu gayet dünyevî ve toplumsal konuda İslam’ın ne dediğine bakmamıza gerek yok. Her konuda “ya inşallah dinimiz bu konuda güzel şeyler söylüyordur” diyen bu tutumla işimizi şansa bırakmış oluruz. Ayrıca çocuk ailenin malı değil. (Bu ayrı bir tartışma konusu gerçi.)

Bir de bu mevzularda kentli ve eğitimli insanların düştüğü bir tuzak var: Çözümü “aslında İslam'da öyle bir şey yok” gibi politik doğruculuk kokan bir tavırla geçiştirmek. “Aslında doğru İslam öğretilse sıkıntı kalmaz” gibi, söylerken kendilerinin bile inanmadıkları, bir tuhaf önerme. 
Şimdi biz, özgüvenle, açıkça, göğsümüzü gere gere “İslam ne derse desin, 18 yaşının altındaki insanların evlendirilmesini doğru bulmuyorum” diyemiyorsak hiçbir konuda fikir beyan etmeyelim bence. Her konuda, sanat, edebiyat, felsefe filan rahatça konuşurken, toplumsal bir konuda karşındaki kişi "ama İslam'a göre böyle" deyip seni susturacaksa, korkup susacaksak, hiç konuşmayalım, aklımızı askıya alalım daha iyi. 

13 yaşında bir bireyin evlendirilmesinin apaçık yanlış olduğunu herhangi bir dinî kaynağa bakmaksızın dillendirebilmemiz gerekir. Çünkü bu dünyevî bir mesele. 
Ve dünyevî meseleleri insanlar, tartışarak, zaman içerisinde çözer.

(6) Eskiden bir kitabı ancak kafam rahat olduğunda okuyabiliyordum. Şimdiyse kitap okurken kafam rahatlıyor. Bu geçişi ne ara yaşadım bilmiyorum. Yaz mevsimini seviyorum. Kışı da öyle. En azından ne oldukları belli. Gelgelelim şu uğursuz Ekim ve Kasım aylarında varoluş kudretim azalır hep. Birkaç haftadır ruh gibi dolaşıp duruyorum ortalıkta. Ne bir işi kotaracak mecalim ne de bir davete icabet edecek hevesim var. Bugünlerde hayat gailesinin getirdiği kaygıları askıya almak istediğimde edebiyata sarıyorum. Gerçekten de alıp başka diyarlara götürüyor beni. Yazın (insanı yaşama sevinciyle doldurup taşıran o kutlu mevsim!) Odessa’da gezerken bir sandalye heykeli görmüştüm. Gelip geçenler, üzerine oturup fotoğraf çektiriyorlardı. İnternette soruşturunca o sandalyenin İlya İlf ve Yevgeni Petrov adlı Odessalı iki yazarın On İki Sandalye adlı romanına bir gönderme olduğunu öğrendim. Geçenlerde o romanı okurken Ukrayna ve Rusya’nın şehirlerini hayalimde yeniden gezdim adeta. 1971 Sovyet yapımı filmini de izledim On İki Sandalye’nin. Bir heykel görüyorsun, aylar sonrasında seni önce bir kitaba, ardından bir filme, nihayet gezdiğin o yerlere götürüyor. Hayatta her şey nasıl da birbiriyle bağlantılı. 

Bir de Paul Auster’ın Timbuktu’sunu okudum. Kitap insanoğluna dışarıdan, bir köpeğin gözünden bakmayı deniyor. Aslında hikayenin kendisinden çok, Auster’ın yalın dili, kısa cümleleri ve alttan alta milyon tane mesaj vermek için kasmaması hoşuma gidiyor. Bu üçüncü kitabı oldu okuduğum. Spielberg’in filmlerindeki gibi yalın, sıralı anlatımları seviyorum ben. Munich, Bridge of Spies ve Schindler’s List’te olduğu gibi, olayların karmakarışık olmadığı, izlerken ya da okurken kendimi ALES sorusu çözüyormuşum gibi hissettirmeyecek anlatıları seviyorum. 

En çok da Knut Hamsun'un Dünya Nimeti’ni sevdim. Yabani hayatın orta yerinde toprağı sürerek, taşları ayıklayarak, binbir uğraşla ekilebilir alan yaratan Isak ve Inger’in küçük dünyaları. Öte yandan Into The Wild filmindeki gibi tek başınalığı yüceltmiyor. Çekirdek aile var. Biraz uzakta da olsalar, İsak’ın saban, bel ve pulluk gibi aletleri temin ettiği ve ticaret yaptığı köylüler var. Öyle mutlak bir yalıtılmışlık söz konusu değil. Zaten en sevdiğim şey, bireyselle toplumsalın dengelendiği bir hayat. Ne mutlak tekillik ne de boğucu bir çoğulluk. 

Henüz yarısına geldim ama bu romana bayıldım. Behçet Necatigil’in müthiş çevirisi de bunda etkili tabi.

(7) İtfaiye geç gelmiş. Yangın merdiveni kilitliymiş. Bu teknik konular önemli. Ama işin arkaplanı var bir de. 11 yaşında, 12, 13 yaşında çocukların, anne-babaları sağ ve üstelik birlikte olmalarına rağmen, dinî eğitim adı altında başkalarına emanet edilmesi baştan yanlış bir kere. Öksüz ve yetim çocukların barınma ihtiyacı devlet tarafından giderilmek durumunda. Orası ayrı; ama o yanarak ölen kızlar ne öksüz ne de yetimdi. Öğretmenler bilir. Son yıllarda artan bir eğilim bu: Ver çocuğu şu tarikatın ya da bu cemaatin yurduna, orada yatıp-kalksın, abileri ablaları onlara İslam’ı öğretsin, sabah namazına filan kaldırsın, bir de ders çalıştırsın. Velisiyle görüşmek istersin, yurttan eğitmen, belletmen, abi, her neyse artık o gelir. Gerçi “Batı medeniyetinin bir dayatması” deniyor ama, ben reşit olma eşiğini çok önemsiyorum. Reşit olmamış bireylerin, onun bunun yurdunda yatıp kalkmasını ve dinî ya da ideolojik eğitime tabi tutulmasını İNSAN HAKLARINA AYKIRI buluyorum. Bir kere çocuğu bir hiç yerine koymuş oluyorsun; çünkü çocuk anne-babanın malı gibi ele alınıyor: “ÇOCUK BENİM DEĞİL Mİ? İSTEDİĞİM YERE VERİRİM!” Değil kardeşim. Çocuk toplumun da çocuğu. Ayrıca bir birey. Bir insan. Onu öyle dilediği gibi eğip büksünler diye birilerine teslim ederek insanlık suçu işliyorsun. Beşe giden kız çocuğuna başörtüsü takmasını söyle, üzerine “aferin kızım, çok güzel oldu. Sakın çıkarma!” de, çocuk seve seve ikna olur zaten. Herkes kabul görmek, takdir edilmek ister. Küçük yaştaki bireylerin yönlendirilmeye ne kadar yatkın olduğu sır değil. Üniversitelerde ikna odaları kurulduğu ve kızlara başörtüsü kullanmamaları yönünde telkinde bulunulduğu bilinir. Yanlış; ama hiç değilse onlar reşitti. Şimdi başını örtmesi yönünde telkinde bulunulan insanlar bildiğin çocuk. O yanlıştı da bu doğru mu sanki? Üniversitedeki kız öğrencilerin başörtüsü takmalarına karşı değildim. Kendi kararlarıydı; ama malûm, ayarsız ülkeyiz. Bugün beşe, altıya giden kızlar, daha bildiğin çocuk, yüzleri bile çocuk, yusyuvarlak, elmacık kemikleri bile belirgin değil, ailenin zoru ya da ikna etmesiyle başını örtüyor veya kimi cemaat yurtlarında kalıyor. E hani ikna odaları kötüydü? Çocukları yurtlarda ikna ediyorsunuz ama? 

Türkiye derin bir yarılma yaşıyor. Ciddi anlamda bir medeniyetler çatışması. Bir kesim artık insan hakları, güçler ayrılığı, laiklik, demokrasi, bireyin biricikliği, medenî kanun, Latin alfabesi ve karma eğitimi kayıtsız şartsız reddediyor; zira ne kadar insanî olursa olsun tüm bunların “kökü dışarıda”. Oysa bu saydıklarım kutsal ve sorgulanamaz metinlere değil, insan-yapımı bir uygarlığa dayanıyor. Dolayısıyla eleştiriye ve değişime açık. Tam da bu yüzden daha iyi. Üstelik herkes belirli bir inanca göre şekillensin diye bir dayatması yok. Dinî inançlar bu çağdaş uygarlığın içinde bireysel olarak zaten yaşanabiliyor. Bu da işin artısı.

Öğrencilere ve velilere söylerim bazen. Olağanüstü bir durum yoksa çocuk reşit olana dek aileyle kalmalı.