25 Mayıs 2019 Cumartesi

Yetişkinliği Çocukluğa Tercih Ederim

Dün otuz yedinci yaşımı doldurdum. Alelade bir gündü. Doğum tarihimi önemsemiyorum ama bugünlerimi önemsiyorum. Çocukluğumu özlemiyorum. Çocukluk dediğin, ilk yıllarında bedenen hayata tutunma mücadelesi verdiğin bir dönem. Kusuyor, diş çıkartıyor, ameliyat oluyor, çocuklara özgü belirli hastalıklar geçiriyorsun. İlkokul ikiye giderken basit bir bademcik ameliyatı sırasında kan kaybından ölüyordum az daha. Şimdi olsa olsa yılda bir kez grip olurum, o da yatağa düşürecek derecede değil.

İlkokul dördüncü ve özellikle beşinci sınıfta bedenen güçlendiğimi hatırlıyorum. Çelimsiz değildim artık. Ancak çocukluğun ve ilk gençliğin yine de özlenecek pek bir tarafı yok. İçimde en çok yer etmiş olan duygu özgür olmamamdı. Özgür olmadığımı derinden hissederdim. Canın istediğinde dışarı çıkamazdın. Akşam evde olmalıydın. Ödevlerini yapmalıydın. Her sabah erkenden okula gitmeli, okulda sıkılmalı, tek başına çalışmayı seven bir yapıda olmana rağmen kümelerle zorla sosyalleştirilmeli, başkalarıyla birlikte çalışmaya çalışmalıydın. Okul benim için hep “bitse de gitsek” diye yaklaştığım, günlerin zor geçtiği, mecburen katlandığım bir ortam oldu. 

Hem özgür irademe ne hakla müdahale ederlerdi? Ne hakla kıymetli vaktime, tüm günlerime el koyarlardı? Belki ben bir başıma okumayı seviyordum? O Nasreddin Hocalı, Keloğlanlı sıkıcı dergileri değil, kendi istediklerimi okumak istiyordum belki? Çok kızardım hakikaten. Bugünlerde Kafka’nın Amerika’sını okuyorum. Kitaptaki Karl adlı karakter yüzünden içim daraldı. Çok zayıf çünkü. Bir türlü kendi istediğini yapamıyor. İşten kovuyorlar Karl’ı. "Peki" diyor, "o hâlde tasımı tarağımı toplayıp gideyim." Bu kez de “gidemezsin!” diye kükreyip alıkoyuyorlar onu. Kitap boyunca Karl başkalarının istediklerini yapıyor. Okudukça çocukluğum ve öğrencilik yıllarım aklıma geldi. İçimi daralttıysa da okudum işte. Her neyse. Sonuçta lise de bitti ve düzlüğe çıktık.

Yetişkin olmayı çocuk olmaya bin kez tercih ederim. Evet, yine irademizin bir kısmını iş hayatına teslim ediyoruz. Kafamıza göre hareket edemiyoruz her zaman; fakat hiç değilse iş dışında kendi kararlarını kendin alabiliyorsun. Dilersen dışarı çıkıyor, dilersen geziyor, koşuyor, evde kitap okuyor ve not tutuyorsun. Yazın nereye gideceğini planlıyorsun. En önemlisi ise çocukluğun sefaleti yok yetişkinlikte. Az çok para kazanıyorsun ve onu nasıl kullanacağın sana kalmış. Biraz tutumlu ve zevk sahibiysen değme keyfine.

Çocukluk yıllarımda kendi istediklerimi yapamadığım için geçmek bilmeyen günler şimdi ışık hızıyla geçiyor. Hiç istemiyorum bitmesini. Elimde olsa zamanı durdururdum. Daha önce de yazmışımdır, bu şekilde olduğu sürece hiç ölmemek isterim. Mutluluk kendini bağlamamak, istediklerini engellemeksizin yapabilmekmiş.

Çocukken nereye baksam "hayır!" yazan, "yapamazsın!" yazan tabelalar görürmüşüm gibi gelirdi. Yetişkinlikte o tabelaların sayısı büyük ölçüde azaldı. Bu yüzden bu yaşlarımı çok daha fazla seviyorum.

24 Mayıs 2019 Cuma

Maddî Gerçeklik Psikolojik Üstünlüğün Üstünde

Algıya haddinden fazla önem atfedildiğini düşünüyorum artık. “Önemli olan gerçekler değil, gerçeklerin nasıl algılandığıdır” denir ya, bir yere kadar doğru doğru olmasına da, en nihayetinde gerçekler baskın geliyor. Alışveriş sitelerinde sipariş geçmişi olur, bilirsiniz. Orada gördüm. 2017 Kasım’ında 63 liraya aldığım bluetooth klavye şimdi 269 liradan satışta mesela. Ben bunu nasıl algılarsam algılayayım, bana bunun bir pahalanma olmadığı ne kadar anlatılırsa anlatılsın, fiyatın arttığı gerçeği değişmiyor. 

İradenin öneminin de abartıldığını düşünmeye başladım. İrade önemsizdir demiyorum. Yalnız, önkabullerin hatalıysa, sonuç vermeyen uygulamalarda ısrarcıysan o konuda irade göstermek olumsuz sonuç veriyor. İrade ortaya koymadan önce ölçüp biçmek lazım. Kararının ne olduğu kararlılıktan daha önemli. Kararlılığın kişiyi düze mi çıkartacağı yoksa uçuruma mı götüreceği alınan karara göre değişir.

Psikolojik üstünlüğe abartılı bir önem veriliyor. Ortada buz gibi gerçekler varken psikolojik üstünlüğün pek etkisi olmuyor. Hitabetin önemi de benzer şekilde abartıldı. Etkili konuşmak güzeldir ama en sonunda maddî gerçeklik galip gelir. 

Teknik direktör olduğunuzu düşünün. Takımınız beş-sıfır yenik durumda ve sırf etkili konuşmayla, amiyane tabirle “gaz vererek” işleri yoluna koymaya çalışıyorsunuz. Çok da güzel konuşuyor, insanların duygularına hitap ediyor, bam tellerine dokunuyorsunuz. Derken bir gol daha geliyor ve sonuç: Altıya sıfır. Gerçek sorunlarla yüzleşmedikçe, ona karşı önlemler almadıkça, futbol örneğinden gidersek en basitinden taktik değiştirmedikçe dilediğin kadar hitabetin güçlü olsun, dilediğin kadar “sıkıntı yok”, “her şey yolunda, müsterih olun” filan deyin, boş.

23 Mayıs 2019 Perşembe

Beyaz Yakalıların Yoksulluğu ve Pembe Otobüsler

“Beyaz yakalılar yeni işçi sınıfıdır” gibi cümleler duymuşsunuzdur. Gerçekten doğru. Diplomalı ile diplomasız arasındaki fark eriyor. Özel bir kolej öğretmen alım ilanı vermiş mesela. Asgarî ücret vereceklermiş -ki ücretli öğretmenlik müessesesi varken ve kimi kolejler maaşları sürekli eksik, yarım ve geç yatırırken “asgarî ücret gene iyi” diyebilirsiniz ama durumun vahametini de gözden kaçırmamak lazım.

Ben bu durumun öğretmenlik dışındaki mesleklere de yayıldığını görüyorum. Yayılacak da. Her yerde üniversite var. Her yerde her bölüm var. Çok düşük puanlarla, çok düşük netlerle de illa ki bir yere giriyorsun. Tamam, kendini yetiştiren yetiştiriyor, ona bir lafım yok; gelgelelim, ihtiyaçtan fazla sayıda mezun olunca mezunların piyasa değeri de düşüyor tabi. O yüzden firmaların asgarî ücretle, bilemedin 2,500 lirayla mühendis alım ilanı vermesi, özel hastanelerin asgarî ücretle doktor alım ilanı vermesi yakındır -belki de hâli hazırda başlamıştır, araştırmadım.

Son diyeceklerime katılmayabilirsiniz. “Önemli olan para değil, idealler” diyebilirsiniz. Meslekleri bir saygınlık hiyerarşisine tabi tutuyor olabilir, “aynı gelire sahip olmaları beyaz yakalıyla mavi yakalıyı bir kılmaz” diyebilirsiniz. Ama şahsen, asgarî ücretle öğretmenlik yapacağıma, yeri geldiğinde zor sınıflarda sinir stres sahibi olup geceleri evde yazılı okuyacağıma, e madem geliri aynı, BİM’e, ŞOK’a filan girer raf dizer paspas yapardım daha iyi.

* * *

Şu "otobüste taciz" haberlerinden yıldım. Vallahi yıldım. Pes ettim artık ya. Tamam, bana uyar: Toplumun her alanında kadın ve erkeği birbirinden uzak tutalım. Bitirelim artık bu işi. 
Bize uygun değilmiş. Beceremedik bu işi. Artık “hayır! Kadın ve erkek kamusal alanda birlikte varolmalı” diye ısrar etmiyorum. "Bu insan olmanın, çağdaş olmanın bir gerekliliğidir!" filan da demiyorum. Gerçekten önemsemiyorum artık. Her yerde ayırsınlar bizi. Toplum olarak beceremedik insan gibi bir arada durmayı. Yapamadık kardeşim. 

Israrı bıraktım bırakmasına da, kadın ve erkeği ayırmanın zaten mümkün olmadığı sonradan kafama dank etti. Kamusal hayatı haremlik-selamlık tarzda düzenlemek ekonomik olarak mümkün değil. Altından kalkılamaz.

Düşünsenize, her masraf ikiyle çarpılır. Durakta otobüs beklediğinizi düşünün, ki ben her gün şehiriçi dolmuşuna binerim mesela, içi boş bir otobüs geliyor ama binemiyorsunuz. Niye? Aaa, kadınlara özelmiş. Bir başka otobüs geliyor ama o da erkeklere özel, kadınlar binemiyor. Düşünün, iki otobüs de yarısı boş gidiyor. Oysa cinsiyet temelli ayrılmasalardı tüm koltuklar dolacak, böylelikle tek otobüs yeterli olacaktı. Böyle har vurup harman savurursan iflas etmen yakındır.
Hastaneye gidiyorsun, nöbetçi doktor kadınmış. Olmaz! Ben erkeğim, o hâlde bir nöbetçi daha lazım. Erkek doktor da durmalı. Ne yani? Radyoloji uzmanı bir kadınmış, makineyle oramı buramı görecek, olur mu öyle rezillik? O zaman her hastane her branşta iki doktor çalıştırmalı, her bir cinsiyetten, çarp masrafları ikiye. Ne demek tek dahiliyeci var? Olmaz, derhâl bir kadın bir erkek dahiliyeci istiyoruz her ilçeye. 

Alışverişe çıktığımızda karşı cinsle muhatap olmamamız için tüm işyerleri her iki cinsten eleman çalıştırmalı. Çarp masrafları ikiye. Bir saniye, o işyerinde de kadınla erkeği bir arada tutacak hâlin yok herhalde? E o zaman birer oda daha lazım, daha büyük mekânlar kiralaman lazım. Çarp, çarp dostum, çarp ikiye, üçe, beşe.

İki cinsi birbirinden uzak tutmak, eşyanın tabiatına demeyeyim de, günün şartlarına aykırı yani. O yüzden hiç kaygılanmıyorum; çünkü ekonomik olarak müsrif, hatta gerçekleşmesi imkânsız bir talep bu. Yoksa şu haberlerde izlediklerimizi görmemek için karşı cinsten tamamen yalıtılsak bile sorun etmezdim. Ben bıktım çünkü taciz haberlerinden. Bana uyardı yani. Ayrılalım, tamam; ama mümkün değil. O yüzden taciz etmemeyi, insan gibi yaşamayı öğrenecek herkes. Başka yolu yok.

18 Mayıs 2019 Cumartesi

İnsan Anneliği ve Hayvan Anneliği

Türkiye’de pekçok genç kadın insan anneliğindense hayvan anneliğinden bahsediyor. Bir anne ve bebeğinin içgüdüsel ilişkisinden değil, anne kedilerin yavrularını korumak için adeta şövalyeye döndüğü, dişi bir köpeğin yavrusuna sarıldığı, bir tarlakuşunun koskoca biçerdöver geçerken ezilmek pahasına yumurtalarını terk etmediği, yahut yavrularını kanatları altında koruduğu görüntüleri paylaşmayı tercih ediyor. Anneliğin özel, derin, farklı bir deneyim olduğunu bilseler de insan söz konusu olduğunda bunu açıkça dillendirmiyorlar. En sevmedikleri laflardan birisi "annelik kutsaldır."

Şimdi bence annelik bambaşka bir bağ. Baba da çocuğunu sever muhakkak ama bir kere çocuk annenin karnında uzun süre duruyor. Sonra emzirme süreci var. Düşünün, bebek aylarca besinini bile annesinden alıyor. Babayla bu tip bağlar yok. Yine de pekçok kadın ülkemizdeki kutsal annelik vurgusundan rahatsız oluyor. 

Vallahi haklılar bence; çünkü Türkiye’de anneliğin değerinden bahsettikleri anda zincirleme bir rol, görev ve yakıştırmaya maruz kalıyorlar. “Annelik çok önemli, bambaşka bir deneyim” dediğinde, “tabi, annelik kutsaldır”dan girip, cennetin annelerin ayaklarının altında olmasından, kadının esas rolünün annelik olmasından çıkanlar var. Kutsal dediğin anda bir de bakmışsın "kadının yeri evidir" diyenlerle aynı pozisyona düşmüşsün. Anne ve yavrusunun özel bağından dem vurduğunda bir de bakmışsın "zaten kadının esas görevi anneliktir” diyenlerden tut, kadının aslında çalışmaması, erkenden evlenmesi, evinde oturması ve çocuk büyütmesi gerektiğini söyleyenleri onaylamış gibi olmuşsun. Bir de bakmışsın “kadının dışarıda işi ne?” diyenlerle, “o saatte orada ne işi varmış?” diyenlerle, “kadın dışarıda gülmemelidir” filan diyenlerle aynı yerde saf tutuyorsun.

Pekçok genç kadın bunun farkında olduğundan temkinli konuşuyor. Anneliğin öneminden bahsetmeyegörsünler, biliyorlar ki bir “paket programa” maruz kalacaklar ve o paketin içinde asla onaylamayacakları çok şey olacak. O yüzden “annelik en güzel meslek” gibi sözlere, haklı olarak, ilk başta onlar tepki veriyor.

Başka konularda da böyledir. Laik kesim diye tabir ettiğimiz insanlar içki içmeseler bile, veya ayda yılda bir içseler bile içki hakkında kötü konuşulmasına karşıdırlar. Aslında nadir içiyordur, hani olmasa hiç aramaz; ama kötülenmesini de istemez; zira içkiyi kötüleyenler yine komple bir paket programla karşılarındadır ve onlara bir konuda katıldıklarında, zincirleme bir onaylama talebine maruz kalacaklarından ötürü kaygı duyarlar. Tabiri caizse elini versen kolunu kaptırma riskin vardır.

İnsanlar bir konuda verilecek taviz başka konularda da tavizler doğurabileceği için tepkisel bir tavır sergiliyor.

29 Nisan 2019 Pazartesi

Evinize Suriyeli Mülteci Alır mıydınız?

Sokak röportajlarının halkın nabzını tuttuğuna inanmıyorum. Bir kere çoğu kişi özgün bir görüşe sahip değildir. Televizyonda duyduklarından işine gelenleri seçerek tekrar ederler. Görüşlere tartıp düşünerek varmış değillerdir. İkincisi, kamerayı gördüğümüz zaman genelgeçer sözler etme eğiliminde oluruz. Üzerimizde baskı hisseder ve bu baskıdan ötürü inanmadığımız ama genel kabul gören şeyler söyleriz. Üçüncüsü, her beyana güven olmaz. İnsanlar açıkça yalan söyleyebilir. Bu sebeplerle sokak röportajları kadar anketlere de kuşkuyla yaklaşırım.

Eğlenceli bir video izledim. Adam çıkmış sokağa, vatandaşa “zor durumdaki bir Suriyeli kardeşimizi, yatacak yeri olmayan, aç bilaç Suriyeli bir kardeşimizi evinize alır mıydınız?” diye soruyor. Buna benzer laflar. Kamera önünde vatandaşın ne demesini beklersiniz? “Tabi alırım” diyor. Sonra muhabir hemen Suriyeli genç bir erkek çağırıyor yanına. “Bu kardeşimiz aynen o durumda. Kalacak yeri yok. Yanınıza alırsanız çok seviniriz” diyor ve tabi iş ciddiye binince kimse kimseyi evine almak istemiyor :) 

Bence burada bir sıkıntı yok. Asıl sorun bu durumun riyakârlık olarak yorumlanması. İşi Türk insanını küçük düşürmeye vardıran yorumlar okudum. Sözde konuksevermişiz ama aslında değilmişiz. İkiyüzlüymüşüz. Kötüymüşüz vs. Bence bu yorumlar aşırıya kaçmış; çünkü orada söz konusu olan siyaseten doğruculuk denen illet. Bir Suriyeli’yi veya başka bir mülteciyi gerektiğinde evine alır mısın sorusuna, kameralar önünde hemen herkes “tabi” der. Neden? Çünkü “almam” derse vicdansızlıkla ve ırkçılıkla suçlanacağını bilir. Bu yüzden aslında inanmadıkları şeyleri söylemek zorunda kalırlar. Siyaseten doğruculuk denen olgu, bana kalırsa, ifade özgürlüğünün önündeki engellerden biridir. Kişileri inanmadıkları şeyleri söylemeye ve otosansüre götürür.

O videonun aynısı daha önce İsveç’te çekilmişti. İsveçli vatandaşlar kendilerini ırkçı, vicdansız, bencil veya İslamofob olarak yaftalamasınlar diye, yine siyaseten doğru olanı söyleme gerekliliğinden, “elbette evime mülteci alırdım” diyor, muhabirin hemen çağırıverdiği Ortadoğulu mülteciyi gördüğündeyse çeşitli bahanelerle şu an alamayacaklarını söylüyorlardı. Olay Anadolu insanına özgü değil demek ki.

Vallahi ben evime mülteci almam. Varsın ırkçı desinler, ne derlerse desinler. Yahu elin adamının evimde işi ne? Ev benim dört duvarım. Benim özelim. Dünya’dan koparabildiğim yegâne alan ve ben o alana, yanı başıma kimseyi sokmak zorunda olmadığım gibi, hele hiç tanımadığım birisini sokmak zorunda hiç değilim. Irkçı demesinler diye böyle bir ödün vermek zorunda değilim.

Sözde demokrasi ve ifade özgürlüğü var ama Türk olsun İsveçli olsun kimse gerçek görüşünü söyleyemiyor. E ne anladım ben bu işten? Keşke insanlar politik olmayı bıraksalar, bir de baskı altında hissetmeseler ve kendilerine mikrofon uzatıldığında “evime mülteci filan almam” diyebilselerdi. Ve tüm diğer konularda rahat konuşabilselerdi. Şahsen, duymak istediklerimin söylenmesindense dürüstlüğü tercih ederim.