16 Eylül 2018 Pazar

Modernlik Gelenekten İyidir

Modern yaşam tarzı neden cezbedici? Neden gençler -maddî sıkıntı çekmek pahasına- taşradan merkeze, kırdan kente, Ortadoğu’dan Batı’ya göçer ya da göç etmek ister? Neden ortalıkta bunca “özenti” insan var? Her gün tüm yayın organlarında geleneklerimizden, değerlerimizden, kültürel farklılıklardan bunca bahsedilmesine rağmen neden insanlar modern yaşam tarzını tercih ediyor? Bence sebebi basit: Çünkü daha iyi. 

Eğitim kurumlarından tutun, ana akım medyaya kadar en geniş mecralarda sürekli tebliğ edilen “bizi biz yapan değerlerin”, geleneksel pratiklerin, kültürümüzde yer aldığı söylenen kimi teamüllerin çoktan tutması, beton misali sapasağlam oturması gerekirdi. Tuhaf olan o ki, onca telkine rağmen bunlar tutmuyor. Sanıyorum bunda en önemli sebep, reklam edilen bu geleneksel/muhafazakâr yaşam tarzının sıkıcı olması. Zira bir yaşam tarzı modeli geliştiriyor, söz konusu model içerisine kimi kurallar koyuyor ve o kurallara uymak istemeyenleri sapkınlıkla, “öz değerlerinden kopmuş” olmakla, Batı taklitçiliğiyle, asimile olmuşlukla filan itham ediyor, inşa ettiğin tarzdan sıyrılmak, farklı olmak, birey olmak isteyen birisi çıktığında ona demediğini bırakmıyorsun. Zaten “birey” denen mefhum (bireycilik/individualism) Avrupa’da doğduğu için, “ben bir bireyim ve kendi kararlarımı kendim almak istiyorum” diyen kişiyi otomatikman Batı hayranı/özentisi olarak yaftalıyorsun.

Ortak değerlerden çokça bahsediliyor. En çok da reklamlarda; zira pek kârlı. Yalnız, hani bazen, şu ortak değerleri ben de benimseyeyim diyorum, sonra bakıyorum ki o değerleri benimsemiş başkaları benim gibilere sövüp sayıyor. E biz seninle aynı aidiyetleri nasıl paylaşacağız o zaman? Ve şunu anlıyorum: Ortak değerlerin ne olduğuna ben karar veremiyorum. Benim gibiler karar veremiyor. “Al bak, bu senin ortak değerin” diye önüme konuyor. Hazır. Hepimizi bağladığı söylenen değerleri inşa edenler hepimiz değiliz yani.

“Değerlerimize aykırı!”, “kültürümüzde böyle bir şey yok!”, “inancımızda buna yer yok!”, “yapamazsın!”, “edemezsin!” gibi ifadelerin gırla gittiği, zararsız olduğu hâlde bireysel özgürlüğe izin verilmeyen, izin verilse bile sonrasında kırk çeşit yaftayla farklı tercihlere yüklenilen bir kültürel atmosferde, hiç tebliğ etmesek de, “gel dostum, bizim gibi yaşamak çok daha güzel!” demesek de, insanlar kendiliğinden cezboluyor, kendi kendilerine bu tarafa geliyor zaten. Çünkü kişi birey olunca, kendi iradesine göre eyleme ve kendi görüşlerini ortaya koyma şansı doğuyor. Bunun çekimine kim kapılmaz ki? 

Bu yüzden tüm o elde tutma çabaları, insanlara belirli bir şekil verme ve onları geleneğe ikna etme çabaları sonuçsuz kalıyor. Çünkü sıkıcı, boğucu, bireysel tercihlere karşı en hafif tabirle mesafeli ve tüm bu sebeplerle son derece cazibesiz bir şık. İstediğin kadar telkin et. Tutmuyor. Gelenek "önüne konanı ye ve sus" derken, modernlik "dilediğin yemeği yapabilirsin" diyor ve insanlar hâliyle ikincisini tercih ediyor.

5 Eylül 2018 Çarşamba

Ahlâksızlığa Yapılan Vurgudaki Artışın Düşündürdükleri

“Babamın karşısında kanepede uzanmam” dersen bu bir tercihtir. Ailenden edindiğin bir alışkanlık ya da kişisel bir tercihindir. Bana söz düşmez. Öte yandan, “odada babası varken kanepeye uzanan kişi ahlâksızdır” dersen bu bir değer yargısıdır. Kendi tercihini paylaşmayanları otomatikman kötü ilan etmiş olursun. “Dışarıda kahkaha atmamaya gayret ederim” dersen bu bir tercihtir. “Dışarıda kahkaha atmak bir kadına yakışmaz” dersen bu bir değer yargısıdır. “Şahsen iPhone’a o kadar para vermem” dersen bu bir tercihtir. “iPhone’a onca para vermek enayilik” dersen bu bir değer yargısıdır. “Anne-babamla aynı masada içki içmem” dersen bu bir tercihtir. Sorun yok. Ama içkili bir masa etrafında toplanmış aile bireylerinin olduğu bir fotoğraf görünce “anne-babasıyla aynı masada içki içen kişi çağdaş değil ahlâksızdır” dersen bu bir değer yargısıdır. Bu örneklerdeki cümleler benzer görünse de, birincilerde kendi inanç, tercih ve tutumumuzu paylaşmayan insanları yargılamış olmayız. İkinciler ise sorunlu.

Kendi tercihlerini paylaşmayan kişilerden oluşan türdeş bir kitle varsayıp tüm kötülükleri oraya yığmak, kendini kendi kendine iyi ilan etmenin kolay bir yolu. Böylelikle, görünüşte ortaya çıkanlar, kerameti kendinden menkûl birer ahlâk abidesi oluyor. Görünüş yanıltıcı. Bu basit taktikle bir “Kötüler Kümesi” icat edip içerisine senden olmayan, sana benzemeyen ne kadar eleman varsa itelemek çok keyifli olsa gerek. Böylece yakın durmak istediklerine şirin gözükmüş de oluyor, değerleniyorsun. 

Hâlbuki esas olan şey zarar vermeme ilkesi. Başkalarına hiçbir zararı olmayan tercih ve davranışların kötü addedilmesi olsa olsa kafaların karışmasına yol açar. Baban odadayken kanepeye uzanır ya da uzanmazsın. Bunun ayıp olup olmaması aileden aileye değişir. İki davranışın da kimseye zararı yok. Bir de Kuveyt'teki balıkçı örneğini düşünelim. Adam tezgâhtaki balıklara taze gözüksünler diye plastik göz takmış. Burada zarar ilkesi devreye girer. Çünkü ortada karşısındakinin güvenini suiistimal etme, onu aldatma ve bayat balığı tazeymiş gibi göstererek değerinden fazla para alma gibi sonuçlar var ve böylelikle o balığı satın alan kişi maddî (daha fazla para verdi) manevî (kandırıldı) zarar görmüş oluyor. Bir ahlâksızlıktan bahsedilecekse bu örnekte bahsedilebilir. Kanepeye uzanmakta değil.

Ahlâk denince akla -zarar vermeme ilkesi etrafında bütünleşen- dakik olmak, yalan söylememek, gücünün yettiğini ezmemek, çalmamak, verdiğin sözü tutmak ve borcunu ödemek gibi tutum ve davranışlar gelmeliyken, onun yerine o kadar da önemli olmayan kimi tercihlerin, sanki o tercihler büyük birer değermiş gibi, sanki o davranışları yapanlar otomatikman yüksek ahlâklı, erdemli veya iyi insanlara dönüşürmüş gibi yansıtılması acınası bir durum.

Yorum:

Öyle canımı sıkan bir konuya dokundun ki yazmasam duramam :) İkinci örneklerdeki tipte insanların bu karşısındakini bir anda savunma yapan pozisyonuna düşüren, insanı kendini açıklama ihtiyacı hissetmesine neden olan söylemleri ve bu söylemlerin açtığı boş tartışmalar bana sadece o ortamda hiçbir konuda konuşmamam gerektiğini gösteriyor. Bu insanlar genellikle bu tartışmaya hazırlıklı gelmiş ve bombayı ortaya bıraktıktan sonra atlayanlara hafızasındaki blok cümleleri arka arkaya dökmek için sinsi sinsi bekleyen ve bu tartışmadan keyif alan tipler oluyor. Ben şu tayfayı da aynı kategoride görüyorum: Tam sofra kurulmuştur sen rakına buz atmaya hazırlanırken "üstat" atılır: Rakıya buz atılmaz. Yahu ben bu rakiyi buzlu seviyorum.. Sen bir anda elinde buz kasesiyle rakı içmeyi bilmeyen adam konumuna düşersin o üstat olur. Aynı şekilde balığa limon sıkılmaz. Ne olacak ölecek miyiz? Neden? Benim damak tadım bu.. Sen bir anda damak tadını savunmak gibi boş bir uğraşa girersin, o balık gurmesi oluverir falan filan. Kısaca hocam say-gı! Bırak o Iphonunu kullansın, öbürü kahvesini şekerli içsin, sen balığa bas limonu. Gülünecek birşey varsa da isteyen hatun kişi atsın kahkahayı istemeyen gülümsesin. Yorusuz kalmayı beceremiyoruz. 

Oh be rahatladım sayende :) Saygılar.

Yanıtım:

Yaz tabi abi, n'olcak? Konuyu genişletmen iyi olmuş. Ben daha ziyade ahlâkî üstünlük imasında bulunulmasını eleştirmiştim. Twitter'da öyle bir trend var şimdilerde. Edepli, ahlâklı, itaatkâr genç kız imajı çizerek kendileri gibi olmayan genç kızları kötü gösteriyor, özellikle laik kesime tüm kötülükleri atfederek, sanki laik kesim sabahtan akşama "acaba hangi kötülüğü yapsam?", "nasıl bir saygısızlık yapsam?", "değerlerimize bugün nasıl zarar versem?" diye düşünüyormuş gibi, "çağdaş" dedikleri insanları ahlâksız ilan ederek kendi değerlerine değer kattıklarını zannediyorlar. O hesaplar dilerse gerçek dilerse sahte olsun, her halükârda bir gündem yarattılar. Dediğin gibi, yanıt vermek zorunda hissediyor insanlar. Özür diler gibi. Hâlbuki sataşanlar dilemeli özür.

Konuyu genişletir ve zevkler ve renkler kısmına geçersek, tuzak olabilir bu, haklısın. Karşısındakinin yerleşik teamüllere aykırı bir hareketini tetikte bekliyor olabilir kimisi. "Rakıyı buzsuz severim" dese sorun yok ama "rakıya buz konmaz" dediğinde estetik bir norm koymuş oluyor ortaya ve o norma uymayanı "anormal" ilan etmiş oluyor. Balığa limon sıkılması zevk meselesi. Bana sorarsan, çoğu zaman ben sıkmam. Balığın tadını severim. Bazen, özellikle küçük balıklarda sıkarım. Limon faydalıdır. Fırında yapıyorsam limon sıkmam. Tekerlek şeklinde dilimleyip balığın üzerine dizerim ve tadının azıcık nüfuz etmesini isterim. Bunda kesin bir norm yok. Etsiz çiğ köfte tüm Türkiye'de kabul gördü mesela. Şimdi çıkıp "çiğ köfte etsiz olmaaaaz!" mı diyeceğiz?

Kahveye şeker katmıyorum ama bunu kilo almamak için yapıyorum :) Yoksa çok doğrusunu bildiğimden değil. Yani "ben kahvenin tadını alıyorum, siz şeker koyunca onun tadını alamıyorsunuz" demezdim. Çok iddialı olurdu bu. 

Yalnız bazı teamüller daha sağlam gerekçelere sahip. Nesnel diyemesem de nesnele biraz daha yakın. Bardak türleri mesela. Gerçekten de hepsinin bir gerekçesi var. Şarap kadehi büyük olmalı, derin olmalı ki şarabı yuvarlayarak aromasını salması sağlansın. Viski kadehinin dibi kalın olur ki viski hemen ısınmasın. Çay bardağı küçük olur ki çay hemen soğumasın. Bir işletmede kahvaltı yapıyorduk. Çayı su bardağında getirdiler, yakıştıramadım mesela. Bir şey demedim ama hem çay soğudu hem de görüntü çirkindi. Güya büyük çay vererek torpil geçmişlerdi bize. Cam fincanda getirseydi bari.

Saygılar bizden.

30 Ağustos 2018 Perşembe

Tatil Dönüşü Trafik Sıkışıklığı

Herkes biliyordu tatil dönüşü yolların sıkışacağını, hatta yer yer tıkanacağını. Alaçatı, Marmaris ve Bodrum gibi kıyı beldelerine milyonlar akın etti. Buna zaten yaz sezonu olduğu için oralarda tatil yapan yabancı turistleri, Avro yedi lirayı bulmuşken tatili daha da ucuza getiren gurbetçileri, yine döviz kuru sebebiyle yurtdışına çıkanların sayısındaki azalmayı ve insanımızın kalabalığı sevmesi gibi etkenleri katınca, asıl trafiğin felç olmaması şaşırtıcı olurdu.

Bence insanlar kalabalığı seviyor. Issızlık istemiyor. "Herkes burada!" diyebilmeli. Hep yakınıyor ama bir yandan da neyden yakınsa onu arzuluyor. Herkes neredeyse orada olmak, insan seline kapılmak, çoğunlukla birlikte hareket etmek istiyor.

İyi ki denize kıyımız çok. İsviçre gibi dağlık ve denizsiz bir ülkede yaşasaydık n’apardık bilmiyorum. Doğa severliğimize inanmıyorum. Şu tatilde çılgın kalabalıktan uzaklaşıp kafamı dinleyeyim, çadırımı alıp alıp başımı gideyim gibi bir arzu duyan yok. Çoğunlukta yok en azından. Bilemiyorum, İskandinavlar’da filan vardır öyle tercihler. İstanbul’da yaşam nasıl Şangay’daki gibiyse, nasıl herkes her şeyi aynı anda ve birlikte yapıyor, adeta üst-üste, çay içerken bile taburelerle dip dibe oturuyorsa, kentin cefasını çektiği kadar sefasını da birlikte sürmeye nasıl alıştıysa, dokuz günlük Kurban Bayramı gibi bir fırsat doğduğunda aynı kalabalık, yine hep birlikte aynı yerlere, Bodrum’a, Alaçatı’ya, Marmaris’e filan akıyor ve yakınmaya devam ediyor. Çadır tatili yapanlar bile doğanın bağrına gitmek yerine bir arada, hep birlikte kamp yapıyor ve arkasında yüzlerce kilo çöp bırakıyor.

Çöp demişken, bu sorun eğitimle çözülebilir mi, iyice kuşkuluyum artık. Arkasında çöp bırakmasının yanlış olduğunu biliyor bilmesine; ama o bilgi eyleme dönüşmüyor. Çocukluğumdan beri havaya ateş eden ve yanlışlıkla birilerini vuran insanların haberleri yapılır. Hiçbir şey değişmedi. Aynen devam ediyor. “Kurban eti bir gün dinlendirilmeli, bunu bilmiyor musunuz?” diye soruyordu muhabir birisine. “Biliyoruz ama pişiriverdik işte” diye yanıtlamıştı adam. Yani eğitimle, bilgiyle, şunu yapmak yanlıştır, bunu yapmak doğrudur gibi telkinlerle bir şeyler değişmiyor. Birisi bir şeyi bilince o bilgiye göre hareket edecek, ona göre davranacak diye bir şey yok.

Herkesin yaptığını yapmak ve herkesle bir arada olmak arzusunu eleştirmiyorum. Böyle bir şey varsa var. Tam tersine ben eleştiriliyorum. “Tatile gitmedim” deyince tuhaf karşılanıyor. Hâlbuki atlayıp İstanbul’a bir arkadaşıma gidiyor, yemek yiyip sohbet ediyor ve bir gece konaklayıp ertesi gün dönüyorum mesela. Tatil olduğu için değil; bunu kışın bir haftasonu da yapabilirim. Bu bana daha çok tat veriyor. Mekânlar her zaman ikinci planda benim için. Önce kişiler geliyor. Korkunç bir trafiğin oluşacağı besbelli olduğu zamanlardaysa herkes nereye gidiyorsa tam tersine gitmeyi, hatta hiçbir yere gitmemeyi tercih ederim.

Diyeceğim, insanımızın, yakınıp durduğu kimi durumlara biraz da bile isteye düştüğünü düşünüyorum.

22 Ağustos 2018 Çarşamba

Ağustos 2018: Değiniler

“Ulan” diye bir kitap on yedi baskı yapmış. Rezalet cümleler. Yusuf Piliç diye birisi “Söz Uçar Screenshot Kalır” diye bir kitap yazmış. Kitaptan bir cümle: “Ben esneyince bile gözümden yaş geliyor. Nasıl ağlamayayım ardından?” Kahraman Tazeoğlu diye bir yazar korkunç paralar kazanmış kitap piyasasında. Bir cümlesi: “Benden sana hayır gelmez çünkü sana her şeyim evet.” Böyk :( Kusacağım şimdi.

Türk halkının kitap okumuyor oluşundan yakınılır. Halkımız kitap okusa, yani daha fazla kitap okusa güya aydınlanacak, Türkiye düzlüğe çıkacak, her şey çok güzel olacaktır. Şayet kitap okurlarsa daha hoşgörülü, demokratik, kültürlü ve medenî insanlara dönüşeceklerdir. Ah yeter ki okusunlar da ne okurlarsa okusunlar! Sıkça duyarsınız: "Maalesef okumuyoruz :/" 

Ben size bir şey diyeyim mi, bu tarz kitapları okuyan insan değil kendini geliştirmek, mevcut hâlinden de geriye gider. Kötü metinlere maruz kalmanın hiçbir faydası yok. “Kötü edebiyat da okunmalı ki iyinin değeri anlaşılsın” gibi, bir şeyin değerini onun niteliksiz karşıtına bakarak biçen yaklaşımları doğru bulmuyorum. Zaman değerli. Ömür kısıtlı. Seçimleri iyi yapmak gerek. Ha, herkes tecrübeli bir okur olmayabilir. Herkes doğru seçimleri yapamayabilir. O hâlde, hiç değilse klasik eserlerle başlamalı. Eskiden ben de derdim, “neye göre klasik abi? Ne yani? Kim belirlemiş bunu?” diye sorardım saf gibi. Yok. Kötü edebiyata rastladıkça anladım ki bir klasik sınıflandırması gerekli. Klasikler önemli. Hiç değilse iyi edebiyat nedir görüyor, yol haritanı ona göre çiziyor, beğeni çıtanı biraz olsun yukarıya çekmiş oluyorsun.

Twitter’daki şu hesap tüm bu okunmaması gereken kitapları tespit edip paylaşıyor: https://twitter.com/berbatedebiyat Bir göz atın ama ülkeye dair ümitleriniz solabilir, şimdiden söyleyeyim :) 

Halkımız okuyor okumasına. Yukarıda bahsettiğim kitaplar kapış kapış satılıyor. Okuma eylemi çok önemli değil. Neyin okunduğu önemli. Bu yüzden, kitap okumaya tek başına büyük bir misyon yüklemek, insanların hangi kitap olursa olsun herhangi bir metni okumasının toplumu dönüştüreceğini zannetmek en kibar tabirle hayalcilik.

* * * 

Dikkat ettiniz mi? “Ah, nerede o eski bayramlar!” diyen kalmadı. Güzel bir gelişme. Darülaceze’de kısa bir söyleşi yaptılar. Muhabir ne o klişeyi dillendirdi, ne de Darülaceze sakinlerinin ağzından geçmiş güzellemesi çıkması için yöneltici sorular sordu. Belli ki İstanbul doğumlu, TRT spikeri gibi güzel konuşan bir teyze, “burada çok memnunuz. İnanın burası bir cennet” dedi. Hüzünlü müzikler eşliğinde acındırmalı sözler edilmedi. Paçavra gibi bir kenara atılmış, vicdansız çocukları tarafından huzurevine terk edilmiş zavallı ihtiyar imajı perçinlenmedi. Herkes gayet sakin, gayet makûldü. Bayram nasıl gidiyor sorusunu “harika” diyerek yanıtladılar. “Ziyaretimize gelen çok insan var” diye de eklediler. Sonunda konuşma bitince amcalardan birisi bağlama çalmaya başladı. Öyle uzun hava, gazel ya da hüzünlü bir ezgi değil, neşeli, kıpır kıpır bir türküydü.

* * *

Konuk ağırlayabilme kapasitem 1-2 kişi. Fazlası bende paniğe yol açıyor. Hem yatıracak yerim yok, hem de çok sayıda kişiye yemek yapıp servis etmek zor iş. Bir kere öyle bir şey yapmıştım da, hepi topu ben dahil beş kişi, vallahi Yemekteyiz programında gibi hissetmiştim kendimi. “Konuklar memnun kalsın. Ben yemesem de olur” diye düşünüyordum içten içe :)

Dışarıda yapılan organizasyonlar biraz da bu yüzden yaygınlaştı galiba. Evinde yemek masan ve takımların olabilir. Yine de işin hakkından gelebilmek kolay iş değil. Pek çok kişinin daha seyrek misafir ağırlamasında ve daha sık dışarıda yemesinde bunun etkisi olsa gerek. Şahsen, evdeki yemek masasını çalışma masası olarak kullanıyorum. Yayıla yayıla çalışıyorum.

Olsun. Tembelliğin lüzumu yok. Kendimi bu konuda geliştirmek istiyorum. Geçen haftasonu Heybeliada’da yazar bir büyüğümüz Bilimkurgu Kulübü üyeleri olarak bizleri ağırladı. Kaç kişiydik hatırlamıyorum ama epey kalabalıktık. Nitelikli sohbete doyduğumu söyleyebilirim. Zaten ben mekânları değil insanları önemsiyorum. Tek başıma Bodrum’da olsam, veya tek başıma da değil, kafa dengi olmayan kişilerle Bodrum’da, Alaçatı’da, Karadeniz’de bir yayla evinde olsam ne olur? Onun yerine kafa dengi insanlarla herhangi bir yerde olmayı tercih ederim. Mekân önemsiz demiyorum; ama ikinci planda.

Bir aksilik olmazsa ileride (biraz muğlak olmakla birlikte orta-uzun vadeli gelecekte diyelim) müstakil bir evim olabilir. Nereden çıktı derseniz, uzun hikaye. Bahçesine uzun bir masa koyayım diyorum. Kendimi tanıyorum. Tek başınalığı seviyorum. Öyle sürekli kalabalık misafirler ağırlayacak yapıda birisi değilim; ama, yılda birkaç kez felsefe buluşmaları yapmayı hayal ediyorum. Gayet mümkün. Hiç değilse 15-20 kişi oluruz. Yemekler benden gençler. Gelenler yanında dilerse içki, dilerse Niğde gazozu getirsin :) Hiç değilse destek olunmuş olur. Önce havadan sudan sohbet. Plan yok. Sonrasında yemek. Ardından kadehlerimizi yudumlayarak daha önceden belirlenmiş ve belirlenmemiş konular üzerine düzeyli bir tartışma. Her gelen bir sunum hazırlayabilir. Projeksiyonu ben ayarlarım. Önce dinler, bitirdiğinde ise sorular sorarız sunum yapan kişiye.

Gece kalmak zorunda olanlar için bir iki odayı tahsis edeyim diyorum. Kullanmadığım iki oda. Tek kişilik yataklar, hatta çift katlı ranzalarla doldururum sırf misafirler için. Koğuş gibi :) Kimse yokken atıl durur; ama böyle organizasyonlarda gerekli oluyor hakikaten.

Sabah kahvaltısının ardından, birkaç ay sonraki buluşmaya kadar evli evine, köylü köyüne. O arada herkes okuyup notlar tutsun. Mekânı uygun olan başkası olursa arada onda da toplanırız. Mutluluk böyle bir şey zaten.

* * *

Neden doktora yapmadım? Yapmadım çünkü kendimi tanıyorum. İlgi duyduğum konuya saplantı düzeyinde odaklanıyor, bu kez hayatın diğer yönlerini ıskalıyor, en küçük işleri bile erteliyorum. Felsefe doktorası yapsam ve diyelim ki bu etik alanında veya postmodernizm konusunda olsa, yıllarca başka bir şey yapmaz, alıp da bir roman okumaz, tezi mükemmelen bitirinceye değin başka hiçbir işe bulaşmazdım. Bu huyumu sevmiyorum. O yüzden kendimi özgür bıraktım.

Toplam kaç yıl, hesaplayamıyorum ama uzun zaman psikopat gibi Kant çalışmıştım. Rahat batmış gibi. Önümde Saf Aklın Eleştirisi’nin İngilizcesi, Türkçesi ve dizüstü ekranında Almancası, ne de olsa “gegenstand” başka “objekt” başka ama ikisi için de “nesne” denmiş, her gün düzenli olarak çalışmış, Kant ve özellikle Saf Aklın Eleştirisi üzerine ne bulduysam okumuştum. Kanadalı bir akademisyenin makalesinde Kant’a dair düşüncelerime paralellik görünce sevinmiş, salak gibi oturup o makaleyi özene-bezene Türkçe’ye çevirmiş, çevirdikten sonra yayınlasınlar diye dergilere göndermiştim :) Yahu önce dergilerle konuş, ondan sonra çevirsene? Neyse. 

İlk kitabım Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük o sürecin sonunda ortaya çıktı. Konuya yabancı kimseler bu ismi büyük ve sevimsiz bulabilir. Oysa Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’nde ortaya koyduğu üç idedir bunlar. Aklın bu ideler üzerinden düştüğü kimi hatalı yargıları derinlemesine irdeler. Kitabı kendi imkânlarımla yayımlatmıştım. Satış rakamları çok önemli bir kriter olmayabilir ama, ilginçtir, kitabın ilk baskısı tükendi. İlk baskı derken, 500 adet basılmıştı ve duyduğuma göre, Türkiye’de bir felsefe kitabının ilk baskısını tüketmesi -maalesef- bir başarıymış. Bir yayınevinin yanıtını hatırlıyorum: “Kant’ın kendi kitapları ne kadar satıyor ki, sizin Kant üzerinden yazdığınız bu kitap satılsın?” demişlerdi. Ama bak satıldı işte :) Zamanla kendini amorti etti sayılır. İkinci baskı için herhangi bir masraf yapmama gerek kalmadı.

Geçenlerde Çetin Türkyılmaz Hocamız yazmıştı: Nietzsche’nin Şen Bilim kitabı 70 adet basılmış mesela. Kitapyurdu’nda satış rakamları gözükür. Popüler olmayan herhangi bir kitabı yazın ve ne kadar satıldığına bakın. İnanılmaz düşük rakamlar göreceksiniz. Bu işler böyle. Benim kitabın tükenmesi ise, sanıyorum sosyal ağları etkin bir şekilde kullanmamdan kaynaklandı. Arasıra mesaj atanlar oluyor: Yazılarımı Facebook’ta takip ettiklerini, YouTube’da bir iki videomu izlediklerini ve bu yüzden merak edip kitaplarımı aldıklarını söyleyenler. Sağolsunlar. Bu bakımdan sosyal ağlar günümüzün bir gerçeği hakikaten. Pekçok yazarın artık hiç değilse bir Twitter hesabı var.

Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük yalnızca felsefe okurlarına yönelik. Kant’a aşinalık gerektiriyor. Facebook yazıları gibi bir şey beklemeyin. Yine de ikinci baskıyı duyurmak istedim. Belki alıp okuyan olur. 

“İkinci Baskıya Önsöz” yazdım bir de. Güzel bir duyguymuş 

8 Ağustos 2018 Çarşamba

Güç Mücadelesi ve Venezuella


Persler, Romalılar, Bizans, Moğollar, Osmanlı vs. Mücadele hiç bitmedi. Bugünkü dünya düzeninin II. Dünya Savaşı’nın ertesinde, 1948’te kurulduğu söylenebilir. Müttefikler galip gelmiş, İsrail kurulmuş, yeni dünya düzeninin simgelerinden Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi kabul edilmiş, ulus devletlerin sınırlarının çizilmesi büyük ölçüde tamamlanmıştı. Dünya’ya Birleşik Krallık-ABD-İsrail öncülüğündeki blok egemendi artık.

II. Dünya Savaşı’nda Almanları ve Japonları zorla kendi taraflarına kattılar. Almanya yerle bir edildi. Japonya’ya atom bombaları atıldı. Almanlar teslim oldu. İmzalar atıldıysa iş bitmiştir. Gelgelelim, yalnızca İwo Jima ve Okinawa’da yüz elli bin askerini kaybetmiş olan ABD, Japonların asla teslim olmayacağını biliyordu. Japon kültüründe vardır: Ölümüne savaşırlar. Ülkesini işgal de etsen, cephaneliği de tükense, bıçakla üstüne atlar, bir kişi bir kişidir diyerek ölene kadar mücadelesine devam eder.

Buna rağmen egemen bloğun vazgeçmeyeceği o kadar belliydi ki o atom bombalarını kullanma cüretini gösterdiler. Tarihi her zaman kazananlar yazdığı için Yahudi Soykırımı üzerine onlarca kitap yazıldı. Bir sürü film çekildi. Bu olay sürekli hatırlatıldı. Yaşanmış bir şey elbette; ama sanırsın insanlık tarihinde başka acı yok. Bugünün galiplerinin yaptıkları hiçbir zaman bu denli çok vurgulanmadı. Muzaffer bloğun karşısında en uzun süre dayanan ülke SSCB idi. O da ekonomik mağlubiyetle tarih sahnesinden silindi. Hemen ardından Yugoslavya’yı bitirdiler. Kosova’ya giden bir arkadaşım, “ne tuhaf, her yerde ABD bayrağı var” diyordu.

“Bütün bunlar egemen güçlerin oyunları” -öyle zaten. Güçler arasında mücadele varolmaya devam edecek. Bu yüzden mesele güçlenmek. Koskoca Çin bile egemen bloğa apaçık bir şekilde diklenmez, dikkat edin. Henüz yeterince güçlenmediler. Kuzey Kore, arkasında Çin’in örtük desteği olmasa muhtemelen tarih sahnesinden silinmişti. İran en başarılı olanı. İran’ı gezen arkadaşlarımdan duyduğum, adamların neredeyse tam bağımsız ekonomi kurduğu. “Ne alırsan al hepsi İran malı” diyorlar. İran üretimi. Böyle olunca dış etkilere karşı daha dayanıklı oluyorlar tabi; ama yine de zorlanıyorlar.

Henüz güçsüzken fazla iddialı girişimler yapınca Venezuella’yı resmen bitirdiler. Müesses nizama karşı direnebilmek için öncelikle bir alternatif çıkması, o alternatifin sabırla güçlenmesi ve ancak ondan sonra diklenmesi gerekiyor. Zira Almanları ve Japonları zorla, gerektiğinde atom bombasıyla bünyesine katmış, SSCB gibi bir süpergüçle başedebilmiş, film ve müzik endüstrisi olsun, yayınevleri olsun, kültürel hegemonyasını her bakımdan kurmuş bu yapıya karşı, onun dengi olmadan, hiç değilse ekonomik olarak güçlenmeden diklenmek intihar gibi bir şey.

Venezuella’da olanlar, hafif siklet bir boksörün ağır siklete karşı dövüşüne benziyor. Onurlu bir mücadele belki; ama öncelikle iyi beslenip, sabırla kendini geliştirmesi gerekiyordu. Aksi hâlde her seferinde vurup deviriyorlar.