1 Mayıs 2017 Pazartesi

Değiniler: 1-30 Nisan 2017

(1) Haftasonu mezarlık manzaralı bir odada kaldım. Ahşap, cumbalı bir evin en üst katında, saç ektirmek için İstanbul’a gelmiş yirmi altı yaşında bir inşaat işçisi ve aylardır odayı başka başka insanlarla paylaşan otuz altı yaşında birisi vardı. Diğer yataklar ve odalar boştu. Booking com’a erişim yasaklandığı için, üç gündür pansiyonun telefonu dahi çalmıyormuş. Ne gelen varmış ne giden. Bizim dışımızda, arka bahçeye açılan mutfakta birkaç kedi vardı, o kadar.

Saç ektirmek üzere orada bulunan arkadaş bir ileri bir geri yürüyüp duruyordu. Dışarı çıkmayı sevmezmiş. Olan bitenden uzaklaşmak adına yaptığım bu küçük gezide, kendisinden gündeme dair ayrıntılı bilgiler edindim. Dışarı çıkmıyor, ama elinde telefon, neredeyse tüm haber sitelerini okuyor. “Hava güzel” dedim, Üsküdar da öyle. Çık biraz istersen, kafan dağılır. Yok. Akşam döndüğümde, odada mekik dokuyarak ajansları takibe devam ediyordu.

Diğeri ise bir kargo firmasında çalışıyormuş. “Ev tutsam daha pahalıya geliyor, o yüzden burada kalıyorum” dedi. Babasıyla yıllardır görüşmüyormuş. Evlenmemiş, çoluk çocuk yok. Yalnızlıktan yakındı biraz. “İstanbul’da yaşıyorsun bak. İnternet var, bul birilerini, buluş. Belki kafanız uyuşur” filan diyecek oldum. Yok dedi, “kendime bakamaz, ev bile tutamazken birini bulsam n’olur?” Kaşları hep çatıktı. Öfke ve memnuniyetsizlik yüz ifadesini kalıcı bir biçimde değiştirmiş gibi geldi bana. Yolu açık olsun.

Pansiyonu işletenler, benden 2-3 yaş büyük iki kişiydi. İkisi de hoşsohbet, kendini geliştirmiş, Almanca, İngilizce, hatta İspanyolca bilen, Viyana Üniversitesi’nde yüksek lisans yapmış, dopdolu insanlar. Avusturya Lisesi’nde okumuşlar. Odadakileri dinlerken sıkılmıştım. Bunlar öyle değil. Eşofmanımla mutfağa indim. İkram ettikleri çayı kedi gurultuları eşliğinde içerken, gelir-gider dengesinin bozulduğundan, bu gidişle pansiyonu kapatacaklarından, adam başı ellerine kalan paranın asgarî ücret kadar olduğundan filan dem vurdular. Türkiye ortalamasına göre fazla zeki, fazlasıyla dolu, bir bakıma marjinal sayılabilecek insanlardı. Lise arkadaşlarının çoğu başka ülkelere yerleşmiş. Meksika’da yaşayan bir arkadaşlarından bahsettiler. İlginç yaşamlar.

Ölü Ozanlar Derneği’ni izlerken ana fikir aklıma yatmamıştı. Belki de çocuğu “adam akıllı”, daha doğrusu para eden bir mesleğe yönlendirmek isteyen baba haklıydı. “Tiyatro okumak istiyorum!” Güzel de, tutkularının peşinden gitmek, mevcut düzende koca bir sıfırla sonuçlanabiliyor. Gülten Akın, "ah, kimselerin vakti yok / durup ince şeyleri anlamaya" demiş ya, haklı. Belki de harcanmamaları, çok kazanmaları ve daha güçlü olmaları için insanlar çocuklarını ticarete, şantiyeye, nalbur açmaya filan, ne bileyim, para eden işlere yönlendirmeli. Hani anne-babalar, hobi edinen veya kitap okuyan çocuklarına “ders kitabı değilse HAYBEYE okuyorsun” der ya, kendi kriterlerine göre haklılar belki de.

Mezarlık manzaralı bu mütevazı pansiyon bir mutsuzluklar ve olmamışlıklar manzumesiydi adeta. Koşudan sonra duşumu alıp ayrıldım.

(2) Yılın öğretmeni seçilen kişinin diplomasının sahte çıkması ve YGS’de sıfır çeken öğrenci sayısındaki artış beni şaşırtmadı.

Sanıyorum bugün insanlar öğretmenden stand-up yapmasını bekliyor. Artık klişeleşmiş bir yöntem var: Öğretmen espriler ve doğruluğu tartışmalı anekdotlarla bir konuşma yapar. İzleyenler eğlenir. Nihayet üçerli beşerli, herkesin “bitse de gitsek” şeklinde yaklaştığı bir çalışma yapılır. Aklınıza ne gelirse yazın, sonra kağıtları birbirinizle değiştirin, katlayın, kelime ekleyin, hislerinizi ifade edin derken ortaya çıkan sözde ürün sergilenmek üzere panoya raptiyelenir ve muhtemelen fotoğraflanır. Fotoğraf önemli. Ne de olsa, son günlerin popüler tabiriyle PR (kendini iyi reklam etmek) her şeydir. Ölçmeymiş, değerlendirmeymiş, emekmiş, tekrarmış, bunların esamisi okunmaz. Sonra da deriz ki, “vay be, ne iyi öğretmen. Adeta bir stendapçı!”

Emek vermeye, yazmaya, yinelemeye ve düzenli olarak okuyup üretmeye dayanan uygulamalar “modası geçmiş” olarak göz ardı edilirken, öğrencilerin kartonlara resimler yapıştırdığına, hatta üzerine sim serpiştirdiğine filan tanık oluruz. (Oysa bunlar ancak takviye olarak işe yarar.) Sonuçta, günümüzde görüntü özün, şıklıksa sahiciliğin önüne geçmiş hâlde. Okul sanki bir lunaparkmış gibi her dersin eğlenceli geçmesi beklenir. Sürekli, “bu bilgi size gerekli çünkü şundan ötürü” diye açıklama yapmaktan dilinizde tüy biter. Bilgiye hep çıkar ilişkisiyle yaklaşmamak gerektiği malûm. Bu yüzden “IPOD’larınızdan müzik dinliyorsunuz ve bu da size bir çıkar sağlamıyor” gibi benzetmeler yaparsınız. Ciddi, öğrenciden üretim ve katılım talep eden, işini önemseyen öğretmenler sıkıcı bulunur.

Çağdaş yöntem denince sınırsız bir serbesti de anlaşılabiliyor. Eskiden bir program vardı. Bir ressam Anadolu'yu gezer, programın sonunda "haydi çocuklar, çıkarın resim defterlerinizi, hayalgücünüzü kullanın ve özgürce, canınız ne istiyorsa onu çizin!" derdi. Kulağa hoş geliyor; gelgelelim bu etkinlik, tüm çocukların sıradağlar ardında doğan güneş, gökyüzünde martılar ve yerde bir ev çizmesi ile sonuçlanıyordu. Yani şu klasik tablo. Öğrenciyi serbest bırakmanın her zaman iyi sonuç vereceği fikrini kim bulduysa yanılmış görünüyor.

Herkesin ama herkesin tamamen akademik becerilere dayanan dört yıllık lise, sonrasında önlisans ve lisans tamamlaması zorunluymuş gibi bir algı var. Ciddi anlamda hiçbir şey yapmadan liseyi bitiren, “asla kaybetmeyecekleri bir yarışın içine sokulan” gençler ileride en ufak bir reddiye ile karşılaştıklarında depresyona girer, yıkılıverir. Hiç anlam veremediğim bir durum var mesela: Şu an çocukların birer bilişim dehası olduğu, ellerinde tablet veya telefon, bu konuda uzman oldukları zannediliyor. Hiç ilgisi yok. Flaş belleği virüslü olmayan neredeyse tek öğrenci bulamazsınız.

Düzenli olarak koşuyor, yüzüyor ve okuyorum. Düşününce, bunların hepsi tekdüze ve "sıkıcı" işler. Gelgelelim, çoğu insan için sabır, emek ve disiplin olmadan başarı gelmiyor.

(3) Kesin konuşmayacak, geleceğe dair biraz spekülasyon yapacağım.

Neredeyse tüm topluluklar kendi kökenlerini açıklarken ideal bir durumdan yola çıkar. Adem ile Havva dertsiz tasasız yaşamaktayken ilk günah ile birlikte insanoğlu düşmüştür. Çok eski zamanlarda Atlantis adasında cenneti andıran bir yaşam vardır mesela. Ya da tarıma geçilmeden evvel, avcı-toplayıcı kabileler doğayla iç içe, huzurla yaşamaktadır. Hatta daha yakın tarihlere gelirsek, Osmanlı’nın klasik çağı, Avrupa Rönesansı, Antik Çin vs. ideal düzenler, geçmişte kalmış nostaljik ütopyalar olarak görülür. Dolayısıyla, geçmişin değerlerini özlemle yad edenler için tarihte bir ilerleme, yani iyiye doğru bir devinim yoktur. Bilakis, ideal durumdan geriye, uçuruma yuvarlanmaktayızdır -insanoğlunun düşüşü.

Bu anlatıyı benimsemiyor ve tarihte ilerleme görüyorum. Gelgelelim, Sovyetler’in yıkılışıyla birlikte liberalizmin zaferini ilan etmesi bir tatminsizliğe de yol açtı. Bugünün yegâne büyük-anlatısı olan liberalizm bireyi yüceltiyor, etnisite, ulus ve din gibi bireyi bağlayabilecek tüm kolektif kimliklerin hükmünü yitirdiğini bildiriyordu. Artık tek bir gerçek vardı: Birey. Onun özgürlüğünü kısıtlayacak tüm aidiyetlerle mücadele edilmeliydi. Bireyin bir hiç olduğu geleneksel topluluklar için bu fikirler yararlıydı kuşkusuz. En azından özgürlüğe ve ileriye doğru atılmış bir adımdı.

Ancak bugün zaten herhangi bir aidiyeti olmayan ve hiçbir kolektif kimliği üzerinde taşımayan birey için liberalizmin cazibesi büyük ölçüde azaldı. Bu mikroskobik, minyatür özgürlüğün bir yanılsama olup olmadığı epey tartışıldı. Bireyin özgürlüğü esasen bir yalnızlıktı belki de. Bir de piyasadaki ürünleri seçme, şunu değil de bunu tüketme özgürlüğü, malûm. Prangalarından kurtulmak büyük bir adımdı; ancak bu kez yalnızlaşan, yalıtılan mikroskobik insancık tehditlere açık hâle geliyordu. Herhangi bir grup aidiyeti ile tanımlanamayan ve son derece korunmasız kalmış küçük insanın “insan hakları” ile güvence altına alınması gerekiyordu. Etnisitelerin, dinlerin, ulusların ve geleneksel değerlerin aşındığı liberal dünyada insan hakları etiği, büyük güçlerin tehditi altında kalmış küçük ve yalnız bireyin can simidi olacaktı. Üst-anlatıların güya sonu gelmişti. Gelgelelim yeni Tanrıların yükselişine de tanık olduk: Serbest Piyasa, Küreselleşme, Birey ve Tüketim.

Önümüzdeki on yıllarda, bugün mutlak doğru saydığımız pek çok kavramın, "yirminci yüzyılın önyargıları" olarak bir köşeye itileceğine inanıyorum. O ayrı bir konu gerçi.

Özgür bireyler hâline gelmenin önemi büyük. Ancak bu bir son değil, bir aşama olabilir. Bugün aidiyetlerimiz doğuştan getirdiklerimiz değil, kendi tercih ettiklerimiz olmalı. Belki bir gün yeni bir büyük-anlatı doğar -ve o zaman Badiou’nün deyişiyle hakikate sadakât gösterir, mikroskobik bireyler, yalnız ve küçük insanlar olmak yerine birleşir, tarihe yön veren bir Özne hâline geliriz. Kim bilir?

(4) Uzakdoğu ve Hint felsefeleri hiçbir zaman ilgimi çekmedi. Felsefe kitaplarında rastladığım, kimi zaman ucundan kıyısından okuduğum oldu elbette. Sanıyorum, mevcudiyetin bir yanılsama, hayatlarımızın birer düş, ömürlerimizinse maddî bedenlerimize kısılı, kısa ve geçici bir varoluşu haiz olduğu fikri beni rahatsız ediyor. Yalnızca rahatsız olmuyor, bu fikri açıkça yanlış buluyorum.

Tüm varoluş bir yanılsama, gördüklerimiz görünenin ardında yatan hakikatin silik birer gölgesi, hayatımız anlamsız bir oluş ve yok oluş süreci ve bu süreçte duyularımız en büyük aldatıcı olsun, peki. Doğu felsefeleri bir yana, "görünen" ve "görünenin-ardında-yatan-gerçeklik" ayrımı Parmenides’e kadar gider. Platon’da da asıl gerçeklik idea dünyasıdır. Kant ise duyularımıza verili görüngülere (fenomen) karşıt olarak kendinde-şeyden (numen) bahseder. Bunları hepimiz biliyoruz. Mesele, bazen felsefecilerin, çoğunlukta ise okurların bu ayrıma dayanarak kimi değer yargılarına varması.

Yani evet, algılarımız bizi yanıltıyor olabilir. Bu Dünya, bu evren, görebildiğimiz, duyumsayabildiğimiz ne varsa hepsi bir düş olabilir. Matrix’teki sanal dünyada olduğu gibi, gerçek sandığımız maddî alemin gerçek olmaması da, felsefî olarak, en azından mümkün. Ama buradan, “öyleyse bu fani hayatlarımızın hiçbir anlamı yok” gibi bir yargıya varmak epey zorlama bir çıkarım olurdu. Aslında bir varsayımdan, bir değer yargısı çıkartılması başlı başına sorunlu ya, orası da ayrı mesele.

Sorun şu ki, algıladığımız gerçekliğin mutlak anlamda hakikat olup olmaması onun değerini düşürmüyor. Yani duyularımızla algıladığımız bu dünya neden anlamsız olsun? Neden duyularımızda bize verili olanlar değersiz addedilsin? Görünen var, görünenin ardındaki gerçeklik de var diyelim. Neden görünenin ardındaki gerçeklik ya da hakikat, görüneni daha aşağı, daha değersiz, daha anlamsız kılsın? Madem tüm insanlar benzer şekilde algılıyor, mademki içinde yaşadığımız uzay/zaman, toplumsal ortam ve geçmişten bugüne getirdiğimiz tarih bize göründüğü şekliyle görünüyor, neden biz bu durumu bir "yanılsama" olarak değersizleştirelim?

“Oyun bitince şah da piyon da aynı kutuya girer.” Kulağa hoş gelen bu gibi laflara dikkat etmek lazım. Tamam, oyun bitince şah da piyon da aynı kutuya girsin, peki. Peki bu durumda şah ve piyon eşitlenmiş olur mu? Oyun bittikten sonraki aşama, neden oyunun bizatihi kendisinden daha önemli olsun? Oyunun sonunda ne olur bilinmez; ama oyun esnasında şah ve piyon arasında dağlar kadar fark varken, neden bu fark hiç yokmuş gibi davranalım? Neden oyun esnasında kimin ne olduğu görmezden gelinsin?

Bize göründüğü şekliyle de olsa hayatlarımız, gördüklerimiz ve deneyimlediklerimiz pekâlâ önemli. Şu hayatı küçümseyen felsefî yaklaşımları sevmiyorum.

(5) Referandum sürecini sakin geçirdim. Haberleri bazen takip ettim, bazense etmedim. Türkiye gerçeklerinden kopmamakla birlikte, bazen gündeme belirli bir mesafe koyabilmenin yararlı olduğunu düşünüyorum. Sonuçlar beni şaşırttı. Yer gök “evet” afişleriyle dolu olduğu ve her gün tüm televizyon kanallarında miting alanlarından canlı yayın yapıldığı için Evet’in daha yüksek çıkmasını bekliyordum. Demek ki görüntü aldatıcı olabiliyormuş.

Nisan başında Üsküdar’a gittiğimde her yerde kocaman “evet” afişleri görmüştüm. Çadırlar, posterler, bangır bangır müzik çalan arabalar ve binaları kaplayan afişler... Bir "muhafazakâr kale" de sayılan Üsküdar’da sonucun “hayır” çıkmış olması beni hem şaşırttı hem de düşündürdü. Düşünsenize, Marmaray’a ev sahipliği yapan bir yer Üsküdar. Sadece Üsküdar da değil, Türkiye’de en çok inşaat, yol ve köprü yapılan il İstanbul ve İstanbul’da toplamda da "hayır" çıktı. Bana kalırsa bu durum hizmet söyleminin artık eskisi kadar etkili olmadığını gösteriyor. Yani yol yaptık, köprü yaptık gibi söylemlerin sonu gelmiş görünüyor. Yurtdışında yaşayan, dolayısıyla hiçbir hizmet görmemiş seçmenler “evet” derken İstanbul’da yaşayan vatandaş “hayır” diyorsa, miting meydanlarında yola-köprüye bıktırırcasına referans vermenin anlamı kalmamış demektir.

Alişan Özdemir'in Yeni Diyalektik Mantık adlı kitabını okuyorum. Bir alıntı yapayım: "İnsanın ve toplumun evrimi, toplumun karmaşıklığının yükselmesi demektir. İnsanın bilgisi ve özgürlüğü arttıkça toplumda karmaşıklık olağanüstü artar. İnsanlığın geleceğini kestirebilme olanağı yoktur. Daha güzel bir geleceğe mi yoksa daha kötü bir geleceğe mi gidedurduğumuzu bilmiyoruz." Doğru. Toplum söz konusu olunca geleceğin ne getireceğini kestirmek kolay değil.

Geleneksel değerlere bu denli vurgu yapılması da aldatıcı. Kentleşme ezip geçiyor. Taşradan hiç çıkmamış birisi ile taşradan metropole göç etmiş kişiler farklı oluyor. Özellikle kentleşmiş ikinci kuşak bambaşka bir bakış açısı geliştirebiliyor. Üniversite okuyan, başka başka insanlar tanıyan, öncelikleri, ilgileri ve kaygıları farklılaşan kentliye “Avrupa’ya bir Osmanlı tokadı da sen at!” tarzı hamasî söylemler hitap etmiyor.

Kentlileşmiş ve eğitimli insanlar bu tip ifadeleri kesmeden, kırmadan, sessizce dinler belki -ama yüzlerinde müstehzi bir gülümseme de eksik olmaz.

(6) Talep etmediğim hâlde bireysel emeklilik sistemine dahil edildim. Kenara üç beş kuruş para atılmış olur, tasarruf etmiş oluruz belki, doğrudur. Ne var ki beni benden daha çok düşünmeleri hoşuma gitmiyor. Tercihler söz konusu olduğunda inisiyatif kişilerin kendisinde olmalı. “Altın çilek sağlığa çok yararlıdır. Kolestrolunuzu düşürür, kalp ritminizi düzenler” denilebilir. Sağlığa yararlı olduğu iddiasıyla tavsiye edilebilir. Ama en nihayetinde altın çileği yiyip yememek -yüksek müsaadenizle- benim kararımdır. Zorla yediremezsin. Seçenek sun, tavsiye et -ama zorlama. Aklî ve ruhî dengesi yerinde bir yetişkin kendisi için neyin iyi olup olmadığına karar verebilir. Seçenek sunmanın ötesine geçip bunu dayatmak, ister zorunlu, ister otomatik densin, sonuç olarak dayatmadır. Belki ben kendi tasarrufumu kendim yapıyorum? Belki hayat felsefem gereği iki emeklilik birden istemiyorum? Belki paramın, yıllarca, özel bankaların mevduat hesaplarında işletilmesini istemiyorum? Belki canım tasarruf etmek istemiyor? Belki altın alıp kenara koyuyor, belki her ay artan paramı üniversite öğrencilerine burs olarak gönderiyorum? Hepsi bir yana, belki sadece istemiyorum ve neden istemediğimi açıklamak da istemiyorum, olamaz mı?

Booking .com’un yurtiçi erişiminin kısıtlanmasına olduğu gibi, bireysel emekliliğin dayatılmasına da karşıyım. Dileyen sisteme geçsin, dileyen geçmesin. Cayma hakkımı kullanacağım. Öğrendim nasıl olacağını. Ancak her iki yılda bir sisteme tekrar dahil edileceğim için her seferinde sistemden tekrar çıkmam gerekecekmiş. Sürekli gir-çık-gir-çık-gir-çık. Bir nevi yıldırma taktiği. Ben böyle şeyleri sevmiyorum. Bırak, tasarruf etmek istemeyen etmesin. İsteyen varsa da nasıl tasarruf edeceğine kendisi karar versin.

Beni “kendi iyiliğim için” benden çok düşünen anlayışları dayatmacı buluyorum.

(7) Meslek icabı hayli konuştuğum için gün içerisinde konuşmaya doyuyorum. Gündüzler açıklamakla, soru sorup yanıt vermekle ve gerekçeler ortaya koyarak ikna etmekle geçince, artık ister istemez sessiz kalma arzusu duyuyor, mekân olarak evimi, zaman olaraksa akşamları ve özellikle geceleri sessizlikle özdeşleştiriyorum. Evde ertesi günün sesli performansı için şarj oluyorum adeta. Gündüzün kurulan yüz yüze temas ve sesli iletişim yoğunluğu akşamın sessizliğinde dengeleniyor. İki ayrı varoluş modu sanki. İletişim hep var. Ama tek başınayken olanı daha bir nitelikli, dolaylı ve harala gürelesiz.

Akşamları çay demler oldum. Demliğin dörtte üçüne Doğu Karadeniz, dörtte birine ise Seylan çayı koyuyor, çay keyfi yaparken bir yandan da kimi üst düzey metinlere yoğunlaşıyorum. Yazarla sessizce tartışır gibi bazen “hadi oradan sen de!” diye tepki gösteriyor, bazense “doğru; önemli bir noktaya parmak basmışsın” diyerek onaylıyorum -içimden. Günümüzde müziğe erişimin kolaylaşmış olması güzel bir imkân. Bugünlerde, şu an olduğu gibi, yatmaya doğru Olafur Arnalds dinliyorum. Aslına bakarsanız, betimlediğim bu durumun bir yalnızlık hâli değil de, daha ziyade bir tek-başınalık olduğu söylenebilir. İletişim var. İnsanlar hep var. Fark, temasın yüz yüze değil de dolaylı olması sadece.

Doğayla baş başa kalmayı da bir iletişim türü saymazsak eğer, daha gerçek bir tek-başınalığı yalnızca koşarken deneyimlediğimi söyleyebilirim. Dün kıyı şeridinde daha önce hiç gitmediğim kadar uzaklara gittim. Üzerine bastığım kumun ıslaklığı, denizin kokusu ve her adımımda ezilen midye kabuklarının çıtırtısı sayesinde hayat gailesinden uzaklaştığımı hissettim. Mutlak bir yalnızlık mıydı? Pek sayılmaz; zira koşarken, en azından şu sıralar, post-rock diye tabir edilen kimi albümleri dinliyorum. Olafur Arnalds nasıl geceye uyuyorsa, o albümler de koşarken iyi gidiyor.

Bir parça daha dinleyip yatayım. Sabahleyin mesai var.

(8) E-kitap okuyucumu (Kobo Aura H2O) aldığımdan beridir onunla on dokuz kitap bitirmişim. Bunların beşi İngilizce ve kimisi hayli hacimli kitaplar. Pocket uygulaması ile okuduğum makale sayısı ise yüz onu bulmuş. Kobo sayesinde okuma performansım bariz biçimde arttı. Göz yormamasının yanında ince ve hafif oluşu da bunda etkili; zira tuğla gibi bir kitabı okurken insan nasıl tutacağını şaşırıyor. Hacimli görüntünün psikolojik etkisi, yani “bitmez bu!” hissi de cabası.

Melih Güneş'in Suyun Şavkı adlı kitabını çok beğendim. Kitapta Nazım Hikmet’in Doğu Almanya’da yaşadığı dönem ele alınıyor. İlk kez ortaya çıkan fotoğraflar ve Doğu Bloğu'nda yollarının kesiştiği dostlarıyla yapılan röportajlar da var. Türkiye’den temelli ayrılmış sosyalistlerin Doğu Bloğu'nda hayata tutunma çabaları oldukça çarpıcı. Çevirmenlik yapan mı dersin, Sibirya’ya sürülen mi? Ve onca sıkıntının içinde aile kurmak, çocuk yetiştirmek... Gerçi R. Scruton’ın bir konuşmasında duymuştum: “insanlar en sıkıntılı dönemlerinde daha fazla çocuk yapmışlardır. Çünkü tutunabilecekleri tek şey aileleridir. Konforlu yaşamlar süren toplumlarda ise nüfus durağanlaşır, giderek azalma eğilimine girer.” Hatta Batı toplumları birkaç onyıl sefalet çekmeli ki nüfusları artsın bile demişti. İlginç bir görüş.

A. Dugin’in The Fourth Political Theory’sini zevkle okudum. Faşizmin erken, komünizminse daha geç çöküşünün ardından ayakta kalan liberalizme getirdiği eleştirilerden çok yararlandım. Ama dördüncü ideoloji için sunduğu öneriler pek aklıma yatmadı. Küreselleşmeye getirdiği eleştiriler çok haklıysa da son bölümlerde sunduğu fikirler cılız kalmış. Dugin’in Putin’in danışmanı olduğu bilinir. Kitapta Rusya’nın Avrasyacı politikası -bazen zorlamalarla, hatta akıl, Aydınlanma ve modernleşme eleştirilerinde fazla ileri giderek- meşrulaştırılmaya çalışılmış. Öyle ya da böyle, büyük bir merakla hatmettim.

Alişan Özdemir’in Yeni Diyalektik Mantık adlı kitabını da ilgiyle okudum. İlk kısmı diyalektiğin tarihsel gelişimine, ikinci kısmı ise diyalektik üzerine daha özgün fikirlere ayrılmış. Hatalı akıl yürütmelere verdiği örnekler harika. "Pusula” ve “rehber” arasındaki farka değinmesinde ve “soyutlama” yerine “yalıtma” sözcüğünü önermesinde olduğu gibi, Türkçe’nin doğru kullanımına dair yerinde tespitler var. Yalnızca akılla olmuyor tabi. İnsan karmaşık bir varlık. Özdemir bunun gayet farkında olarak şunları söylüyor: “Ortak duyuyu savunanlara göre ‘aklın yolu birdir’, dolayısıyla yol göstericilere gerek yoktur. Ancak bu görüş gerçekliğe uymaz; çünkü beyin ve sinir yapısı benzer olsa bile, ruhsal yapı bakımından insanlar arasında kültürel, eğitimsel, deneyimsel, dinsel ayrımlar vardır. İnsan zihninde aklî olan, aklî olmayan, bilinçdışı, duygular, önyargılar ve güdüler bir aradadır.”

(9) Hayat bugün çok kolay. Mesela çamaşır makinesi yıkıyor çamaşırları. Bebek bezleri hazır. Mamalar hazır. Çocuklar günün çoğu vaktini okulda geçiriyor. Hatta destek ve yetiştirme kurslarıdır, haftasonu etütüdür derken öğrencilerin anne-babasından çok öğretmenleriyle zaman geçirdiği de söylenebilir. Eskidense çamaşır makinesi yok, dere kenarına gitmen lazım. Bulaşık makinesini geçtim, su tesisatı yok. Önce gidip kovadan su çekmen ve eve taşıman lazım. Kadın-erkek tarlada çalışır. Okul desen, insanlık tarihi boyunca öyle bir konsept yoktu. Şunun şurasında elli sene öncesine kadar insanların çoğu en fazla ilkokul bitirirdi. Dolayısıyla, “çocuğu okula yollayıp kafa dinlemek” diye bir imkân da yoktu.

E madem hayat bugün çok daha kolay, o zaman neden insanlar giderek daha az çocuk yapıyor? Hatta çocuk yapmıyor, onu da geçtim, neden aile kurmuyor? Neden yeni nesiller, kentli, modern ve eğitimli insanlar bu konularda bu denli mütereddit ve isteksiz?

Bence öncelikle modernitenin getirdiği kimi önyargılar söz konusu. Bugün anne-babaların akıl almaz sorumlulukları var. “Madem bu çocuğu Dünya’ya getiriyoruz, o hâlde ona iyi bir gelecek sunmalı, tüm imkânlarımızı ona seferber etmeliyiz” anlayışı hakim. Çocuğun en ufak başarısızlığında anne-babaya dönüp “YAPMASAYDINIZ SİZ DE BU ÇOCUĞU O ZAMAN!” denmesinden çekiniliyor. Modernitenin getirdiği çekirdek aile konsepti 2000’li yıllardan itibaren çocuğu yalnızca hakları olan, anne-babalarıysa yalnızca sorumlulukları olup “yakınma hakları” bile olmayan bireyler hâline getirdi.
Özellikle annelerin bu sorumluluk duygusunu uçlarda yaşadığını düşünüyorum. Müge Anlıları izleyip, başına bir iş gelir diye çocuğunu hiçbir yere göndermeyen mi dersin, tedbir ala ala hayatı zindan eden mi dersin, çocuğum un yemesin glutenli, tavuk yemesin hormonlu, balık yemesin çiftlikten, denizden yemesin denizlerimiz kirli, onu yemesin GDO’lu, bunu yemesin katkılı diye işi paranoya boyutuna vardıran mı? Çocuk sınav tarihini bilmiyor, annesi biliyor mesela. Hayat böyle yaşanır mı? Bana kalırsa bu tarz ebeveynlik kâbusla eşdeğer.

Ne çok -güya- hiperaktif çocuk var mesela. Dikkati dağınık? Cidden mi? E eskiden yedi tane çocuğun olsa salardın tarlaya bahçeye, en fazla acıkırsa gelir, ekmeğe salça sür gönder sokağa. Sapık yok. Köy yeri. Herkes birbirini tanır. Trafik yok. Otomobil çarpmaz. Bugün küçücük apartman dairesinde, korkudan dışarı salınamayan çocuk hiperaktif gibi görünüyor göze. Apartman dediğimiz 20. yüzyılda ortaya çıkmış bir şey. İçinde tıkılı kalmaksa daha da yeni. Tıpkı depresyon gibi.

"İyi bir gelecek sunamayacaksan çocuk yapmayacaksın” deniyor ya, korkunç bir yükümlülük bu. Kim kimin geleceğini nasıl garanti edebilir? Eskiden hayat bazı bakımlardan zordu, evet; ama anne-babaların üzerinde böylesine ağır bir psikolojik yük olduğunu, her çocuklarını bu denli obsesif boyutlarda denetlediklerini, "çocuğumu nasıl eğitmeliyim :/" filan diye kaygı duyduklarını hiç sanmıyorum.

Bu bakımlardan, hayat bugün çok daha zor.

Tamer.

28 Nisan 2017 Cuma

23 Nisan Kompozisyonu

Bir ara Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi bayramlarını eleştirme furyası vardı. Yanılmıyorsam 2007-2011 arası. 23 Nisan’ların, 19 Mayıs’ların filan, Hitler Almanyası ve Mussolini İtalyası’ndan özenme, 1930’lu yıllardan kalma, militer, faşist uygulamalar olduğu söyleniyordu ekranlarda. Güya halk istemiyordu bu bayramları. "Ceberut Kemalist devletin gariban halka zorla giydirdiği birer gömlek" idi her biri. Tartışma programlarında, o günlerin liberal rüzgarının da etkisiyle, bu gibi ithamları sıkça duyar olmuştuk. 23 Nisan’larda çocukların dışarıda üşüdüğü filan söylenirdi. Bu "zulüm" artık bitmeliydi.

Bir de benim çocukluğumda olmayan, ne ara, nasıl çıktığını fark edemediğim Kutlu Doğum Haftası türemişti. İşin teolojik boyutuna girmeyeceğim. Ama bu kutlamaların bir hafta, hatta bazen daha uzun sürdüğü oluyordu. Herkes Kutlu Doğum’un Gülen Cemaatince icat edildiğini biliyor ama “din düşmanı demesinler şimdi” çekincesiyle susuyordu. Kutlu Doğum programları bazen aşırı boyutlara varıyor, küçücük çocuklar şiir ve ilahi okurken ağlıyor, kendinden geçiyordu kimi görüntülerde. Yanlış işler... Onu da geçtim, tam da 23 Nisan öncesinde olduğu için Kutlu Doğum Haftası bir bakıma paradigma değişikliği girişimiydi. "Kutlu Doğum Haftası Kapsamında Futbol Turnuvası” düzenlendiğini gördü bu gözler. Eğer dinî bir konu din dışı alanlara bu denli genişletilebiliyorsa, burada 23 Nisan’ın sönük ve arkaplanda bırakılması, giderek coşkusunu yitirmesi ve hatta ortadan kaldırılması gibi niyetlerin olduğunu görmemek için kör olmak gerekiyordu. Bugün işler değişti. Kutlu Doğum Haftası ya kutlanmıyor ya da kutlanıyorsa bile sönük ve etkisiz.

23 Nisan’lar zulüm filan değil. İnsanlar gayet gönüllü, seve seve gidiyorlar çocuklarını izlemeye. “Eski Türkiye” adında bir karanlıklar ülkesi yaratılmaya çalışılıyorsa da, bugün dikkat ettim, devletin en üst kademeleri dahil her yerde o beğenmedikleri, dudak büktükleri Eski Türkiye’de bestelenmiş 23 Nisan şarkıları çalıyordu. Hepimizin bildiği ve Yeni Türkiye'de daha güzellerinin bestelenemediği çocukluk şarkılarımız.

Aile kurmadığım için “hariçten gazel okumak” olacak biraz ama, bence mesele çocuklara 3.000 liralık Iphone’lar, yüzlerce liralık tabletler almak değil. Tamam, anne-baba olmak zor. İnsanlar çocuklarını hep mutlu etmek ister. Kent hayatında, sıkış tıkış bir apartman dairesinde çocuklara daima meşgale bulmak da çok zordur muhakkak. Ama kendi çocukluğumu düşününce, bana alınan pahalı oyuncakları değil, annemin Cuma pazarından aldığı beyaz gofretlerin tadını ve babamın bizi bir sabah balık tutmaya götürüşünü hatırlıyorum. Nasıl bir mutluluksa, on yaşında, sabahın köründe kendi kendime uyanmıştım.

Bugün on tane çikolatalı gofret aldım. Yürürken rastladığım çocuklara verdim. 7-8 yaşlarında bir tanesi “çünkü 23 Nisan di miiiiiiii!” dedi :) Bayramını sahiplenmiş belli ki.

Tamer.

3 Nisan 2017 Pazartesi

Değiniler: Mart 2017.

(1) Kadın ve erkek kamusal alanda bir arada varolabilmeli. Evet, bu konuların çoktan aşılmış olması gerekiyordu. Oysa 2017’de bile böylesine temel bir sorunu hâlledebilmiş değiliz.

Taciz olaylarının ardından yaşanan tartışmalarda bir tuzak var sanki. Bir ara “bacaklarını topla” kampanyası vardı. Kimisi gerçek, kimisi ise belli ki mizansen olan fotoğraflar gösteriliyor, ardından “öyleyse kadın ve erkeği toplu taşımada ayıralım!” gibi kestirip atan yargılar dillendiriliyordu. Ne zaman bir taciz vakası olsa hortlayıveren bir öneri var: Pembe otobüs. İlk baş kulağa hoş gelebiliyor da, arkasında yatan, insan doğasına dair varsayım çok kötü. Tabi işler bununla sınırlı kalmıyor. Talepler, öğrencilerin kız ve erkek olarak ayrı sıralarda oturtulmasına, ayrı sınıflara alınmasına, nihayet ayrı okullarda okumalarına kadar gidebiliyor. Bu işin toplu taşımadan çıkıp varacağı nokta, kadının kamusal alanda hiç yer almaması bile olabilir pekâlâ. Sonuçta hiç dışarı çıkmazsan, hiç risk almamış olursun. “O saatte dışarıda ne işi varmış?” suçlamasında olduğu gibi. Çıkma dışarı, otur evinde, kadının yeri evidir, hoooooop, sıkıntı kalmadı. Her şey çözüldü. Tıpkı “öğrenci olmasa şu okul ne rahat yönetilir” yaklaşımında olduğu gibi, kökten bir çözüm. Kadınları ikna etmek için gönül okşayan benzetmeler yapıldığına da tanık oluruz: "Kadın mücevher gibidir. Ve en değerli mücevherimizi evde saklarız."

Kadın ve erkeğin her ortamda birbirinden yalıtılması medeniyete aykırı. Biliyorum, “benim medeniyet tasavvurumda kadın özel alanda, evdedir, erkek kamusal varlıktır. Kendi medeniyet anlayışını evrenselmiş gibi dayatma” deniyor. Bunu kabul etmiyorum. Çünkü kişiler kamusal alanlarda karşı cinsle insan gibi bir arada duramıyor, nezaket ve mesafe çerçevesinde iletişim kuramıyorsa, kendini kontrol edemiyor demektir. “İlkel benliğim baskın geliyor, kendimi zor zapt ediyorum. Karşıma çıkma, sağım solum belli olmaz” demeye getiriyordur. Oysa medeniyet zaten içgüdülerine hakim olabilmek demek biraz da. Ormanda yaşamıyoruz. Medeniyet biraz da sosyal ortamın gerektirdiği gibi davranmak, davranışlarını sergilerken başkalarının da orada olduğunu göz önünde bulundurmak demek.

Kaldı ki, dışarısının tek bir cinse ait olduğunu ima eden bir yaklaşımın, zamanla gözetleme-denetleme mekanizmaları geliştirmesi ve baskı kurması kaçınılmaz.
Kadın ve erkek dışarıda saygıyla bir arada varolacak. Bunun başka bir alternatifi yok. Daha doğrusu var: Kadınla erkeğin hiçbir şekilde bir araya gelmemesi için uğraşmak ve kadını kamusal alandan dışlamak.

Evet, bu da bir alternatif; ama medenî değil.

(2) Hollanda-Türkiye gerilimi, Trump'ın iktidara gelmesi, Putin ve Rusya'nın yeniden yükselişi, siyasal İslam'ın gelgitli hâlleri, medeniyetler çatışması, Hollanda'da Wilders, Fransa'da Le Pen... Ben bugünün Dünyasının, yirminci yüzyılda kalmış olan faşizm, Nazizm ve aşırı-sağ gibi kavramlarla açıklanamayacağını düşünüyorum. İşler değişiyor. Karşımızda yepyeni bir durum var. 

Kitabım Çağımızın Yanılgıları Üzerine'de, kendi bakışaçımdan Batı'yı ve Ortadoğu'yu da ele almıştım. Şu ana dek kimi okurlardan olumlu yorumlar aldım, kimileri ise eleştirdi. Eleştirileri dikkate almakla birlikte yazdıklarımın arkasındayım. Yeni bir durumun içinde olduğumuzu düşünüyorum.

Televizyonlarda sürekli yinelenen klişelerden farklı şeyler duymak isterseniz, keyifli okumalar :)


Fotoğraf: Deniz Kurt.
(3) Otuz beş yaşımı doldurmak üzereyim ve kendimi kendi ülkeme bu denli yabancı hissettiğim bir dönem daha hatırlamıyorum. Son dönemde aidiyet duygum iyiden iyiye yıprandı. Yabancı filmler izlediğim, İngilizce öğretmeni olduğum, Rus, Fransız ve Alman edebiyatına meraklı olduğum için beni tanımayan birisi ilk etapta Avrupaî bulabilir. Dolayısıyla, Avrupaî bir insanın kendini Türkiye’ye ait hissetmemesi doğal karşılanabilir. Oysa Türk Sanat Müziği eserlerinin çoğunu ezbere bilen, ana dilini seven, onu mümkün olduğunca özenle kullanan ve edebiyatımızdaki bazı yapıtları Dünya edebiyatına tercih eden bir insanım. Buna rağmen aidiyet duygum bu denli örselenmişse, kendimi kendi ülkeme bu denli yabancılaşmış hissediyorsam suç bende değil.

Bazen kendimi olan bitenden yalıtmayı deniyorum. Derken televizyonda belgesel filan izlerken zart diye canlı yayın giriyor araya. Referandum mitingleri... Feribotla karşıya geçiyorum mesela: Meydanlardan yine canlı yayın. OHAL uzatıldı. Hukuk askıda. Ülke KHK’larla yönetiliyor. İstikrar deyince bir tek yol ve köprü gibi mühendislik projelerinin tamamlanmış olması kastediliyor herhalde. Çünkü hukuk alanında tam bir başıboşluk söz konusu. Hayatın anlamı inşaat olmuş. Dışişlerinde olan bitene bakıyorum. Yaşananlar bir komedi filmi gibi ama hiç komik değil. Mütemadiyen AB'ye, İsrail'e, Rusya'ya filan atarlanıp duruyoruz da elimdeki pasaportla vizesiz girebildiğim neredeyse bir Bosna-Hersek kaldı.

Sesinin çok çıkması güçlü olmak anlamına gelmiyor. Ben Türk pasaportuyla, bir Alman vatandaşı gibi her yere vizesiz gidebiliyor muyum, gidemiyor muyum, mesele bu. Lafla güçlü olunmuyor. Gerçi dışişleri içişlerinin bir uzantısı oldu artık. Dışarısı yalnızca iç kamuoyunun gururunu okşayan çıkışlar yapmak ve içeride safları sıklaştırmak için kullanılan bir ortam. 90'larda İtalya'yı protesto için bir mobileti ateşe vermişti halkımız. Yıllar geçti. Değişen bir şey yok.

28 Şubat’ta yaşananlara dair sohbet ediyorum. Zulüm denenin, bir meslektaşımın komşu ilçedeki okula sürülmesi olduğunu öğreniyorum mesela. İyi de, bugün insanlar bırak başka bir kuruma gönderilmeyi, meslekten ihraç ediliyor, işsiz kalıyor, vatan haini ilan ediliyor, hatta sapır sapır intihar ediyor. Ortak bir noktamın olmadığı insanlar da olsalar, bu yaşananlar bana dokunmaya başladı. Tabandaki küçük insanlar, sıradan memurlar, öğretmenler, hatta yüksek lisans, doktora, ALES ve KPDS derken yıllarını harcayarak ve liyakat usulüyle akademiye girebilmiş hocalar meslekten atılıyor. Evet, o barış bildirgesine imza atmazdım. Onlar gibi düşünmüyorum. Ama kadrolarından atılmaları, hatta intihar etmeleri filan bana dokunuyor, gücüme gidiyor artık. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyebilmek isterdim ama dilim varmıyor. 28 Şubat Zulmü’nden bahsedenler, acaba yirmi sene sonra bugünleri hatırladığımızda ne gibi ama’lara sığınacak?

Kısacası, olan biten içime sinmiyor.

(4) Tuhaf günler. Biraz bahar yorgunluğu, biraz da iç dengeyi yakalamış olmanın verdiği durağanlık derken günler coşkusunu yitirdi. Coşku ve huzur birbirini dışlıyor, bir arada duramıyor sanki. Daha çok huzuru tercih etsem de, çok fazla huzur bazen kendimi dede gibi hissetmeme yol açıyor. Feyerabend’in otobiyografisinden bir cümle hatırlıyorum: “Günler günleri kovalıyordu ve neden yaşanması gerektiği açık değildi.” Huzur güzel şey. Fakat şu Mart ayında müzikten, filmlerden, sohbet etmekten, hatta okumaktan bile daha az tat alır oldum. Bir süre sonra geçeceğini biliyorum. Yine de, sanki kafam bir fanusun içindeymiş gibi, uzak, tatsız ve dokunaksız bir deneyimler demeti ile muhatabım ve bu hissizlik pek de matah bir şey değil.

Üsküdar’da bir koşu etkinliğine kaydoldum. Bana biraz daha hareket gerek. Son günlerde kitap ve makale okurken, iç sesimin, “ben bunları zaten biliyorum” dediği oluyor. Nereden bildiğimi bilmesem de biliyorum işte... Okunan her metin insana büyük katkılar sunmuyor -ne de bir kitapla insanın hayatı değişiyor. Okuyorum yine de. Alışkanlık. Bir de sınav kağıtlarını okuyorum arada. Değişiklik.

Notre Dame’ın Kamburu’nda matbaa sahnesi vardır. Çoğaltılmak üzere getirilen metni gördüğünde matbaacı bile heyecanlanır. Bugün sözün ya da metnin eskisi kadar büyük bir etkisi yok. "Hayatın anlamını, insanlığın kurtuluşunu buldum, evrenin sırrını çözdüm, üstelik ölümsüzlüğü keşfettim!" filan deseler, günümüz insanı “tamam, şuraya bırakıver, BİR ARA BAKARIM” deyip tekrar telefonuna gömülürmüş gibi geliyor. Farklı zamanların farklı insanları.

Coşku ve ilgi yoksunluğu, nam-ı diğer apati durumunda insanın ne bir şey yapası ne de bir şey yazası geliyor. Kafamın içi karman çorman değil. Daha ziyade derleyip toplayacak bir dağınıklık yok. Erken emekli olmuşum gibi bir tuhaf his. Arasıra küçük mutluluklar da olmuyor değil. Bugün sahilde koşarken bir köpek takıldı peşime. Altı kilometreyi birlikte koştuk. Alman kurdu. Bizi gören insanlar gülümseyip selam verdi. Birkaç eski öğrencimi gördüm. Yirmili yaşlarına gelmişler. Koşu bittiğindeyse köpeği sevip uğurladım.

Hayvancağız onca yolu sırf başını okşayayım diye tepmiş, sırf bu küçük ödül için bana eşlik etmiş gibi geldi. Sayesinde ben de kendime geldim -sağolsun.

(5) Son zamanlarda, “insanların düşüncelerini değiştiremezsiniz” ve “olguların fikirlere hiçbir etkisi yoktur” gibi ifadelere sıkça rastlıyorum. Türkiye’ye özel bir durum değil. New York Times, The Guardian ve başka yayın organlarında da görüyorum. Özetlemek gerekirse, artık hakikat sonrası (post-truth) bir dönemde yaşadığımız söyleniyor. Bugün insanların yalnızca görmek istediklerini gördükleri, sosyal ağlarda olduğu gibi, haber akışını diledikleri şekilde düzenledikleri ve duymak istediklerini söyleyen TV kanallarını izledikleri bir gerçek. Dolayısıyla, bilgiye ve farklı fikirlere ulaşmanın kolaylaştığı günümüzde, tam tersine, algılarını kapattı insanlar. Kapalı, sınırları belirli bir çerçeve güven verir. Belirsizlikse sevimsizdir. Buraya kadar tamam.

Tercihlerimizi yalnızca bilgi, akıl yürütme ve rasyonel karşılaştırmaya dayanarak yapmadığımız da doğru. Duygular epey belirleyici. O nedenle bir insanı herhangi bir konuda ikna etmek kolay değil. Doğruyu söylemek kadar güzel de söylemek, hatta insanların kalbine dokunmak gerekiyor. Buna da katılıyorum.

Yine de itirazım var. Birincisi, duygulara, önyargılara ve algıda seçiciliğe rağmen, akıl yürütmenin hâlâ bir gücü var. Yüzde yüz olmasa da etkili yani. Dolayısıyla insanlar dinlediklerinden ve okuduklarından pekâlâ etkilenebilir. “Aklına yatmak” diye bir deyim var. İnsanlık tarihine baktığımızda da değişimin hep varolduğunu görüyoruz. Gerek tek tek bireyler, gerekse topluluklar, kimi fikir ve olaylardan etkilenerek değişim geçirebilir. “İnsanların fikirlerini asla değiştiremezsiniz” şiarı geçerli olsaydı, her şeyin donup kalması, hiçbir şeyin değişmemesi gerekirdi. Hıristiyanlık ve İslamiyet bu denli yayılamazdı mesela. Veya Marx ve Engels’in yazdıkları, Sovyet devrimine yol açmazdı. Bugün köleliğin, işkencenin, çocuk işçiliğinin, reşit olmayan kız çocuklarının evlendirilmesinin filan yanlış olduğunu düşünüyoruz. Oysa bir zamanlar böyle değildi.

Demek ki ikna etmek ve ikna olmak mümkün. Bu makro örnekler bir yana, herhangi bir konuya dair bir yazı okuduğumuzda kimi yargılarımız değişebiliyor pekâlâ. "Daha önce hiç bu açıdan bakmamıştım" diye kendi kendimize mırıldanabiliyoruz.

Bazen bu tip yaklaşımlar, tartışma ortamını ortadan kaldırmak için, yaygın fikirleri benimseyenlerin kullandıkları bir taktik de olabiliyor açıkçası. "İnsanların fikirlerini değiştiremezsin" = "Sus."

Zorla güzellik olmaz elbette. Gelgelelim, bir düşünce ifade edildiği an tebliğ de edilmiş oluyor. Bence bir düşüncenin ifade edilmesi, içinde ister istemez karşı tarafı ikna etme arzusu barındırır. Yoksa insanlar hâl hatır sormak dışında hiç konuşmaz, tarih boyunca çoğu kitap hiç yazılmaz, herkes evinde günlük tutar ve düşüncelerini yalnızca kendine saklardı.

(6) Gün geçmiyor ki hayatın olağan akışı tepeden inme bir kararla sekteye uğramasın. Hani yurtdışında gezerken izlenimlerim eşliğinde fotoğraf paylaşır, yurtiçinde ise koşu etkinliklerine katılırım ya, işte o gezilerde konaklamayı hep Booking.com üzerinden ayarlarım. Dün bir mahkeme kararı ile Booking’in Türkiye’de artık kullanılamayacağı duyuruldu. Sebebi "haksız" rekabetmiş.

Son yıllarda hizmetinden en memnun kaldığım, çokça kullandığım için “Genius Üye” sıfatı kazandığım bir kuruluş Booking. Bizim turizmciler rekabet edemeyince, değil daha iyi bir hizmet üretmek, muadilini bile ortaya koyamadıkları için yasaklama yolunu tercih etmişler anlaşılan.

Booking o kadar harika bir hizmet ki, inanın övmeye neresinden başlayacağımı bilemiyorum. Sanırım en güzel yanı küçük işletmelerin ayakta kalmasına katkı sunması. Normalde asla bulamayacağım, kıyıda köşede kalmış aile işletmelerini hep Booking sayesinde keşfettim. Bu haftasonu Üsküdar’da kalacağım mekân Karacaahmet Mezarlığı’na komşu, eski, cumbalı bir İstanbul evinin restore edilmiş hâli mesela. Mütevazı bir pansiyon. “Booking gibi siteleri yasaklayalım da turizm canlansın” diye düşünüldüyse, tam tersine, bu karar bu küçük, şirin ve samimi işletmelerin sonunu getirir. Böyle bir aile işletmesi bana “müşterilerimizin %80’i Booking’den geliyor. Müşterilerin verdiği yüksek puanlar ve yazdıkları olumlu yorumlar sayesinde bu noktaya geldik” demişti. Söz konusu mahkeme kararının akılla izanla alakası yok. Ha, “acentalar olmadan seyahat edemezsiniz, madem seyahat ediyorsunuz, acentalara, turlara başvurun” deniyorsa, inadına hiçbir yere gitmem. Evde otururum daha iyi.

Unlu mamûllerin zararlarından bahsedebilir, kilo aldırdığından dem vurabilirsiniz mesela. Ama yiyip yememek kişinin tercihidir. “Bakın tur şirketleriyle giderseniz şöyle şöyle artıları olur” diyebilirsiniz. Ama son derece memnun olduğum alternatifimi ortadan kaldırıyorsanız bu bir dayatmadır. Seçenek sunmak başka, o seçeneği dayatmak başka şeyler.

Önümüzdeki dönemde AB ile müzakerelerin durdurulması için de referanduma gidilebilirmiş. Olmaz demeyin. Çoktandır hiçbir şeye şaşırmıyorum. Kişisel hayatımın olağan akışı bu müdahalelerle bozuluyor, elimde kalmış tek tük mutluluklarım da bu şekilde uçup gidiyor açıkçası. Oldu olacak, sahilde plaj dışında yüzmeyi de yasaklasınlar da tam olsun. Türkiye'de kısa vadede hiçbir umut taşımadığım için okumak, koşmak ve yüzmek gibi küçük şeylerle mutlu olmaya gayret ediyorum. Bir beklentim de 2,5 sene sonra yeşil pasaporta kavuşacak olmam. Ama yarın bir gün yeşil pasaportu olanlara da engeller çıkarsa şaşırmam.

Yalnız ve güzel ülkemiz yalnızlaşmaya devam edecek anlaşılan.

28 Mart 2017 Salı

On Sekiz Yaşında Milletvekili Olmak

On sekiz yaşındaki hâlimi hatırlıyorum da, kendimden fazlasıyla emindim. Ne var ki bu özgüven sağlam temellere dayanmıyordu. Toydum. Ülkenin tarihinden, yasalardan ve hukuktan bihaber, tek kaygımın kendi yakın geleceğim olduğu, henüz ergen ben-merkeziyetçiliğini üzerimden atamamış olduğum bir yaştı sonuçta. Bırakın bir ülkenin yasama görevini icra etmeyi, kişisel kararlarımda dahi hatalar yaptığım bir dönemdi. Hacettepe Üniversitesi’nin Fransız Dili ve Edebiyatı bölümüne girmiştim önce. Sonra kaydımı sildirmiş, iki senemi heba etmiştim. Toyluk... Akıllı olmasına akıllıydım. Hatta kimileri beni olgun bile bulurdu. Öte yandan akıl başka, deneyim başka şeyler.

Sanıyorum bugün insanlar “laf sokma” ve “taşı gediğine oturtma” olarak tabir edilen hazırcevaplılığı tek başına yeterli sanıyor. Evet, on sekiz yaşında bir gencin IQ’su yüksek olabilir. Hepimizden zeki olabilir. ALES’e girse tam puan alır, satrançta hepimizi yener belki. Gelgelelim ülke yönetiminde, özellikle yasamada zeka asla tek başına yeterli bir ölçüt değil. Öyle dik durmak ve meydan okumak gibi savaşçı eğilimler de deneyim ve birikimin yerini tutmuyor. Ha, "bize, yasaları hukuken yorumlayacak akademik beceri ve yaşam tecrübesinden yoksun olsa da mecliste el kaldırıp indiren, lidere itaat eden ve partiye mutlak sadakat gösteren gençler lazım" deniyorsa, eyvallah. Yönlendirmesi de kolay olur. Ağaç yaşken eğilir, malûm. İstediğin yöne çekersin. Adanmış, sadık, heyecanlı gençler.

Mecliste koca adamları bile kavgalarda zor ayırırken, on sekiz yaşında heyecanlı gençleri zaptedebilene aşk olsun. Amaç sağlıklı düşünen, yeri geldiğinde itiraz eden, eğitimli, deneyimli ve olgun bireylerin yerine gencecik çocukları militan ya da vitrin süsü gibi kullanmaksa anlarım. Ülke yönetiminin ve yasamanın sağlıklı yapılabilmesi için biat, adanma ve coşku gibi özellikler yeterli değil. Sanırsın meclise değil, savaşa giriliyor. Örneklerse ya alakasız, ya da anakronik. Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaş örneği mesela -sanki hâlâ on beşinci yüzyıldaymışız gibi. Atatürk gençlere emanet etti ülkeyi. Doğru da, herhalde bunu derken on sekiz yaşında insanların milletvekili olmasını kastetmemişti.

On sekiz yaşındaki birey liseyi bitirir. Akademik becerisi varsa üniversite okur. Belki işe başlar. Staj yapar. Erkekse birkaç sene sonra askere gider. Üniversitede yurtta kalır. Sonra arkadaşlarıyla eve çıkar. İlk kez bir evin sorumluluğunu üzerine alır: Faturaları yatırır. Temizlik öğrenir. Her gün tavuk döner ve makarnayla olmayacağını anlayıp yemek yapmayı öğrenir. Ailesinin değerini anlar. İşbölümünü, paylaşmayı, dostluğu öğrenir -ve ay sonunu getirmenin ne denli zor olduğunu. Doyasıya eğlenir, kahkaha atar, farklı insanları tanır, başarılı olur, başarısız olur, mutlu olur, mutsuz olur, aşık olur. On sekiz yaşındaki bir insan tüm bunları olur. Her şey olur.

Ama milletvekili olmaz.

Tamer.

14 Mart 2017 Salı

Zülfü Livaneli ve Son Ada Üzerine

Zülfü Livaneli.
Belki içinizde çoktan okumuş olanlar vardır. Zülfü Livaneli’nin Son Ada’sını bitirdim dün. Kendilerine yaşanabilir bir dünya kurmak için küçük bir adaya yerleşen insanların başına gelenleri anlatan bir roman. Huzurlu bir yaşamdan ötesini arzulamayan, çam fıstıklarını satarak, balıkçılık yaparak ve küçük bahçelerine ektikleri sebzelerle, kendi hâlinde yaşayıp giden insanların mütevazı hayatları. Adadaki hakim ilişki kipi üstünlük kurma şeklinde gelişmemiş. Özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin az çok başarıya ulaştığı bir ortam. Kimisi inzivaya çekilmiş, kimisi daha dışadönük insanlardan oluşan, ufak tefek farklılıkları olsa da mutluluğu akşamları kurdukları sofralardaki neşeli sohbetlerde yakalamış bir topluluk.

Ne var ki, sonradan oraya yerleşen hırslı bir kişinin adaya "çekidüzen" vermek istemesiyle ortamdaki huzur yavaş yavaş bozuluyor. Onun bu müdahaleci tavrı tepki çekiyor ilkin. Gelgelelim, önce birkaç kişiyi, sonra daha fazla insanı ikna ediyor. Böl ve yönet politikası sayesinde diğerleri üzerinde adım adım üstünlük kuruyor. Üstünkörü oylamalarla, demagojiyle ve sözde ihtiyaçlar yaratarak adanın kontrolunu ele geçiriyor. Bu süreçte doğruları gören ve gidişattan memnun olmayan kişileri ise düşman ilan ediyor.

Kitapta martılarla mücadele adı altında örneklenen süreç, insanların desteğini almanız için bir düşman kurgulamanın nasıl da işe yaradığını gösteriyor. Belirli aralıklarla oluşturulan düşman algısı sayesinde adadakiler hep teyakkuz hâlinde tutuluyor. Adadaki huzuru bozan kişinin, yani başkanın çıkarlarının, tüm adanın çıkarları olduğu yanılsamasının yaratılması, kendilerini desteklemeyen insanların kolaylıkla hain ilan edilmelerine imkân tanıyor. Mütemadiyen oluşturulan tehdit algısı, "ben gidersem bu ada mahvolur" mesajını ada sakinlerinin bilinçaltına işliyor. Adadaki eski huzurlu günler yerini bir kâbusa bırakırken, ikiye bölünmüş olan topluluk artık dışarı çıkmaz, sofralarda bir araya gelmez, birbirine güvenmez, birbirinin açığını arar hâle geliyor. Görünüşte saflar sıklaştırılmış olsa da, birlik görüntüsünün altında bir bölünmüşlük hâkim.

İşin en acı tarafı ise olan bitenin üzerinden belirli bir zaman geçince, ada sakinlerinin, olayların sorumlusunun, yani ilk başlatanının kim olduğunu unutması.

Son Ada demokratik bir distopya. Toplumların -kitaptaki tabirle “teşvik ve tehditle”- nasıl da kolayca yönlendirilebildiğine dair harikulade bir anlatı. Şahsen kitabı keyifle okudum. Livaneli’nin yalın ve güzel Türkçesi de bunda etkili oldu tabi. Okuduğum kitabın tarzı ne olursa olsun, Türkçe'nin güzel kullanımını önemsiyorum.

Şu sıralar okumakta olduğum kitaplarsa şöyle: Ümit Kıvanç - Yalnız Olmuyor; Alexandr Dugin – The Forth Political Theory; İlber Ortaylı – Avrupa ve Biz.

Tamer Ertangil.