15 Aralık 2018 Cumartesi

Şeyma Subaşı, Nafaka ve Züğürdün Çenesi

Şeyma Subaşı yoksulluk nafakası olarak Acun’dan her ay 115 bin lira alacakmış. Pekâlâ basınla paylaşmayabilecekleri bu malumatı paylaşmakla gündem olmayı başardılar. Yalnızca zengin olmakla ünlü olabilmek, hatta sırf ünlü olduğu için, herhangi bir meziyeti olmaksızın ünlü olabilmek hayli ilginç. Şeyma Subaşı'nın ismini arasıra duyuyor, kendisinin bir şarkıcı veya dizi oyuncusu olduğunu sanıyordum. Meğer sadece Acun’un eşiymiş. Ünlü; çünkü ünlü. Sadece ünlü işte. Kim Kardaşyan gibi. Sanırım o da sırf ünlü olmakla ünlü.

Olaya iki açıdan bakmak istiyorum. Birincisi, bu gibi durumlar bize fakirliğimizi hatırlatıyor. Bu sabah altı buçukta uyandım. Nöbetçi olduğum için okula erkenden varmam gerekiyordu. Yedi buçukta hava hâlâ karanlıktı. İçinde mercimek yemeği, yoğurt, ekmek ve meyva bulunan üçlü sefer tasım elimde, boynumu montumun yakasına kıstırmış hâlde şehirçi dolmuşunu beklerken o meblağlar aklıma geldi ve garibanlığımı hatırladım. Evet. Ayda 125 bin lira nafaka. Vay be. Tahayyül etmesi bile zor. O kadar ki, büyük bir ev görünce “acaba kaç lira doğalgaz geliyordur?” diye düşünen bizler için ultra zenginlerin zenginliklerini hayal etmek bile zor. O para muhtemelen kendisinin aylık kuaför ve kıyafet masraflarını anca’karşılıyordur. Haftasonu Florida’ya kaçmalar filan... Küçük paralar yani bunlar. Biz züğürtlerin çenesini yoran, küçük meblağlar.

İkincisi, 90’lı yıllarda çizilen “ayakları üstünde duran kadın” imajının gözden düştüğünü gözlemliyorum. Çok iyi hatırlıyorum. Zengin bile olsan, eğer kadınsan muhakkak okumalı, bir meslek edinmeli, bir yerlere gelmeli, hiç değilse kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmeliydin. Çalışmak bir gurur meselesiydi. Kadın evlense ve anne olsa bile çalışmalıydı. İhtiyacı olmasa bile çalışmalıydı. Beraberlikler bir tarafın diğerine muhtaç olduğu değil, karşılıklı istekle şekillenen ilişkiler olmalıydı.

Bugün bu durum ya tersine döndü ya da en azından “ayakları üstünde duran kadın” rol modeli gözden düştü diye düşünüyorum. “Ne diye enayi gibi dirsek çürüteyim? Bulurum zengin kocayı, bakarım keyfime” anlayışının tekrar popülerleştiğini gözlemliyorum. Belki gençlerle iç içe olduğum için, yeni nesil gözümün önünde olduğu içindir, bu geçişin yavaş yavaş gerçekleştiğini hissediyorum. İdealizmin esamesi okunmuyor.

Bak şu ünlü kadınlara: Milyon takipçisi var. Hiç çalışmadı. Hiç gayret göstermedi. Zengin kocayı buldu, yaptı çocuğu, boşandı ve şimdi hem hayatı garanti hem de herkesin gözü onun üzerinde. Para, popülarite, hayran kitlesi, ne ararsan var ve bu unsurları barındıran kimliğini kendin değil, evlendiğin adam vasıtasıyla inşa etmişsin. Kendini kendin kurmamışsın aslında. İşte yeni rol-model. “Enayi gibi çalışan” değil, hazıra konan, kurnaz, uyanık insanlar. Bilinçaltımıza işleniyor ve farkına bile varmıyoruz belki.

Hiçbir şey yapmadan zengin ve ünlü olmak gibi büyük hayaller kuran gençliği bekleyense büyük hayal kırıklıklarından fazlası değil.

2 Aralık 2018 Pazar

Hassasiyetlerde Son Nokta: Görüşçülük

90'ların ikinci yarısında internet yaygınlaşırken okuduklarımdan hatırlıyorum: Artık bilgiye erişimin yanısıra farklı görüşlere erişim de mümkündü. Herkes birbiriyle iletişim kuracak ve birbirinin ne düşündüğünü öğrenecekti. İnternet, tam da postmodernizmin öngörülerine uygun bir şekilde, bir "kanaatler çoğulluğu" ile sonuçlanacaktı. Kanaatler çoğulluğunda farklılıklarla karşılaşmaya alışacak, böylelikle daha hoşgörülü olacak, kendimiz gibi olmayanlarla, farklı tercihlere sahip olanlarla empati kuracak, onları anlayacaktık.

Sonuç tam bir fiyasko. Tam aksine, insanlar görüş paylaşmaz oldu. Instagram zaten sırf görsel. Twitter’da görüş paylaşanlar rumuz kullanıyor -kendi adlarını değil. Hoş, görüşler de çoğunlukla epey yüzeysel. Televizyon izlemediği için övünmesin kimse; zira artık sosyal ağlar kalitesizlikte televizyon ile yarışıyor. Facebook şiir-çiçek-böcek ve yemek-bebek-düğün üçlülerine hapsolmuş durumda. Hani farklı kanaatler? Hani fikirler? Pek az. Kanaatlerini paylaşanlar var ama onlar da arkadaş listeleri oluşturmuş, kendisi gibi olmadığını bildiği kişilerden esirgiyor görüşlerini. Bu kapalı çemberler hem bir onaylama-onaylanma döngüsü yaratıyor, hem de muhbirlere karşı güvenli bir ortam sağlıyor. Evet, muhbirlere karşı; çünkü maalesef çevrenizdeki, hiç beklemeyeceğiniz birisi bile sizi bir görüşünüzden ötürü bir yerlere şikayet edebiliyor.

İlginç bir örnek geliyor aklıma. Portekiz’de fotoğraf paylaşırken birisi takibe başlamıştı. Kendisi hiçbir konuda görüş beyan etmeyen birisiydi. Doğasever. Çiçek-böcek fotoğrafları filan. Yargılamıyorum. Tercih meselesi. Portekiz’deki müze ve sanat galerilerinden yaptığım paylaşımlar ilgisini çekmiş. Tabi benim için görsellik bir yere kadar. Çeşitli konularda görüşlerimi yazmadan duramam. Biliyorsunuz, hiç değilse haftada bir dökerim içimi. Bunun üzerine takipten çıkacağını söyledi. Kusura bakmayaymışım. Olabilir, buna bir itirazım yok; yalnız, fikir yazılarından rahatsız olduğunu söyleyince tuhaf karşıladım. Nasıl yani? Görüşlerimi beyan ederken hakaretamiz ifadeler kullanmıyorum ki zaten? Olsun, rahatsız oluyormuş. Hep fotoğraf paylaşacağımı zannettiği için takip etmiş. Peki, güle güle.

Sanıyorum postmodernliğin getirdiği kimlik politikalarından doğan cinsiyetçilik, homofobi, İslamofobi, ırkçılık, mezhepçilik, türcülük vb. hassasiyetlerin daha ileri bir aşamasına geçmek üzereyiz. Bu yeni hassasiyete “görüşçülük” diyebilirim. Yani, hayvansal gıda tükettiğin için seni türcülükle itham edenler, belki de giderek, “belirli bir görüşü beyan ederek o görüşü benimsemeyenleri dışlamış, ötekileştirmiş oluyorsun” demeye başlayacak. "Görüş beyan ederek beni kırıyor, incitiyorsun." "Bu yaptığın resmen görüşçülük!" vb.

Bu aşırı hassasiyetler en sonunda görüş beyanından bile rahatsız olmaya vardı ve bu yüzden insanlar ya suskunluğa gömülüyor, ya rol yapıyor ya da çiçek-şiir-düğün görselleriyle, düşüncesiz, sözsüz, içeriksiz içeriklere, salt görsele ve biçime indirgiyor hayatı. Bu durumdan hoşnutsuzum.

27 Kasım 2018 Salı

Bireyselleşme ve Beslenme

Konsere gitmeyi sevmiyorum. Sırf daha fazla insan sığacak diye insanları ayakta dikiyorlar. Belim tutuluyor o kadar uzun süre ayakta durunca. Onca insanın arasında rahat edemiyorum. Müziği kulaklıkla dinlemeyi tercih ederim. Çoğunlukla yürürken -bazense evde, televizyon hoparlöründen. Sinemaya hiç gitmem. Filmi evde, dilediğim zaman, rahat giysilerle, dilediğimi yiyip içerken izlemekten haz alıyorum. Etrafımda tonla insan varken film izleme fikri hiç cazip gelmiyor.

Sokak partileri, yılbaşı kutlamaları, çığlık çığlığa eğlenen insanlar! Televizyonda izlemesi güzel ama o ortamları sevmiyorum. Zaten yılbaşı mı kaldı? Terör ve taciz olayları yüzünden insanlar kalabalık ortamlara girmeyi bıraktı. 2016’ya girerken İstanbul bile ıssızdı. 2019’a girerken durum değişir mi? Bilmiyorum.

Tek başına yemek yiyemediğini söyleyenler var. İçinden o masaya oturmak gelmiyormuş. Ben tek başıma yemek yemeyi severim. Küçük balıkları hep tek yerim çünkü onları elimle yiyorum ve dışarıda o şekilde görünmek istemem. Kendi yemeğini kendin yapmak gibisi yoktur. Hiç değilse koyduğun yağı ve tuzu bilirsin. Kafelerde oturmayalı uzun zaman oldu. Mecbur kalmadıkça gitmem. Kendi çayımı kahvemi kendim yaparım. Haftada bir, porselen demlikte 42 numaralı Tirebolu çayımı demler, akşamları bakır cezvemde Türk kahvesi pişirir, haftasonu sabahları kitap okurken filtre kahve yaparım. Tansu Hoca vermişti, kakule de koyuyorum nadiren. Kafelerde üçüncü kalite, metalik ve beklemiş çayımsıyı içeceğime, çok canım isterse, nadir de olsa dışarıda simit alıp çay ocağına oturuyor, lezzet alıyorum hiç değilse.

Koşmayı, yüzmeyi ve yürümeyi neden sevdiğimi de buldum. Çünkü bunlar bireysel sporlar. Futbol oynamak için başkalarına muhtaçsın. Bir-iki kişi yan çizse takım kurmak zorlaşır. Oysa kendi başına çıkıp koşabilirsin. Kitap okumayı da bireysel bir uğraş olduğu için seviyorum. Kitapla senin arana kimse girmiyor. Öğrenciyken grup çalışmalarını hiç sevmezdim. Kendi başıma çalışmaya bayılırdım. Kaldı ki, grup ödevlerinde sorumluluk hep bir-iki kişiye yığılırdı. Hiç sevmem.

Film, müzik, spor, yemek ve aklınıza ne gelirse tüm işlerde bireyselleşmeyi seviyorum. Yaşasın bireyselleşme, varolsun kendine yeterlik ve teşekkürler teknoloji! Aslında çoğunluk ben gibi bence. İnsanlar ilk fırsatta araba almak istiyor ki böylelikle toplu taşımada başkalarıyla bir arada durma zulmünden kurtulsunlar. Sartre gibi “cehennem başkalarıdır” demeyeceğim. Bu ifade mübalağalı; ama bireyselleşmenin iyi bir şey olduğunu söyleyebilirim.

İki aydır çok daha iyi besleniyorum. Sebze yemezdim pek. Artık her hafta pazardan kabak, havuç, pırasa, karnabahar, brokoli ve patlıcan gibi sebzeler alıyor, kapaklı borcamda karışık sebze yemeği yapıyor, üzerinde zeytinyağı gezdirip afiyetle yiyorum. Eskiden salata yapmaya üşenirdim. Üşenmiyorum artık. İnce ince doğruyorum tüm bileşenleri. Yiyeceğim kadarına limon sıkıp zeytinyağı döküyor, kalanını dolaba kaldırıyorum ki ertesi gün yiyebileyim. Çok güzel bıçaklarım var. Ciddiye alıyorum bu işi. Çop-çop-çop-çop! Takım elbiseyle giresim geliyor mutfağa.

Haftada bir, bazen iki kez balık yerdim zaten. O alışkanlığımı sürdürüyorum. Yine kapaklı borcamda. Canım borcamım. Kapaklı olunca yemek sıçramıyor fırının içine. Temizlik derdi yok. Kapağına kurban. Balığın arasına birkaç defne yaprağı koyuyor, azıcık karabiber serpiyor, zemine havuç olur, kabak olur, canım ne isterse ondan doğruyorum. Jülyen şeklinde. Tereyağı koyuyorum bir parça ki lezzet versin. Tereyağımla zeytinyağımı güvendiğim yerlerden alıyorum. Ayçiçek yağı da var ama onu anca’salça hava alıp küflenmesin diye koruyucu olarak kullanıyorum.

Günlük süt alıyorum artık. Çiğ süt alıp kendi yoğurdumu yapmayı deneyeceğim. Ona nedense hâlâ motive olamadım. Yine de hayatıma bakliyat, tavuk, pilav, makarna, kırmızı et ve balığın yanısıra sebze çeşitleri ve salatayı katmış olmam, evet, insanlık için belki küçük, ama benim için büyük bir adım oldu.

Dolapta her zaman meyva oluyor. Ekmek yememe inadımdan vazgeçtim. Tam tahıllı buğday ekmeği alıyorum. Yoğun ve lezzetli. Bir dilimden bir şey olmaz. Hem zeytinyağına banmak güzel oluyor. Günde küçük bir kâse badem, kaju, fındık, ceviz ve kuru kayısı yeme alışkanlığı da geliştirdim. Forza sağlıklı yaşam!

Bunları neden anlattım? Çünkü son bir aydır belleğim güçlendi. Yapılacak işleri unutmaz oldum. Not tutmama gerek kalmıyor. Okulda ve evde dikkatimi daha uzun süre odaklayabiliyorum. Okuma performansım arttı. Şam şeytanı gibi, cin gibi dolaşıyorum ortalıkta. Bunda mışıl mışıl uyuyor olmamın da katkısı büyük muhakkak; ama dengeli beslenmenin olumlu etkisini hissediyorum. Bellek güçlendi, kafam daha iyi çalışıyor. Teşekkürler sevgili sebze ve yemişler. İyi ki varsınız. 

Kendimi daha da geliştireceğim. Böyle devam edersem saçlarım bile siyahlar belki 😊

24 Kasım 2018 Cumartesi

Kadınlar, Çalışmak ya da Çalışmamak

Bir profesör, yerel seçimlerde kadın adaylara oy vermeyeceğini, kadının yerinin belediye başkanlığı değil evi olduğunu, esas meziyetinin ev hanımlığı olduğunu söylemiş. Bu konularda Türkiye’deki ikilik malûm. Bir yanda bu görüşleri paylaşanlar var, diğer yanda ise kadının çalışmasının çağdaşlığın bir gereği olduğunu savunanlar.

İkinci kanada yakın olmakla birlikte çok da adanmış değilim. Bir kere iş hayatı sömürüdür. Hayatını idame ettirmek uğruna bir patronun güdümüne girer, neredeyse tüm vaktini işine vakfeder ve özgürlüğünden feragât edersin. Evet, özgürlük adı altında pazarlanan bu kariyer denen şey bir aldatmacadır. Doğrudur. Hani derler ya, sana kimin hükmettiğini öğrenmek için kimi eleştiremediğine bak diye, gerçekten de, patronları öyle kolay kolay eleştiremezsin. Hayatını kazanmak için eline baktığın, muhtaç olduğun kişi ille de eşin olmayabilir yani. 

Ancak, kadınlar da erkekler gibi özgür irade sahibi olduklarına göre dilerse çalışır, dilerse çalışmazlar. İş hayatını, çalışmayı, kariyer saplantısını yüceltmemekle birlikte, yine de, özgür iradeyi ve kadın ve erkeğin kamusal alanda bir arada olmasını savunuyorum. Bu bir tercih. Gördüğüm kadarıyla muhafazakâr aileler de kızlarının okumasını ve bir meslek sahibi olmasını istiyor ki yarın bir gün kocasından kötülük görecek olursa rest çekebilsin.

Profesörün açıklamasındaki sıkıntı kendisinin bir dekan olmasından kaynaklanıyor. Demek ki yetkesine bağlı kadın akademisyenlerin ve okuldaki kız öğrencilerin de esas görevinin ev hanımlığı olduğunu düşünüyor. Böyle düşünen birisinin cinsiyet ayrımcılığı yapması mümkündür. Belki de kız öğrencilere erkeklerden daha düşük not vererek onların iş hayatından uzak durmasını sağlayacak. Var mı aksinin bir garantisi? Ben lisede öğretmenim. Desem ki “kadının yeri evidir, anneliktir, ev hanımlığıdır -çalışmak değil”, benim kız öğrencilerim demez mi ki “e Hocam o zaman biz boşuna okumayalım, meslek edineceğiz, işe gireceğiz diye yırtınmayalım bari.” Benim etik yükümlülüğüm, öğrencilerime cinsiyetine bakmaksızın eşit mesafede durmaktır. Bunu ihlâl etmemeli.

Bir de işin ekonomik boyutu var. Evet, kimi kadınlar çalışmak istemiyor olabilir. Erkeğim gerçi ama, çok zengin olsam ben de çalışmazdım vallahi :) Tamam, kadın belki çocuklarıyla ilgilenmek istiyordur. Kreşte öğretmenlik yapmak yerine kendi çocuğuna zaman ayırmak, evin iç işleriyle ilgilenmek istiyordur. Buna bir şey diyemem. Peki kardeşim, acaba kocası tek maaşla evi geçindirebilecek mi? Bugün metropollerde kirada oturan çiftler, bir de çocuk yapmışlarsa, yalnızca erkeğin geliriyle rahat geçinebilir mi?

Geçinemez. Eskiden bir tek adam çalışırmış, tek aylıkla ev alır, bir de çocuk okuturmuş üç tane. Hadi şimdi yap aynısını? Kadınların iş hayatına katılması biraz da ekonomik mecburiyetten ötürü doğdu yani -bu nokta hep es geçiliyor ve tartışma zihniyetler etrafında dönüp duruyor. Hayatın ekonomik gerçekleri ise kişisel görüş farklılıklarından pek etkilenmiyor.

Yerli Üretim

On sene önceki televizyon programlarını hatırlıyorum. Yerli Malı Haftası’nın Eski Türkiye’ye özgü olduğunu söyleyen iktisatçıları da hatırlıyorum. Artık yerli ürün diye bir konsept kalmamıştı onlara göre. Dünya ekonomisi, küreselleşmenin etkisiyle, ürünün nerede üretilip nerede tüketildiğini önemsiz kılmıştı. “Sen eğer bu ürünü Çin’den daha ucuza üretemiyorsan Çin’den alırsın” diyorlardı. Yerli Malı Haftası ve yerli ürünlerin önemine, kendi tarım ve sanayimize yapılan vurgu, dışa kapalı, Dünya’yla entegre olmamış Eski Türkiye’nin, bambaşka bir paradigmanın ürünüydü. Mercimeği yurtdışından daha ucuza mal edemiyorsan, üretmeyecektin. Bu kadar basitti. Dışarıdan 10 liraya almak varken, sen burada 12 liraya üretiyorsan enayilik ediyordun. 2009-2010 gibi küçük çaplı bir ekonomik dalgalanma oldu sonra. Görüşleri pek değişmedi. O sıra televizyonlara çıkıp tüketimi savunuyor, “alın, verin, ekonomiye can verin” diyordu iktisatçılar.

Şimdi bakıyorum da, tam aksi şeyler savunuluyor. Yerli ürünlerin ambalajlarına “Yerli Üretim” ibaresi konması zorunlu tutulmuş. Dünya pazarına karşı kendi ürünlerimizi korumanın öneminden söz ediliyor. İlginçtir, tüketimden değil, tasarruftan dem vuruluyor. Yakında ekranlarda, tekrar, biriktirmenin erdemine vurgu yapılır, “sakla samanı gelir zamanı” ve “damlaya damlaya göl olur” gibi çocukluğumuzun atasözleri dillendirilir ve bankalar çocuklara kumbara hediye ederse şaşırmam. Kağıt fiyatlarındaki artış (bu arada beni de vurdu, kitaplarım zamlandı) yüzünden “kağıdı Brezilya’dan almak yerine kendimiz üretmeliyiz” diyen oluyor. E-günaydın.

Belleğim çok güçlü değil; ama ekonomiye dair söylemlerdeki bu farklılaşmanın, hatta yüz seksen derece dönüşün farkına varamayacak kadar zayıf da değil.