19 Eylül 2017 Salı

Teknolojiden Kaçıp Doğaya Sığınmak

Modern teknolojiden kaçıp doğaya sığınma arzusu duyduğumu hatırlamıyorum. Makinelersiz yaşamak istemezdim. Az önce şarjlı diş fırçamla dişlerimi fırçaladım mesela. Canlı yayın müthiş bir olanak. Güneş tutulmasının en iyi göründüğü yerden, Olimpiyatlardan, Irma Kasırgası’ndan canlı yayın. Kablosuz teknolojileri seviyorum. Nihayet ev ve işyerlerindeki kablo terörü sona eriyor. İleride hiç kalmayacak. Beyne ve kalbe zararı var dediklerine bakmayın. Yarım asırdır uydulardan TV yayını alıyoruz. Havada kablosuz sinyaller hep vardı. Zaten insan bedeni adapte olur. Ortalama insan ömrü uzuyor.

E-kitap okuyucum elimden düşmüyor. Kağıt kokusu nostaljisi yapacak değilim. Evde yüzlerce basılı kitabım var. Tamam, dekor olarak güzel; ama bir yerden sonra yeni bir kitaplık daha istemez oldum. Basılı kitap kutsalım değil. Basılı kitap dediğiniz bilgisayarda yazılıp çıktısı alınan metinler zaten. El yazısı değil sonuçta. Sahaf nostaljim yok. Eski kitaplara merakı olanlara karışmam. Beni cezbetmiyor.

Akıllı telefonumu özellikle yurtdışındayken kullanmaya bayılırım. Uydu üzerinden konum saptama müthiş bir olanak. Gitmek istediğim tüm mekânları elimle koymuş gibi buluyorum. İnternete gerek yok. İndir haritaları, GPS açık olsun, sonra gez dur. Fotoğraf çekiyor olması da cabası. Görüntülü konuşma, gerçi hiç kullandığım yok ama, şunun şurasında çocukluğumun bilimkurgu filmlerinde olan bir teknolojiydi. Şimdi elimizin altında.

Dün akşam kahroldum. Yedi yıllık emektar ses sistemim ÇAT-PAT-PAT seslerinin ardından bozuldu. Ben onunla ne filmler izlemiş, ne şarkılar dinlemişim. Tarkovskiler, Bergmanlar, Kieslowskiler gibi ağır abilerden bol efektli bilimkurgu filmlerine... Lost’u, Prison Break’i bitirmişim ben bu sinema sistemiyle. Canım ya. Yenisini istemiyorum. Onarılacak. Şu an evimin neşesi gitti resmen. Yokluğuna alışamadım :( Televizyonun kıytırık hoperlörüne kalmak ne acı.

Kendimce kurallarım var tabi. Paylaşım yaptıktan sonra 1-2 saat geçmeden bakmıyorum kim beğenmiş, kim yorum yazmış diye. Dizüstümün ya da telefonumun beni esir etmesine izin vermiyorum. Ama doğaya kaçayım, teknolojiyi bırakayım diye bir kez olsun düşünmemişimdir. Hayır, doğa da olsun, teknoloji de? Bunlar birbirini dışlamaz. Teknoloji hep vardı. Basit bir balta, değirmen veya köprü de teknolojidir (tekhne+logos). Neyse, o ayrı konu.

İnsan yaşamının olduğu yerlerde kontrol altına alınmış doğayı seviyorum. Doğada polenler, kasırgalar, envai çeşit hastalık, sıtma mikrobu taşıyan sivrisinekler filan da var sonuçta. Mikroplar, bakteriler ve virüsler de yaşam mücadelesi veriyor. Binanın bahçesinde boyum kadar ot bitmiş ve dut ağacına binlerce tüylü tırtıl musallat olmuş, ağacı yiyip bitirdikten sonra artık evlere girmeye çalışıyor, buna rağmen binada kimse şu otları yolalım, ağacın bakımını-budamasını-ilaçlamasını yaptıralım demiyorsa ben istemiyorum öyle doğallık kardeşim. 

Yaşasın teknoloji. Bir de unutmadan, kahve makinamı da seviyorum.

Ek: Bu paylaşımı yapma sebebim teknoloji kötülemenin kabul gören bir eğilim olması. Moda gibi bir şey. Hep bir teknoloji düşmanlığı ve ardından gelen vahşi doğa güzellemeleri. İnsanoğlu doğayla mücadele ederek kültürü yarattı. Her tür ayakta kalmak ister. Bizim ayakta kalmamız için doğadaki kimi düşmanları dize getirmemiz gerekiyordu. Hastalıklara karşı aşı ve ilaçları geliştirdik. Tarladaki mahsulün yarısını yiyip bitiren böceklere karşı ilaçlamayı geliştirdik. Soğuktan korunabilmek için ısınma sistemleri, doğal afetlerden korunabilmek için güvenli yaşam alanları geliştirdik. Bu liste uzar gider.

Doğayı severim ama yırtıcı bir hayvan tarafından parçalanmak istemem. Böcek veya yılan ısırığıyla zehirlenmek, alerji olmak, mikrop kapmak, üşümek ve aç kalmak istemem. Doğasever derken kastedilen nedir? Bence hepimiz aynı şeyi anlamıyoruz. Vahşi doğa zaten insan yaşam alanı değil. Jungle yani. "Forest" değil. Balta girmemiş ormanlar. Oraların kendi hâline bırakılmasına ben de taraftarım. Yalnız insan yerleşiminin olduğu yerlerde, doğal adı altında bir başıboşluk, sorumsuzluk, "doğal hâline bırakma" adı altında bir üşengeçlik varsa işte ben buna karşıyım. ABD filmlerinde görürüz hep. Banliyöde bahçeli evlerde yaşayan, beyzbol oynayan, barbekü yapan tipik Amerikan ailesi. Çocuğa "sana 10 papel vereyim de şu çimleri biç" der babası. Çim biçme makinesi vardır her ailede. Hiçkimse çıkıp da "doğaya neden müdahale ediyoruz ya, bırakalım yabani otlar büyüsün, çimler uzasın" filan demez. Çimleri biçmemenin cezası vardır zaten.

Komşu apartmanın bahçesine müdahale edemiyorum; ama oradaki yabani otlar, bakımsız ağaçlar ve buna benzer şeyler böceklenme olarak bana etki ediyor. O tüylü tırtıllarla, binlercesiyle mücadele ettim geçen yaz. Tamam, tırtılın canı var da benim de canım var. "Gel sevgili yarasa, senin de kana ihtiyacın var, gel beni em!" diyecek değilim. Tabi ki önce kendi türümü düşüneceğim. Diledikleri kadar insan-merkezcilik desinler. 

Ben de doğaseverim, ama şöyle: Mesela kahvaltıya ya da yemek yemeye, şırıl şırıl dere seslerinin duyulduğu, ağaçların gölgelediği güzel bir yerde kurulmuş ahşap bir tesise gitmeyi severim. Patikalarda yürümeyi, denizde yüzmeyi filan severim. Buradan teknoloji düşmanlığına varılmasını, "teknolojiyi bırakıp doğaya kaçma" arzusuna varılmasını anlamıyorum. Zaten geri dönüş mümkün değil. "Doğal" yollarla, dolap beygiriyle değirmende un yapılsa bugün ekmeğin tanesi 100 lira olur, genetik mühendisliğinin başarıları olmasa hepimiz aç kalırdık.

18 Eylül 2017 Pazartesi

John Fante ve Sıradan Olduğunu Kabullenmek


Geçenlerde Fante’nin ilk romanını okudum. Los Angeles Yolu. Bu kitapla birlikte dörtleme tamamlanmış oldu. Kitapta Fante tam bir ergen. Kötü anlamda söylemiyorum. Kişinin ilkgençlik yıllarında içine düştüğü çalkantıları olduğu gibi resmetmiş. Duygusal gelgitlerine parasızlıktan kaynaklı sefalet de eklenince epey zor zamanlar geçirmiş.

Girmediği ayak işi kalmamış. Sürekli bir memnuniyetsizlik hâli. Konserve balık fabrikasında çalıştığı zamanları anlatıyor örneğin. Bir türlü kendini o ortama ait hissedemiyor. Kendini diğer işçilerden, o sıradan, vasıfsız, hayattaki tek amacı günü kurtarabilmek olan göçmenlerden farklı görüyor. “Aslında ben bir yazarım” diyor onlara. “Yazacağım kitap için veri topluyor, gözlem yapıyorum.” Sanki meteliğe kurşun sıkmıyormuş, sanki üç kuruşa muhtaç değilmiş gibi, kokusuna dahi tahammül edemediği o ortama güya müstakbel kitabı için katlanıyormuş izlenimi vermek istiyor. Gurur işte... Kimse onu ciddiye almıyor tabi. Çulsuzun teki olduğunu bilmeyen yok.

Fante’nin ilkgençlik yıllarını okurken empati kurduğum anlar oldu. Özellikle kendini olduğundan değerli hissetme meselesinde. Adamın yılları hamallık, ırgatlık, amelelik ve bu tarz işlerde geçmiş; ama her zaman bunun geçici bir durum olduğunu telkin etmiş kendine. “Ben bir dâhiyim”, “farklıyım”, “üstünüm” hissi onu hiç bırakmamış. Mevcut durumun geçici olduğu, yakın gelecekte yükseleceği, tez zamanda hak ettiği değeri göreceği umudu -ve bu umuda rağmen yıllarca süren sefalet: İşte bu beni üzdü. Sanıyorum çoğumuzda olmuştur bu his. Hangi işi yaparsak yapalım, ne konumda olursak olalım hep daha iyisine layık olduğumuzu hissederiz. Ben yıllarca, hani çoktan geçti gitti ama, ileride bir gün çalışmak zorunda olmayacağıma inandım. Farklıydım. Dünya’yı farklı ve derinlemesine görebiliyordum. Gözümle görmek değil yani. Dilerseniz sezgi diyelim. Çalışmak benim için geçici bir evre olacaktı. Yüksek işlerle, sanatla, bilimle, felsefeyle ilgilenecek, enstrüman çalmayı ve bir sürü yabancı dili öğrenecek, belki müthiş bir yazılım geliştirecek, bir şekilde insanlığa katkı sunacaktım. Eninde sonunda parayı vuracaktım. Çalışmak da neymiş? Geçici bir aşama.

Yıllar geçtikçe çalışmaya alıştım ve bu kuruntu kayboldu. İyi de oldu. Zaman geçtikçe kişideki ben-merkezci duygular zayıflıyor. Dâhi filan değildim. IQ’m yüksek değildi. Matematiğe kafam basmıyordu mesela. Kafam çalışmasına çalışıyor; ama yavaş çalışıyordu. Enstrüman çalmak emek istiyordu. Giderek kendi sıradanlığımdan memnun olmaya başladım. Flu bir gelecek uğruna mevcut andan memnuniyetsizlik duymayı bırakalı çok oldu. Otuzlu yaşlar daha güzelmiş diyorum ne zamandır. Böyle iyi.

Katılmayabilirsiniz ama Fante edebî bir deha filan değil. Yalnızca samimi. Onu okurken insan kendisinden bir şeyler buluyor. Sırf bu yüzden okudum dörtlemesini. Neyse ki Fante’nin kendisini özel hissetmesi bir kuruntu olarak kalmamış. Onca sefaletin ardından amacına ulaştı ve ünlendi hiç olmazsa.

Hayat işte.

11 Eylül 2017 Pazartesi

İş Hayatı Aşkı Öldürür

“İş hayatı aşkı öldürür” demişti bir arkadaşım. Sözün kapsamını genişletip “yoğun iş hayatı her şeyi öldürür” diyebilirim. Birkaç gündür sabahları yedide kalkıyorum. Okul, seminer, toplantı derken günün bir kısmı geçiyor. Öğleden sonra iki gibi ise abimin dükkanını açıyor ve akşam sekiz-sekiz buçuğa kadar dükkanla ilgileniyorum. Envai çeşit taleple gelen her yaştan insan... “Benden esnaf olmaz” diyorum kendi kendime; zira herkesi memnun etmek için azamî çaba sarf ediyorum.

Çözüm odaklı olmanın doruklarındayım. Sanki karşımda öğrenciler gelmiş de bana soru soruyor. Her seferinde, kendi kendime, “Tamer zor iş olunca zorlama, ‘hayır’ de geç” diye telkin etsem de, içinde şarkı yüklü olduğu hâlde dosyaları görmeyen aygıtlarla veya video dosyasını oynatmayan tabletlerle cebelleşiyor, hac videosunu DVD’den usb belleğe aktarmamı isteyen teyzelerle veya hayatımda duymadığım kimi yerel şarkıcılardan bahseden amcalarla ilgileniyorum. Kimisi MP3 sevmiyor; zira çok şarkı olunca “atla” tuşuna basmaktan sıkılıyormuş. Kimisi ise müzik CD’si sevmiyor; çünkü az sayıda şarkıdan çabucak bıkıyormuş. Herkesin isteği farklı. Hiç film önermiyorum. Benim tavsiyem geçer akçe değil. Örtüşmüyor zevklerimiz. Mesela çoğunluk korku filmlerine bayılıyor ve istisnasız her müşteri Türkçe dublaj seviyor.

Akşam eve yorgun girdikten sonraki saatler verimsiz. Kaç gündür elimdeki kitaptan üç beş bölümü zor bitirdim. Hiçbir şey yaşamamış gibiyim. Bu yüzden yazacak bir şey bulamıyorum. İçimi dökesim gelmiyor. Koca bir boşluk içimi kaplıyor, yayıldıkça yayılıyor sanki. İçimi dökmek bir yana, dökecek bir içim kalmamış gibi hissediyorum. Tek isteğim yıkandıktan sonra uzanmak oluyor. Dile kolay, on iki saati bu şekilde geçirdikten sonra insanın Dünya’da olan biten herhangi bir şeye duyacak ilgisi de kalmıyor zaten. Bedensel yorgunluk tek sorun değil. Sanırım uzun saatler çalışmanın yarattığı asıl sorun insanın merak duygusunun körelmesi. Kitapmış, felsefeymiş, edebiyatmış, hatta Türkiye gündemiymiş, umrunda olmuyor; zira kalan tek isteğin duş alıp dinlenmek ve hiçbir şey yapmamak. Bu akşam da öyle. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. Avrupa Yakası’nın kimi bölümlerini açıp dikkatsizce izliyorum uzandığım yerden. Zira verecek bir dikkatim de kalmamış.

İhtiyarlara hayatlarındaki pişmanlıkların neler olduğunu sormuşlar. Farklı farklı yanıtlar gelmişse de bu yanıtların ortak bir noktası varmış. İstisnasız hepsi, yaptıklarından değil de YAPMADIKLARINDAN ötürü pişman olduklarını söylemiş. Neyse ki iki gün kaldı. Pazar günü özgürüm! Bu yoğunlukta, mesela günde on iki saat çalışmak insanın bir şeyler yapmasına fırsat vermiyor. Böylesine yoğun bir çalışma hayatıyla ömürlerini geçiren insanlar, hayatlarında yapıp yapabilecekleri 3-5 hatadan ötürü pişmanlık duymak yerine, elbette yapmamış, daha doğrusu yapamamış olduklarından, yaşayamadıklarından ötürü pişmanlık duyacaklardır.

İleride "keşke yapsaydım" demek yerine şu hayatı iyisiyle kötüsüyle yaşamak lazım. Tabi vakit bulabilirsek.

6 Eylül 2017 Çarşamba

Mutlu Olmak Erdemdir

Yemek, sofra ve tatil fotoğraflarından rahatsız olmayan bir ben miyim? Gün geçmiyor ki mutluluğunu paylaşan kimselere “ders veren”, “had bildiren” sözler işitmeyelim. Günümüzde yemek fotoğrafı paylaşmak hâlâ ayıp mı? Kaldı mı öyle bir kural? Leziz yemekler görünce değil rahatsız olmak, değil bunu ayıplamak, bilakis mutlu oluyorum. Afiyet bal şeker olsun. Ne güzel. Sofra etrafında toplanmış insanlar, gülüp eğleniyor, sohbet ederken bir yandan da yemeklerini yiyor. Bundan daha güzel bir tablo olabilir mi?

Tatile giden arkadaşlarım için de mutluluk duyuyorum. Gezin, eğlenin, güzel yemekler yiyin, sevdiklerinizle hayatın tadını çıkartın dostlar! Bundan daha güzel bir şey olabilir mi? Niye yaşıyoruz yahu? “Pff. Ortalık tatil fotoğraflarından geçilmiyor :/” gibi tepkileri anlayamıyorum. E ne güzel işte? Herkes yeni yerler görsün, eğlensin, yüzsün ve dinlensin. Belki insanlar kendilerini mutluymuş gibi göstermiyorlardır da GERÇEKTEN mutludurlar. Ne malûm? Olamaz mı? Acaba diyorum, örtük bir biçimde, mutluluğu hak etmediğimize dair bir düşünce mi geziyor zihnimizde? Mutlu olduğumuz için neredeyse özür dileyeceğiz. Mutluluğa ek “özür dilerim herkesten” notları. Dünya’da acı çeken insanlar varken kendimizi hep suçlu hissetmeliymişiz. Kanıksanmış acı ve keder. Hep üzgün olmalı, hep zayıf olmalıyız. Zayıf kalarak başkasının merhamet duygusuna hitap etmeliyiz. Küçük Emrah bakışları :( Sevincimizi değil, acımızı paylaşmalıyız; çünkü içselleşmiş arabesk. Sevincini paylaşmak neredeyse ayıp, acını paylaşmaksa sanırsın en büyük erdem.

Bazen “emrin olur” diyesim geliyor. “Siz tatilde eğlenirken Dünya’da insanlar ölmeye devam ediyor.” Uf. Çok ağır geldi. Peki, tatile gitmeyiz dayı. Emrin olur. “Yemek fotoğrafı paylaşmak adaba aykırıdır. Yapmayın.” Emrin olur kanka. Paylaşmayız. “Rakı içen kadınları üzmeyin.” “Kitap okuyan kadınlar şiir sayılsın.” Hmm. Emrin olur kardeş. Öyle sayılsın. Ne de olsa yeni bir canlı türü. Hop! Konu dağılıyor. Toparla Tamer.

Güçlü olamayınca güçlü olanı görgüsüzlükle veya ahlâkî birtakım başka yargılarla ayıplamak bir mücadele aracı da olabiliyor. Madem mutlu olamıyorsun, başkaları da mutsuz olsun ki durum eşitlensin. Madem yukarı çıkamıyorsun, yukarıdakinin -sırf yukarıda olduğu için- kendini suçlu hissetmesine sebep ol ki denklik sağlansın. Ben hiç rahatsız olmadım. Dostlarımı yemekli toplantılarda ve tatile başka yerlere gitmiş gördükçe mutlu oldum.

İnsanların kendilerini mutluymuş gibi gösterdiklerine değil de bazen gerçekten de mutlu olabildiklerine inanmamızın önünde bir engel göremiyorum.

Eleştiri: Benim bu konuya koydugum serh farkli bir nedenden kaynaklaniyor. Bizim insanimiz (%99 'u ) ortadogulu gorgusuzlugu ve sigligindan muzdarip. Paylasimlarda hicbir entelektuel derinlik yok. Ssdece tikinma ve plaj fotograflari. Ilkel bir varolus bicimi. Hedef sadece sonradan da elde edilmis olsa , para olsun , girtlak olsun , seyahat ve cinsellik olsun tamam. Ne bir kitap yorumu ne izledikleri bir film analizi ne bir festival duyurusu paylasiyorlar. Varsa yoksa Agop'un kazi gibi tikinma . Buna tepki gosterenler de kral ciplak dedigi icin hemen susturulmak isteniyor. Mutlu insanlari kim niye hazmetmesin ? Ha , mutluluk fotografi diye tikinma ve beach fotosu gosteriliyorsa bu bizi sadece gulduruyor. Elalemin on ay taksitini odeyecegi ozenti tatilin , hevesle paylastigi latince isimli yemek gorselinin kimseye zarari olmaz , kisiler kendi gorgu durumlarini ortaya koyar paylasim kaliteleriyle , sadece bunun " mutluluk " diye empoze edilmesi cok zavallica. Toplumumuzda son 10 yilda olaganustu bir sonradan gormelik gelisti maalesef . Mutluluk uzerinde de tekrar dusunmeli insanlar. Tikinma ve beach fotosundan ibaret sig yasantilar entelektuelleri sadece gulumsetir .

Yanıtım: Aslında Ortadoğu görgüsüzlüğü ve sığlığından ziyade, Ortadoğu deyince acıların kutsanması geliyor akla. Cenazelerde Batılı sakince gözyaşı döker ve acısını güneş gözlüğünün ardına gizler ve sevincini paylaşır, parti vermeyi gündelik bir keyif sayarken, Ortadoğu deyince acısını haykırmak, ağıt yakmak, kendini yerden yere atmak, acısını yansıtmayanı ise duygusuzlukla itham etmek geliyor.

Paylaşımlarda entelektüel derinlik iyidir, severim. Ama bunu başkasına bir beklenti olarak dayatamam. Plaj fotoğrafları beni rahatsız etmez. Yüzmeyi seviyorum. Plajda değilse de, kayalıklardan atlayarak, kafama göre nerede istersem orada da olsa, yüzmeyi, denizi seviyorum. Yemek yemeyi "tıkınmak" olarak tabir etmek bana biraz sert geldi. Yemek yemek hayattaki büyük zevklerimizden biridir. Bunu küçümsemem.

Aslında bakışaçınız tutarlı; tutarlı ama altında yattığını düşündüğüm zemin çekip alındığı vakit tutarlılığı kalmaz. Söylediklerinizin, pekçok yerde gördüğüm, "intellect" ile "emotion" karşıtlığına dayandığını düşünüyorum. "Akıl kavramlarla ilgilenir. Entelektüel mevzularla ilgilenen, ona yoğunlaşan insanların adeta duyguları yoktur. Onlar bedensel hazlardan keyif almazlar. Bunları önemsiz, geçici, küçük şeyler olarak görürler" gibi bir eğilim. Ben buna felsefî temelde karşıyım. Intellectus ve emotio karşıtlığının yapay bir karşıtlık olduğunu düşünüyorum. Kişi bünyesinde bu ikisini bir arada barındırabilir. Şahsen her ikisini de benimsiyor, ikisine hitap eden konulara da ilgi duyuyorum. Örneğin bu sabahı şu saate kadar kitap okumakla geçirdim. Şimdi mola verdim. Birazdan yüzmeye gideceğim. Felsefî metinleri okumaktan entelektüel bir haz aldığım kadar sevdiğim bir yemeği yemekten de ayrı bir haz alırım.

Sıralı yapmak bir yana, bu iki zihinsel bölgeyi aynı anda işletmek de mümkün. Şimdi bir fotoğraf koyacağım. Deniz karşısında, katlanır sandalyemi açıp, termos kupama kahve doldurup kitap okuyorum mesela. Yazın bunu sık sık yaptım. Ben sizi katı buldum bu konuda. Daha esnek yapıda olduğumu düşünüyorum. Tatil ve sofra paylaşımları görünce rahatsızlık duymuyor, mutlu oluyor, bunun altında "kendini mutlu gösterme gayreti" aramıyorum. Zira, benzer şekilde, okuduğum kitaplardan bahsettiğimde, yahut kavramsal bir sorunu ele aldığımda, bir başkası çıkıp, "kendini entelektüel gösterme gayretindesin" diyebilirdi benim için. Bunun sonu yok. Biraz rahat olmak lazım bence. Diyeceklerim bunlar.

Tekstil Endüstrisi ve Bayramlığın Sonu

Eskiden bayramlıklarımızı başucumuza koyar öyle yatardık. Yeni giysilerimizi giyeceğiz diye sabahı iple çekerdik.” İyi ki bugün böyle bir durum yok. Tekstil endüstrisi sağolsun, eskiden bir zanaatkârın bir günde ürettiği tek bir ürün, kıyafet olsun, ayakkabı olsun, başka bir şey olsun, şimdi makineler tarafından günde dilediğin kadar üretilebiliyor. Bin tane, onbin tane. Çalışkan makineler! Bu yüzden giyim herkes tarafından erişilebilir hâlde bugün.

Zanaatkârlığın yok olmasından yakınılıyor bazen. Üzgünüm ama yok olmaları kaçınılmaz. Endüstriyel üretime karşı bir terzinin, kunduracının, sepetçinin filan mücadele edebilmesi mümkün değil. Zamanında İngiltere'de zanaatkârlar makinelere saldırıp onları parçalamış. "Makine-kırıcılar" olarak anılıyorlardı sanırım. Duygusal tepkiler... Su akıp yatağını buluyor oysa. Sanayi ezer geçer. Belediyelerin veya kimi derneklerin gönüllü çabalarıyla en fazla unutulmamaları sağlanabilir bu işlerin. Geçmişe dair hoş bir anı, bir nostalji olarak. Vitrinlik, sergilemelik, kültürel birer numune olarak. Kurslarda hobi niyetine öğrenilen kimi beceriler olarak.

Bayramlığım yok. Çünkü zaten her gün başka başka giyiniyorum. Aklıma ne geldi: Pazardan altlı üstlü eşofman almıştım. Kışlık, pamuklu. Evde giyerim diye. 20 lira dedi adam. 15’e bıraktı. Ezine peynirininse kilosu 30 lira. Üstelik peynir hemen yenip biterken giyecek baki kalıyor. Kuzu pirzola filan kaç liradır bilmiyorum bile. En son 70 lira mıydı, 65 mi? Oysa pazara çık mesela, tekstil endüstrisi sağolsun, bilim ve teknoloji sağolsun, beş liraya tişört var. Dolapta mağazalardan aldığım onlarca gömleğim vardır herhalde. Ayakkabı desen gırla. Maşallah eskidikleri de yok. Bir yerden sonra sırf bıktığım için giymemeye başlıyorum.

Bayramlıkların eski kıymetinin kalmaması gibi, yoksullara kıyafet yardımının da pek bir geçerliliği kalmadı. Evde birikmiş, giymedikleri, eskimemiş de olsa artık bıktıkları giysileri "yoksullara vereyim bari" diyor insanlar. Diyor demesine de, verecek fakir bulamıyor. Daha doğrusu fakir çok; ama ihtiyacı kıyafet değil. Adam Perşembe pazarına gidip kendine üst baş alır zaten. Bugün pahalı olan şey barınma ve gıda. Konut fiyatları şaka gibi. Kiralar korkunç pahalı. Gıda desen öyle. Tahıl değil de, peynir, kırmızı et ve balık gibi mahsuller pahalı. Bu bakımdan kurban etlerinin konserve edilip tespit edilen yoksul ailelere gönderilmesini doğru buluyorum. Güzel bir kampanya. O insanlar çıplak gezmez. İlla ki giyecek bir şey bulur; ama kırmızı eti gerçekten de alamayan tonla insan olduğu su götürmez.

Senede bir kez değil, hemen her gün az çok özenli giyinebiliyor olmayı yeğlerim. Kombinler mombinler, renk uyumu filan. Seri endüstriyel üretimin olmamasından kaynaklı olarak kıyafetin sıradan yurttaş için erişilmez ölçüde pahalı olduğu, insanların yamalı giysilerle dolaşmak zorunda kaldığı günlere ise zerrece özlem duymuyorum.